İzleyiciler

31 Aralık 2012 Pazartesi

Ben Bir Kurbağayım !..




Bir arkadaşımla iş görüşmesinden sonra yol ayrımına geldiğimizde, selamlaşıp, herkes yoluna devam edecek iken, birden bire arkadaşım dönüp bana "Kurbağa gibi arkamdan bakıyorsun" demez mi!. Kurbağalar nasıl bakar bilmem ama, kurbağaların gözlerinin pırtlak olduğunu bilirim ben. Fakat kurbağalar baktıklarında ne hisseder, ne hissettirir, ancak bu sözü bana söyleyen arkadaşım bilebilir. Belki de bu konuda onun, bizim bilemediğimiz yaşanmışlığı ve birikimleri vardır. Arkasından bu sözün üzerine ayrıntılı olarak düşünmeye başladım. İçi lifllonlu, kışlık, kısa, yeşil bir montum var benim. İçine sadece gömlek giysen bile, üstüne de montu çeksen sıcak tutar insanı, içi hamam gibidir. Kardan kıştan, soğuktan korur insanı. Ben kilo aldıkça, göbeğim çıktıkça, sanki boyumun kısaldığını hissederim. Belki bu halimle su birikintilerinde vıraklayan bir kurbağaya kendimi benzetirim hemen. Bazen kendi kendime dalga geçer, şimşek yağmur isterim. Gölde, suda yüzerim. Pırtlak gözlerimle sağı solu süzerim. Belki de mizah yeteneğim beni terk etmemiştir eskisi gibi, yeni yılda da yazar, çizerim. Bu kurbağa gibi maskot halimle, beni izleyenleri güler, gülümsetirim. 

Yine o günün gecesinde, uykumun derinliklerinde ne rüyalar gördüm ben, ne rüyalar.. Anlatamam. Bu sefer kurbağanın kralıymışım ben. Anlayın artık, bir şaşaa, bir debdebe, âlemlere kaymışım ben. Madem ki kralım; başımda taç olmalı değil mi? Ama başımda bir taç değil de, upuzun bir sarık dolanırmış. Öyle bir sarık ki; dolandıkça dolanıyor, koskoca Kanuni Sultan Süleyman oluyormuşum. Demek ki; kurbağaların ne kralı, ne hükümdarı, ne şahı değil; esasında ben kurbağaların padişahı oluyormuşum. 

Binbir heyecan ve telaşla uyanıyorum ki; ben yine aynı benim. Rüya aleminde başı sarıklı, kurbağaların padişahıydım ya!. Ama uyanınca üzülüyorum. Çünkü ben sıradan bir insan olduğumu düşünüyorum.. Sadece kurbağa gibi bakan bir beni ademim ben. Öyle de olsa, içime bir kurt düşüyor, lavaboya koşuyorum. Alelacele hemen aynaya bakıyorum; "Aman Allah'ım!.." bir de ne göreyim; bir insan iken ben, insandan yemyeşil bir kurbağa dönüşüvermişim hemen!..

Profösör

25 Aralık 2012 Salı

Öhhö.. Öhhö.. Öööhhhhhhööööööööööö!..


Öhhö.. Öhhö.. Öööhhhhhhööööööööööö!.. Affedersiniz; Bu bir kuru öksürük.. Öksürdükçe peşi peşine öksürürsünüz. Sanki ciğerleriniz yerinden sökülür gibi olur. Öksürdükçe de öksürme isteğiniz daha da artar, daha da ilerler. Boğuluncaya kadar öksürük sürer gider. Bu meret öksürüğe her insan, hayatında mutlaka bir kaç kez yakalanmıştır. Nedense doktora gitmek istemezsiniz. Oysa doktorun vereceği hap ve şuruplarla rahat edeceğiniz kesin olmakla birlikte, belki de doktora gitmeden evde bu rahatsızlığı keyif yaparak atlatmak istersiniz. Üşütmüşsünüzdür. Göğüsleriniz acır, sanki cam kırıkları batıyor; rahat nefes almakta güçlük çekiyorsunuzdur. Sırtınızdan sanki bıçak saplanmıştır; sırt kaslarınız kaskatı kesilmiş, tutulmuşunuzdur.

Öhhö.. Öhhö.. Öööhhhhhhööööööööööö!.. Aynı zamanda bu meret öksürük balgam da çıkarttırır. İkide bir lavaboya giderek burnunuzu, genzinizi ve boğazınızı temizleseniz de, yatağınıza döner dönmez tekrar balgamdan rahatsızlık duyarsınız; gönlünüz kalkar öğürmeye, böğürmeye başlarsınız. Demek ki; kötü bir üşütme sonucu çekilmez bir insan ve asabi olmuşsunuzdur. Ocakta bir demlik nane limon kaynar, ya da sıcak sıcak bol limonlu ıhlamur veya ada çayı içersiniz. Bu arada arkalarınıza kupa yakılsın, itinayla kupa çekilsin istersiniz. Arkasından zeytinyağı ve ispirto ile masaj yapılıp, vücudun iyice ovulsun istersin. Velhasıl her hasta olan insan gibi, baştanbaşa ilgi ister, alaka ister, sevgi, şefkat istersiniz. Sonra da bütün bu seanslar biter bitmez, terleyip, vücuttan toksinlerin atılması, dim dik ayağa kalmak için, bir güzel yorganı başınızdan yukarıya çeker yatağa gömülürsünüz.

Öhhö.. Öhhö.. Öööhhhhhhööööööööööö!.. Aslında bu insafsız öksürükten kurtulmanın bir çok yolu ve metodu vardır. Ya doktora gider, ilaç alır kullanırsınız, ya da evde geleneklerden gelen tedavi şekillerini uygulanması için etraftan özel ilgi ve alaka beklersiniz. Dikkatsizlikten, geçer diye nemelazımlıktan dolayı üşütmüş olsanız da, eninde sonunda bir şekilde iyileşip, eski sağlığına kavuşursunuz. Ama öyle rahatsızlıklar vardır ki; bundan kurtulmanız asla mümkün değildir. Debelendikçe debelenirsiniz; battıkça da batarsınız. İnanç ve umudunu yitirmemek kaydıyla her ne derde düştüyseniz, her ne zaafınız varsa, her ne musibete uğradıysanız, üşütmenin ve hasta olmanın belirtisi nasıl öksürükse eğer, buna rağmen nefes alabiliyorsanız, nefes almanın şükrü de hayata tutunmanızdır. Bütün bu dertlerden kurtuluşun sihirli formülü inanç ve umuttur. En zor anlarımızda, bütün duvarlar üzerimize üzerimize geldiği durumlarda, yalnızlığımızın içinde kaybolup, boğulduğumuzda bile yegane kurtuluş, Allah'a en yakin olmanızdır.

Profösör

22 Aralık 2012 Cumartesi

Kargaları Güldürmeyelim

Kuşların içinde karganın yeri çok ayrıdır. Hayvanlar içinde tilki ne kadar kurnaz ise, karga da o kadar akıllıdır diyebiliriz. Kargaları köyde, tarlada, bahçede görsek de şehirlerde de kargayı görmek çok mümkündür. Bazen apartman bahçesine gelir, serçelerle birlikte yiyecek ararlar. Ağaçlardan düşen meyvelerin çekirdeğine varana kadar, attığımız ekmek kırıntılarından da nasibini alıp giderler. Bir cevizi yükseklerden gagasından bırakarak, bahçedeki parke taşlarına bilinçli bir düşürme yapıp, kabuk içindeki nüveye ulaşmaya çalışırlar. Bu akıllıca eyleme cevizin kırılmasına kadar ısrar ederler.

"Şu yaptığını kargalar görse katıla katıla gülerler" sözü, akıllı ol demektir. Bir karga kadar bile aklın yok senin demektir. Kahvaltı etmeden sabah kalktığımızda eğer balkona çıkıp etrafa bir göz atmak istersek, kara kargalardan bir kaçını görebiliriz. Onlar sabah sabah bulduğu yiyeceklerin bir kısmını yaprakların altına saklamayı da bilir ki; başkaları yiyecek tanelerini toplamasın isterler. Daha sonra da ihtiyaç duydukça, sakladıkları yerlerden çekirdekleri alarak yuvalarına götürürler.

Kargalar inatçıdır da, yapacakları işler için plan program da yaparlar. Apartman balkonunda işine yarayacak dişine göre birşeyler görseler, hemen onu oradan almadan gitmezler. Önce bir gözetleme yaparak; sonra da, bir hamlede almak istediği şeyi gagasıyla alarak, süratli bir şekilde oradan uçarak uzaklaşırlar. Günlerden bir gün, üstümüzdeki komşu hırsızlardan korumak amacıyla bileziklerini siyah bir çorap içine koyduktan sonra, balkondaki dolabın üzerine koymuşlar. Bir karga da bunu farketmiş. Belki de uzaktan dikkatini çekmiş olabilir. Balkonda kimsenin olmadığı bir zamanda onu oradan alarak uzaklaşmak isterken, gagasıyla taşıdığı şeyin ağırlığından olacak ki, bahçeye düşürmüştü. Biz de balkonda kahvaltı yaparken olaya şahit olduk. Yere düşen bir objenin metalik hoş sesler çıkardığını işitince, iyice merakımız artmakla birlikte, bahçeye çıkıp gökten düşen bu nesnenin siyah bir çorap, içinde de, beş adet altın bileziğin olduğunu görünce, hayretlere düştük. Bu sahipsiz emanetin mutlaka bir sahibi olabileceğini düşünerek, emniyetli bir yere sakladık. Üstümüzdeki komşu bileziklerin yokluğunu ancak bir ay sonra farkettiğinde bileziklerinin kaybolduğunu, bütün apartman sakinlerine duyurur. Bilezikler çorabın içinde ve bizde emniyet içinde durmaktadır. Bu olay bir ders niteliğinde olup, hatırlandıkça da tebessüm ederiz. Bazen kıymetli eşyalarımızı akleder saklarız ama, bizden de akıllı kargalar bunu takip edip, bizim aklımızın önüne geçebilirler. Akıllı olalım. Aklımızı iyi kullanalım. Kargaları arkamızdan güldürmeyelim.

Profösör

19 Aralık 2012 Çarşamba

Köpeklerin Vicdan Muhasebesi


Akşam karanlığında bir adam, iş yerinden bir elinde çantası, diğer elinde kedi ve köpeğine çarşıdan aldığı ve içinde hayvan maması bulunan bir poşetle evine dönerken, kentin gürültüsünden, kirliliğinden, yorgunluğundan kaçarcasına adımlarını hızlı hızlı atarak, onu sarıp sarmalayacak, huzur ve mutluluk bulduğu sıcak yuvasına bir an önce kavuşmak istemektedir. Onu eşi ve iki çocuğuyla birlikte evin diğer iki üyesi karabaş ve tekir de, bu adamın gelişini sabırsızca ve heyecanla beklemektedirler. Ne var ki; hiç bir zaman, nedense bir türlü lambaları yanmayan bir alt geçitten geçmek üzereyken karşısına üç serseri çıkar. Serseriler sırıtarak ve dişlerini göstererek adamcağıza saldırıp, elindeki çantayı almak isterken, bir boğuşma yaşanır. Adamcağız kendini korumak ister ama bir türlü bunu başaramaz. O tek başına mücadele ederken, karşı taraf üç kişidir. Adamcağız kendisini savunamaz, ancak "İmdaaat!" diye bağırsa da, yoldan geçen hiç bir insan dönüp de o yana bakmaz bile. Herkes yoluna devam eder. Demek ki burada adam bile öldürseler, kimse gıkını çıkartmayacak derecede insanlık ölmüştür. Herkes kendini düşünür ve gemisini kurtaran kaptandır. Birgün kendi başlarına da bu tür olayların gelebileceğini hiç düşünmezler. Böyle bir durumda da insani ve vicdani bir sorumluluk da duymazlar.

Hunharca saldıran üç kişinin karşısında adamcağız yere düşer düşmez, nereden geldiği bilinmeyen üç sokak köpeği, bütün gücüyle saldırganların üzerine atlar. Saldırganlar yere düşen adamı bile görmezler, üç köpek üç saldırganı yere yatırmış haklamaktadır. Bu saldırganlara yoldan geçen sorumsuz insanların vermesi gereken dersi, sokak köpekleri hiçbir karşılık beklemeden insanlık adına iyi bir ders vermişlerdir. Saldırganlar köpeklerden kurtulur kurtulmaz tabanları yağlayıp, arkasına bile bakmadan olay yerinden kaçmayı kendileri için bir kurtuluş saymışlardır. Saldırıya uğrayıp da, sokak köpekleri tarafından saldırganların elinden kurtulan adamcağız kendine geldiğinde, kaygısızca yoldan geçenler için bir ah çeker. "Bir köpek kadar insanlarda fikir yok, muhakeme yok, sorumluluk duygusu yok. Duygu yok. Vicdanın lügatlarda yeri bile yok." diyerek evdeki hayvanları için çarşıdan aldığı, torbasında bulunan mamaları "Kime niyet kime kısmet" deyip, sokak köpeklerine pay ederek, onlara teşekkür borcunu yerine getirir.

İnsanlar birbiri için var olduklarını acaba ne zaman öğrenecekler!. Oysa hayvanlar bile bunun farkında ve bunun bilincindedir. Amerika'da bir metroda adam kesseler kimsenin kılı kıpırdamamaktadır. Bu çağda insanın insana karşı sevgisi, şefkati ve merhameti artık kalmamıştır. Oysa okyanuslarda balinalar nedeni bilinmeyen bir doğa olayı karşısında, sahile vursa, bütün insanlık onların kurtulması, sıkıntılarının giderilmesi ve tekrar okyanusta hayat bulmaları için ayağa kalkmaktadır. Onlar için bütün dünyada seferberlik bile ilan edilmektedir. İnsanlık önce kendi varlığı, kendi onuru ve vicdanı için kendini hesaba çekmelidir. Çünkü hayvanlar kendilerine zarar verilmedikçe, insanlara hiç bir kötülüğü olmamaktadır. Onlar da insanın insana yaptığı kötülüğü bir türlü akıl erdirememektedir. İnsanlarda olmayan köpeklerin bu sorumluluk duygusu vicdanidir. Ancak bu bir vicdan muhasebesidir.

Profösör

11 Aralık 2012 Salı

Zıt Kutuplar


New York dünyanın şatafatına kapıldığı bir simülasyon merkezidir. Caddeler, gökdelenler, mağazalar, alışveriş merkezleri, dünyanın her bir yerinden, beyazından, zencisine, sarısından melezine kadar her ırktan, her anlayıştan bin bir çeşit insanın bir arada yaşadığı dev bir şehirdir. Bu şehirde mutluluk hiçbir megapolde görülmeyecek kadar imitasyondur. Bir taraftan Las Vegas gibi kumarın, barın, pavyonun ışıklı animasyonlar içinde kaybolanların bir eğlence kenti olmakla birlikte, New York'la dirsek teması halindedir. Hollywood gibi sanat erbabının, elit ve imtiyazlı sınıfların kurtlarını döktüğü, hayatım romandır dedirten filim sanayinin birer mezesi haline getirildiği kenti de eklersek, Amerika sanki bir rüyalar ülkesidir. 

Oysa zenginlerin, malikânelerinde som altından yapılmış tuvaletlerine kadar, varlıklarını sergilediği, imtiyazlı sınıfın sahte gülüş ve kahkahalarından nasıl birer kalpsiz canavar olduklarını anlayabilirsiniz. Son model şahsa özel imal edilen otomobiller içinde kurularak, caddedeki çöp konteynerinden, karnını doyurmak için yiyecek arayan bir sokak adamının düşkünlüğünü küçümseyici gözlerle süzerek baktığını daşahit olabilirsiniz. Amerika başlıbaşına  zıt kutupların ülkesidir. Bir tarafta depdepe ve zulüm sürerken bir tarafta, çerden çöpten yapılmış  barınaklar, mukavva kutular içinde geceleyen insanlar. Bir tarafta aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyen goril gibi göbekli ağzı purolu ayılar.. Bir tarafta sevgi, şefkat, merhamet görmemiş nice aç, sefil insanların oluşturduğu kalabalıklar.

Ataları afrikadan zorla getirilmiş bir zencinin, tekerlekli yapma bir çöp toplama çuvalını taşımakta olduğunu görürseniz eğer, mutlaka kulağında bir kulaklık bulabilirsiniz. Kölelik yaptıkları efendilerine protesto etmek için yakılan şarkılar dinlenmektedir. Cazın zenci ustaları cazı icra ederken, imtiyazlı sınıf dediğimiz efendiler, hiç utanmadan zencilerin bu müziğini de çalıp, kendileri için bir eğlence unsuru haline getirmişlerdir. Ne yazık ki dünyanın her yerinde bir iyiler bir de kötüler vardır. Bob çöp toplayan bir zencidir. Bir barakada yaşamaktadır. O beyaz bir kadına aşıktır. Beyaz kadın da bir başkasına aşıktır. Bob O'na bir türlü ulaşamamaktadır. Kendi içinde yanıp kavrulmaktadır. Kulağında da bir kulaklık, dudakları bir aşk şarkısını mırıldanmaktadır.

Profösör

10 Aralık 2012 Pazartesi

Bir Elma İki Şak Olursa


Bir kırmızı elma değil miydi Adem'i baştan çıkartan. Yasak meyveden bir ısırık almak  değil miydi Adem'i cennetten kovdurtan. Deveyi hendekten atlatan bir tutam ot gibi, bir kuru yaprağı uçurumun kenarına iten bir rüzgar gibi, iradesiz adım atmanın bedeli değil miydi dünyaya gelmek.. Bir bebeğin nedensiz ağlaması kadar masum değil miydi duygularımız. Aşkın meyvesi değil miydi çocuklarımız. Kaç kere yemin ettik; hesaplı, kitaplı düşüncelerimize yenildik. Bir düşünce ki, düşünceler içndeki düşünceye düşüverirsin. Bir duygu ki binbir dehliz içinde, bir kurtuluş reçetesiyle çıkıverirsin. 

Kırmızı bir elmayı iki şak ediyorsak eğer, yarısı sana, yarısı bana diyorsak eğer, bir kıssadan bin hisse alıyorsak eğer, şanslıyız demektir.

Profösör

6 Aralık 2012 Perşembe

Bir Damla Gözyaşı


Bir damla gözyaşı binlerce masum canın karşılığıdır. Binlerce masum canın akan kanı, bir masum kızın gözyaşıdır. İnsanlık sınav verecekse eğer, topuyla tüfeğiyle, tankıyla, uçağıyla değil, vicdanıyla olacaktır. İnsanlık kurtuluşa erecekse eğer, savaş füzeleri, atom bombalarıyla değil, yüreğinde atan sevgi, şefkat merhametle olacaktır. Eğer Filistin’de, Gazze'de bir kız çocuğu ağlıyorsa eğer; hiç kuşkunuz olmasın; o bir Leyla Halid'dir.

Profösör

30 Kasım 2012 Cuma

Kalbim duyar benim; Bağırmaya gerek yok



Viva Palestina!.. Viva Palestina!.. Viva Palestina!..


Filistin gerçeğin ta kendisidir. Kim ki; gözlerini gerçeğe yumar, yalancının ta kendisidir.

Eskiyen virgüllerin kuyruğu kesilerek nokta yapılabilir. Milli servettir virgüller atılmamalı..

Karnı tok kurbağa sevdiğine "vırakkklayarak" türkü yakar. Karnı aç yavrularına yiyecek arayan bir yarasa karanlıkta onu avlar.

Bir koyun uçuruma atlasa, arkasından kırk koyun hiç düşünmeden atlarlar ölüme.

Biz bütün arkadaşlarla birlikte, kadıköy sahilinde olacağız yarın akşam. Hem gök yüzü hem de deniz.. Yakamoz ise promosyon.

Eşitsizlik yerine adaletsizlik ya da hakkaniyetsizlik demek daha isabetli olabilir. Çünkü adaletin zıddı zulümdür.

Hatır sormak selamla başlar ki; selam aynı zamanda en büyük duadır.

Bir mum yanıyorsa eğer, ona fanus gerekirmiş meğer. Duygusallığı korumak lazım. Mantığı da unutmamak lazım.

Hakikat bütün kainatı içine alır. Fetih yakındır.

Hükümetler kavramı yerine iktidarlar desek daha çok doğru söylemiş oluruz.

İradee aynı zamanda vicdanla arkadaştır.

İslam; sevgi, şefkat, merhamettir.

Giden gider onların ölülerden farkı yoktur. Önemli olan kalan sağlardır.

En büyük yalan kendimize söylediğimiz yalandır. Zamanla bizi yarı yolda bırakabilir.

Kan bağından da öte dostluklar vardır hayatta.

Viva Palestina!.. Viva Palestina!.. Viva Palestina!..

Keşke tek başına ağlamak yerine, hep birlikte ağlaşmak olsaydı.

Seviyorsak eğer, Allah'ın rızasını kazanmak için sevmeliyiz. Hiç bir menfaat olmamalı..

Kim ki; hayvanlara eziyet eder; Allah onu sevmez, onu cehenneminde ezer.

Hakikatte bir bakış, bile taş taş üstünde komayabilir. Bir haykırış, suskunluklar getirebilir. Uğrunda bir nefes, son bulabilir.

Filistin gerçeğin ta kendisidir. Kim ki; gözlerini gerçeğe yumar, yalancının ta kendisidir.

Terket gamı, tasayı, matemi. Şeb-i yeldanın ne demek olduğunu bana sor. Çünkü onun dersini viren müderrislerdenim ben.

Bir kapı açılıyor oradan giriliyor. Sonra da kırk kapı birden açılıyor. Stres yapmaya gerek yok şimdiden.

Kimsenin ahını almayacaksın. Herşey tersine dönebilir.

Gençler hayalleriyle, ihtiyarlar hatıralarıyla yaşarlar.

Ayrılık vakti gerçek ölümdür. Belki de ayrılık vakti ölümden de beterdir.

Mutluysan umutlusun. Unutursan unutulursun..

Edebiyat parçalanmaz.. Kırılan kalpler parçalanır.

Herşeyin bir de öbür tarafı vardır.

Aman dikkat; hayattan kaçış ölüme gider.

Herkes güzel twit atamaz. Herkes hava atıp, etrafına caka satamaz.

Her tarafta ajan kaynıyor. Bizim ajansa kadar gelmişler. Masamdaki ajandamı bulamıyorum.

Twit atmak zordur. Güzel twit atmak hepten zordur.

Suskunluk belki belki zeval vakti kendi gölgemizden kaçıştır. Suskunluk derinden derinden belki bir sessiz haykırıştır.

Tanrı ıskalar gibi yapar şans verir insana. Eğer vurursa tokatı bir sana, bir bana.

Çıkarsa bir cin şişeden. Derse ne dilersen dile benden..Sakın deme ki ona; özür dilerim senden.

Bir çay yapsak da, yanında mısır patlatsak.. Sohbet etsek, gülümsesek. Çocuklar için masallar anlatsak.

Kim ki; Osmanlı Devletini imparatorluk olarak görür; cahilin tekidir.

Askerde İnzibat asteğmeniydim. Kurban bayramında gazinoda likor ikram edildi. Ben çay içerim dedim. Bir hafta hapis yedim.

Suskunluk belki belki zeval vakti kendi gölgemizden kaçıştır. Suskunluk derinden derinden belki bir sessiz haykırıştır.

Suskunluk bir siren sesi kadar etkindir, Belki bir hava harekatı kadar, kendi sığınağımızda bizi sindirir.

Su gibi aziz; ekmek gibi bereketli ol. Bir nefes ol; kimsesizler nefes alsın. Uyuyanlar uyansın.. Bir sevgi ol; yanan yürekler serinlesin.

İçimdeki ses; yıldızımız parlayacak diyor. Rüzgarlar, karabulutları alıp dağıtacak diyor. Dalgasız bir deniz, kırlar, bayırlar ve içinde biz.

İnsan sebebsiz yere sever, sebebsiz yere gülerse, ona deli denir. Deli deliye gülümserse ona da veli denir.

Yaşasın kalplerin bir olduğu dostluk!.. Yaşasın arkadaşlık, yoldaşlık.. Nerede muhacirin, nerede Ensar!.. Nerede kaldı kardeşlik!..

Bir sıcak kahve, Yanında kurabiye. Bir dostluk meclisinde, hem sohbet et, hem kurabiye ye.

Cehennem çukuruna düşersen eğer zebanilerden yardım isteme. Tövbe et, istiğfar et Cennetten bir el uzansın. Seni çekip kurtarsın.

Bir ışık yakalım önümüze bakalım. Arkamızdan gölgelerimiz gelsin.. Biz yürüdükçe arkamızdan gölgelerimiz de yürüsün.

Dolunay sırrımızdır bizim. Bizi anlayan yegane sırdaşımızdır bizim. Belki bir şairin gönlünde, belki bir şiirin bendindedir bizim.

Dua Allah'la buluşmaktır.

Hayra anahtar, şerre kilit olunuz.

Vicdan sahibi olmak bile mutluluğu hak etmektir. Sevgi, şefkat, merhamet seni bulacak demektir.

Ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

"iyi ki varsın"ı karşılıklı diyebilmektir.

Tanışmak birbirini anlamaktan geçer.. Birbirini anlamak, anlaşılmaktan geçer.

Dolunay bizim sırrımızdır. Bizi anlayan yegane sırdaşımızdır. Belki bir şairin gönlünde, belki bir şiirin bendindedir.

Bir acem kılıçı yemiş gibi, iki parça yüreğim. Zülfikara dayanamam ben. Sevgi, şefkat, merhamet göreyim.

Hiç bitmeyecek bir değer varsa, o da sevgidir. Evren sevgiyle yaratılmışsa, kıyamet bile kopsa sevgi vardır.

Muhteşem Yüzyıl Osmanlının tarihine bir leke sürülmesi için çaba gösteriyor. Aslını inkar etmek gibi bir şey bu.

Profösör
Twitlerden seçmeler

29 Kasım 2012 Perşembe

Beni Taklit Eden Gölgem


Bizim çocukluğumuzun tek odalı küçük bir evde geçtiğini söyleyebiliriz. Bir odada hem yemek yenir, hem banyo yapılır hem de yatılırdı. Bizim için burası küçük bir yaşam alanıydı. Odanın bir kenarında yüklük dediğimiz, yatak, yorgan, yastıkları üst üste koyduğumuz bir bölüm vardı ki; bu bölüm altlı ve üstlü tahtadan yapılmış, bir nevi burası dolap görevini yerine getiriyordu. Alt kısmında iki adet çeyiz sandığı, yan tarafta çamaşırları katlayarak yerleştirilmiş bir kaç bohçayı bir arada barındırıyordu. Bu bölümün diğer ucunda ise ancak bir insanın zorla oturabilecek kadar hacmi olan, kontrplak tahtadan yapılmış kapısı bulunan bir de banyomuz bulunuyordu. Odanın sağ duvarında asılı bir gaz lambası, diğer duvarında pantolonlar ve ceketler bir çiviyle asılı olurdu. Bir de dikiş kesesi dediğimiz, içinde iğne, iplik, çeşitli düğmeler ve iplik makaraların bulunduğu bir bez torbadan ibaretti. Kapının kenarında bir süpürge, kapı açıldığında önüne kapanmasın diye koyduğumuz bir ağaçtan yapılmış bir de tokmak bulunurdu. Odamızın bir penceresi, ayrıca kanaviçeli, püsküllü, sonradan üzerine yama yapılmış bir de perdesi bulunuyordu.

Bu şartlarda, her türlü yokluğa ve yoksulluğa rağmen okumayı seviyorduk çocukluğumuzda. Okumak büyüklerimize göre iyi insan olmanın yanında, daha iyi imkanlarda bir hayat sürmek gibi algılansa da, biz çocuk olarak hiç nedensiz seviyorduk okumayı. Biz yaşadığımız bu durumdan da memnunduk aslında. Karnımız doyuyor, kardeşlerimizle güreş tutuyor, kavga ediyor, kapışıyor, sonra da barışıyorduk anında. Okumak bizim için, sadece bilinçlenmek değil, belki hakikati içselleştiriyorduk o küçük yaşımızla. Kısıtlı imkanlar içinde bizi olgunlaştırıyor, bizi pişiriyordu yoksulluğumuzla. Gün olur, akşam olur, tek bir yemek pişirilir tencerede. Avludaki teneke levarnadan mutfak olsun diye yapılmış barakada pişerdi yemeklerimiz. Sonra da oturduğumuz odaya geçilir, yer sofrasına oturulur, yemek derin bir sahana konmuştur. Beş nüfus için bir sahan yemek nedir ki; hele yemeğimiz kuru fasulye olursa; ikinci ve üçüncü kez yemek yedeklenerek, karnımızı doyururduk. Biz çocukların kendimize göre beğenip seçtiğimiz kaşıklarımız vardı. Herkes sevdiği kaşıkla yemek yerdi. Yemek yeme adabında en önemli şey başta besmele çekmek, yemek bitiminde de Allah bereket versin demek çok önemliydi. Bunun yanında biz çocuklara herkesin önünden yemesi istenirdi. Her sahan yemek bitiminde annem bir eline lambayı alarak, diğer elinde de boş sahanla avludaki mutfağa gider; biz de o an sofrada, karanlıkta annemizin yemek getirmesini bekleriz. Annemin mutfağa gidiş gelişi ve lambanın hareketiyle bir ışık oyunu başlardı odamızda.. Penceremizi örten, kepeklerin arasından sıyrılarak lambadan gelen ışık hüzmeleri, sanki bize bir hayal oyunu oynamaktadır. Sanki sihirli bir dünya bizim içimizde, oyun içinde oyun, bizimle oynaşmaktadır.

Odanın ortasında kanaviçeden işlenmiş beyaz bir örtüsü bulunan küçücük bir sehpa, sehpanın üstünde, fitiliyle yanan, bize göz kırpan bir gaz lambası ve sehpanın etrafında köşeleri kıvrık kıvrık olmuş, önümüzde bir ödev defteriyle ödevimizi yaparız. Daha ilkokul birinci sınıfta kargacık burgacık yazılmış defterimin kabı gazeteyle kaplıdır. Annem bir taraftan benim derslerimle ilgilenirken bir taraftan da iğne oyası yapmaktadır. Öbür tarafta iki kardeşim birbiriyle didişmekten yorulmuş bir köşede koyun koyuna yatmaktadır. Evde aynamız yoktu bizim ama aynanın ne işe yaradığını biliriz. Bir nevi insanı yansıtan bir sihirbaz gibidir.. Sadece babamın kullandığı, yuvarlak, arkasında horoz resmi bulunan bir cep aynası bulunurdu. Aynaya bakmak sırlar içine dalmak, sırlarla yaşamak demekti. Aynen buna benzer geceleri aydınlanmak için kullandığımız gaz lambasının da aynı işlevle bir görev yaptığını düşündüğüm bile olmuştur benim. Bazen lambanın önünde duvara yansıyan gölgemi bir dev gibi görürdüm. Lambanın önünde bir ben, benim de duvara yansıyan ve beni taklit eden hareketli bir gölgem. Bir sinema perdesi gibi, bütün efsunuyla üzerimde çok etkiliydi. El kol, kafa ve vücut hareketleriyle duvardaki gölgemle oynaşır gibiydim. Gerçekte ben bir cüceyim ama gölgem sanki masallarda öğrendiğim bir dev gibiydi. Bir gaz lambası, beni duvara yansıtarak, beni taklit eden gölgemi bana göstermek suretiyle, bana okumayı ancak bu kadar sevdirebilirdi.

Profösör

23 Kasım 2012 Cuma

Düşünceden Düşünceye Geçiş


Genellikle insanoğlu en değerli ve kendisi için hayati saydığı, sevdiği varlığını kaybettiği zaman, kendini kaybedebilecek derecede sarsılarak, yüreğinde derin bir üzüntüyü yaşıyor. Sevdiğimiz ve çok değer verdiğimiz bir şeyi kaybettiğimizde, eften püften bütün ıstırapları, üzüntüleri geride bırakıp, sadece bu ıstırapla kıvranıyoruz. Sadece doğal olarak çektiğimiz bu acıya odaklanıyoruz. Bu durumda canımız öyle yanıyor ki, fiziken bir tarafımıza bir şey olsa, onun acısını bile hissetmeyecek kadar yitirdiğimiz varlık için yüreğimiz yanıyor. Belki de hayatımızın en büyük acısını böylece imtihan vererek yaşıyoruz. Yaşamanın bile artık bundan sonra bir anlamı kalmıyor. Nefes alamıyor, boğulup kalıyoruz. Belki de ölüp ölüp diriliyor, kendimizden geçiyor, ayılıp bayılıyoruz. Ancak canımız acıyan yerimizdir. Acıyan yerimiz de yüreğimizdir. Bütün acıları yüreğimizde toplar, bütün hücrelerimizle bu tarifsiz acıyı varlığımızda yaşarız. Başımıza gelenin bir kader olduğunu, bizim elimizde olsa da, olmasa da, olanların olması gerektiğini belki de düşünemiyoruz. İnancımız ne kadar güçlü olsa da, acziyet içine düşebiliyor, felaketlere, olumsuzluklara karşı metanet gösteremiyoruz. Oysa bu bizim yaşamamız gereken kaderimizdir demeliyiz. Olan olmuştur, olanlar geride kalmıştır, şimdi yolumuza devam diyerek, Hüda'ya teslim olup, bir türlü teskin olamıyoruz.

Çocuğu hiç olmayan, annelik ateşiyle yanıp tutuşan bir kadın, hayatında bir eksiklik duyarak, bir çocuğum olsun ve annelik mertebesine kavuşayım ister.. Bu isteği yaratılıştan olduğu için aynı zamanda da anneliği, kadınlığın bir gereği olarak da bunu gönülden ister. O sadece yeter ki bir evladım olsun der. O öle bir hal alır ki; herşeyi unutur, bir hırs haline bile dönüşebilir. Fikir nedir, zikir nedir, şükür nedir bilinmez. Yine de Allah, yılmadan hastane hastane koşturan ve tıbbi destekler alan bu kulunun arzusunu yerine getirmek için, gösterdiği gayretten dolayı ona nur topu gibi bir evlat verir. Ona annelik şerefini lütfeder. O kulunu sevince boğar, onu mutlu eder. Ne yazık ki; anneliğin hikmeti nedir, ne olmalıdır, annelik duygusu kadına neler kazandırır; bunun hikmeti düşünülmez. Allah bir evlat için yanıp kavrulan bu kadına acır da, ona bir evlat verir, onu sevindirir ama kadın bu sevincini sadece hastane ve tıbbi destek almasına bağlar. Oysa ona çocuk lütfeden, yoktan var eden Allah'tır. Allah bir tarafta dursun, kadın kendi doğurduğu çocuğuna tapacak kadar sever. Çocuğunu hayatının merkezi sayıp, onun dışında hiçbir şeyi gözü görmez. Evlat onun için hayatının tek anlamıdır. Sadece kendi çocuğu vardır. Hayatıyla ilgili bütün plan ve programlar onun üzerine kuruludur. Elbette bizi geleceğe taşıyan ve neslimizi devam ettiren yegane değer çocuklarımızdır ama; çocuklarımızdan da önce bizi yaratan, bizi rızıklandıran, bizi terbiye eden bir Allah vardır.

Hayatımızda herşey yolunda gitmekte birlikte, hiç beklemediğimiz bir olayla herşeyimizi bir anda kaybedebiliriz. O çok sevdiğimiz; canım ciğerim dediğimiz çocuğumuzu elim bir felakette, ya da bir kazada aniden yitirebiliriz.  Öyle bir acı yaşarız ki; bu acıyı hiç bir şey dindiremez. Hayatımızdaki yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz eften püften, sorunlar, olumsuzluklar, bunlardan doğan sıkıntılar ve üzüntüleri anında unutur, evlat acısından başka hiçbir acıyı ruhumuzda içselleştiremeyiz. Herkesin şikayet ettiği incir çekirdeğini bile doldurmayan şeylere boşu boşuna üzülürüz de, oysa elimizdeki bulunan değerlere sahip çıkıp da, şükretmesini ve kanaat getirmesini bir türlü öğrenemeyiz. Ufak tefek sıkıntılar ve mihnetler karşısında sabredemeyiz. Her sene meyve verip de, bakımsızlıktan ve ilgisizlikten bize küsüp, bir defacık bize meyve vermeyen ağaca kızarak, yaşayan bir ağacı kesilmeye mahkum ederiz. Fikirsiz, zikirsiz, şükürsüz elde edilen ve kolayca sahip olduğumuz değerlerin, yeri ve zamanı geldiğinde kolayca elimizden kayabileceğini göremeyiz. En büyük sınavı da, bize lütfedilen değerlerle veririz. En sonunda anlarız ki; başımıza gelen bir musibet bize bin nasihattan, daha da etkilidir. Bu sefer kendimizi ve inanç değerlerimizi artık sorgulamadan edemeyiz. Fikir nedir, zikir nedir, şükür nedir, en sonunda öğrenir ruhumuzda bütün değerleri içselleştiririz. İnsanoğlu için lütfedilen değerler varsa, onları yitirmek de vardır. Doğmak varsa, ölmek. Sağlık varsa hastalık, zenginlik varsa, fakirlik de vardır. Huzur, mutluluk, sevinç ve coşku varsa; acı, ıstırap, matem ve hüzün de vardır. Beterin beteri olmakla birlikte, her işte bir hayır vardır. Aldığımız bir nefesin değerini bilmek bile, beşere köle olmaktan kurtulup, sadece Allah'a kul olmak vardır.

Profösör

21 Kasım 2012 Çarşamba

İyi Bir İnsan; İyi Bir İletişim Kurandır.


İyilik, güzellik, doğruluk değerleri ancak; birey ve toplum üzerinde, iyi bir duyguya, güzel bir düşünceye, doğru bir davranışa dönüştüğü zaman etkili olarak hükmedici olabilir. Bu değerlerle bir donanıma sahip olan birey ve toplum, iletişim kurmada da muhatabını çekim alanını içine alması kolaydır. İyilik, güzellik, doğruluk insanın doğasında var olan, inancıyla ve ihlasıyla güçlenen, ilim ve irfanıyla yücelen, insanın değerlerine değerler katan niteliklerdir. Bu olumlu nitelikler aynı zamanda ahlaki olduğu için, "Üzüm üzüme baka baka kararır" misalindeki gibi bireyden bireye, toplumdan topluma sirayet eden benzeşmeler de olması beklenmektedir. Bu nitelikli değerlerle iletişim kuranlar birey ve toplum üzerinde olumlu etkiler oluşturacaktır. Bu etki kişilerde, en başta, inanma, güvenme duygu ve düşüncesini kazandıracaktır. Bütün amaç karşımızdaki kişiyi yaptıklarımızla hayran bırakmak değil, taşıdığımız inanç değerlerini, birlikte paylaşmak, karşılıklı insani değerleri yüceltmek, bir dostluk inşa ederek, birlikte koşmak, birlikte yorulmak ve ulvi bir mefkureyle belki de birlikte ölebilmektir.

İletişim kurmak, olmasını istediklerimizin olmasını ve olgunlaşmasını, olmamasını istediğimiz şeylerin de asla olmamasını istemek demektir. İletişim kurmak, yeryüzünde iyiliklerin, güzelliklerin, doğrulukların hakim olmasını arzulamak, tebliğ ve irşad görevini hakkiyle yapabilmektir. İletişim kurmak, alanında yetişmiş olmak, ehliyet ve liyakat sahibi olmak, yetişmekle birlikte yetiştirmeyi bilmek, bir kuşaktan bir kuşağa, sevgi ve saygıyı, herkesle ve herşeyle empati kurabilmek demektir. İletişim kurmak, haksızlığa karşı dik durmak, Hakka ve haklıya karşı diklenmemek demektir. İletişim kurmak bir lokmayı ikiye bölmek, onunla bereketlenmek; bir hırkayı birlikte örtünüp, onunla şefkat ve merhamet bulmak demektir. İletişim kurmak, kanayan bir yüreğe merhem olup, şifa olmak demektir. Kimsesiz bir çocuğun başını okşayıp, ona şeker vermek, yaşlı bir kadının elini öpmek, ondan hayır dua beklemek demektir.

Günümüzde ne yazık ki; manevi değerler karşılığını bulamıyor. Maddi değerler manevi değerlerle çelişiyor. Öyle bir nesil yetişiyor ki; bencil, çıkarcı, şekilci, köşeyi döneyim, gemimi yüzdüreyim diyerek aslında kendi sonunu getiriyor. Oysa kültürümüzde inancımız bizi komşumuzdan sorumlu tutuyor. Buna rağmen kimse kimseye güvenemiyor, güvenmiyor. Kişiler arasında yüz mimikleriyle yapılan yapmacık selamlaşmalar hemen sırıtıyor. Dostluk gösterdiğini sandıklarımız, aslında sahtelik gösteriyor. Bütün duygusal, düşünsel iletişimler kopuyor. Doğrular yanlışlarla, güzeller, çirkinlerle, iyiler kötülerle yer değiştirebiliyor. Kavramlar karışıyor, kafalar daha da karışıyor. Bir taraftan kırgın gönül, umutları kırılıyor, kanatları kırık, uçmak isteyip de uçamıyor.. Bir taraftan kanayan yürek, kanatıldıkça iyileşmek yerine bin kez kanıyor. Anladık ki hiçkimse doğru iletişim bilmiyor. İletişim deyince; harfler, kelimeler, cümleler, anlamını yitiriyor. Böylelikle boş yere konuşmalar, nutuklar edebiyat yerine hamaset kokuyor. Din, iman, vatan, namus, iffet, ahlak, hak ve adalet manevi değerleri dillendirenler, bu değerleri özünde içselleştirmedikleri için, yaşamak istese de yaşayamıyor. Yaşamadıkları için, birey toplumdan kopukça, toplum içinde samimi ve etkili bir iletişim kurulamıyor. Yardımlaşma ve dayanışma ruhu çöktükçe insanlık yalnızlığın cehaletinde boğuluyor. Dünyanın her yerinde İnsanlar öldürülüyor; insanlık ölüyor. Dünyanın her yerinde mazlumlar eziliyor; vicdanlar yerlerde sürünüyor.

Bütün mesele iyi bir insan olabilmektir. İyi bir insan iyi bir iletişim kurandır. İyilik, güzellik, doğruluk değerleriyle iyi bir insan olmalı, herkesle ve herşeyle iyi bir iletişim kurmalıyız. Gönüllere, vicdanlara kolayca girebilmeliyiz. Haktan hukuktan yana tavır alarak, insanlığın, barışa, sevgiye, selamete, kavuşmasına katkı sağlamalıyız. İyi ilişkiler kurabilen, dostluk mertebesine erebilen, Hakkın rızasını kazananlardan olmalıyız

Profösör

18 Kasım 2012 Pazar

İsrail saldırıyor.. Filistin direniyor..


Bir tarafta İsrail füzeleri Gazze'yi aralıksız vuruyor. Uçaklar Filistindeki meskün yerlerde yaşayan Filistinlilerin üzerine acımasızca bombalar yağdırıyor. Gazzede taş taş üstünde kalmıyor, yerle bir ediliyor, yıkıp yakılıyor. İsrail canice katliam yapıyor; buna karşın Filistin biçare, can çekişiyor, ölüyor.. Yaşlı, kadın, hasta çocuk ve bebek demeden, Filistin kayıplar veriyor. Vızıl vızıl ambulanslar hastanelere yaralı yetiştirmeye çalışıyorlar. Hastaneler tıklım tıklım, yaralılarla doluyor.. Bu korkunç manzaranın içinde bizler de, yüreklerimizde yaşam savaşı veriyoruz.. İçimiz yangın yeri, yüreklerimiz burkuluyor. Acımız büyük, üzülüyor, bu insanlık dışı katliama seyirci kalmayalım diyoruz. Hıncımızla, öfkemizle, sesini çıkarmayan bütün insanlığı suçluyoruz. Gözü dönmüş, salyaları akan kuduz köpeği gibi mazlum Filistinlileri saldıran İsrail'i durdurmak için herkesi çağırıyoruz. İnsanlık namına  vicdan sahipleri varsa eğer, susmak yerine güçlüden değil, haklıdan yana tavır almalarını bekliyoruz. Çünkü terörist, katil ve cani İsrail masumları öldürüyor, insanlık yok ediliyor. Buna rağmen İsrail'in fırlattığı roketatar füzelerinin isabet ettiği yerler, savaş uçaklarının fırlattığı, bombaların açtığı korkunç çukurlar, yıkılan, yakılan evler, bombalar, füzeler, tanklar, uçaklar Filistinlileri hiç korkutmuyor. "Allahüekber" ve "Hasbinallah veni'melvekil" nidalarıyla mücahidler korkusuzca İsrail saldırılarına karşı direniş göstermeye çalışıyorlar. Eli silah tutan, Filistinli gençler İsrail'in en son teknolojik silahlarla yaptığı saldırılara göğüs geriyor.
Diğer tarafta Filistinli kahramanlar İsrail kasabalarına roketatar füzeleriyle taciz ateşinde bulunarak, İsrail halkını uyarıyor. İsrail halkının Netenyahu hükümetinin seçim yatırımını anımsatan bu saldırganlık politikalarının yanlış olduğunu bilmeleri gerekiyor. Bu saldırganlığın bedelinin yine İsrail halkının ödeyeceği de hatırlatılmış oluyor. Tek tük İsrail kentlerine düşen füzeler bile bütün İsrail halkını korkutmaya yetiyor. Sirenler sesleri peş peşe geldiğinde, ölüm korkusuyla herkes sığınaklara kaçıyor. Herkes sığınaklarda yerini alıyor. Bu esnada annesiyle sığınakta korkudan pusmuş, İsrailli küçük bir çocuk annesine "Neden sığınaklardayız anneciğim" diye sorduğunda, annesinin çocuğuna verdiği cevap "Ölmekten korkuyoruz" olunca akabinde, küçük çocuk hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor. Belki de İsrailli çocukların benliğinde yer edecek bir cümle kazınıyor; "Eğer öldürüyorsak, ömür boyu korkmaya mahkumuz"
İsrail saldırılarında ısrar ediyor. Dur durmak bilmeden uçaklarıyla, füzeleriyle hava saldırılarını tekrar tekrar yineliyor. Binlerce füze ve bomba Gazze'ye bırakılıyor. Sanki kıyamet Gazze'de kopuyor..  Füze ve bomba sesleri arasında, ağlaşmalar, bağrışmalar, çığlık çığlık haykırışlar, ateş altında oradan oraya koşuşturmalar, tekbir sesleriyle ambulans sesleri arasında zulme ve katliama karşı Filistin halkı yaşam savaşı veriyor, direniş gösteriyor. Soylu bir direnişle destansı bir yaşam savaşı veriliyor. Eğer; vatan, namus, din, özgürlük ve bağımsızlık adına, nefsi müdafaa olarak savunmak, direnmek, var olmak için gerekirse ölmek vardır. Ölümü göze almakla, bunun sonunda şehitlik mertebesi vardır. İman dolu göğüslerde bu cehennemi savaşların asla korkuları yoktur.. Çünkü cennette buluşmak vardır. Korkunun ecele faydası da yoktur. İntifada olduğu gibi, İsrail askerlerine sapanlarla taş atan Filistinli çocuklar vardır. Filistinli çocuklar için savaş korku değil, hınç ve öfkeyle oynanan bir oyun vardır. Belki de Filistinli çocukların benliğinde yer edecek bir cümle kazınıyor "Eğer öldürülüyorsak, ölmeye mecbur değiliz. Ömür boyu direnişteyiz"
Gazze ateş altında.. Yüreklerimiz yanıyor. Bir erkek silahıyla evinden çıkarken, ailesine dönüp "Cennette görüşürüz" diyorsa eğer; İşte orası Gazze'dir.
Profösör

15 Kasım 2012 Perşembe

Gökyüzü Karardığında

Her zaman insan sütliman olmaz. Her zaman duygular, düşünceler yerine oturmaz. Her zaman kurduğumuz hayaller gerçekleşmez. Bazen korkutucu bir sessizlik ve yalnızlık içinde kendimizi buluveririz. Sanki içinden çıkılmaz karmaşık bir bulmacanın kareleri içinde sıkışıp kalıveririz. Bu ruh halimizi anlatacak, kelimeler yetmez, harfler yetişmez bize. İşte fırtına öncesi sessizlik buna denir. Bazen nedensiz güleriz kendi kendimize. Güleriz ve kahkahalar atarak bu garip halimizi kendimiz de anlayamayız. Bir felaket gelecek ama bilemeyiz. Belki de çok gülmenin, haddi aşmanın cezasını şimdiden çekeriz. Belki de kendi bencilliğimizle kendi içimizde ölürüz.

Akşamdan sakin, bir yaprak bile kımıldamayan gecenin lacivertinde, yıldızların parlayışı bile endişe verebilir bize. Belki de gökteki dolunayın etrafındaki ışıklı daire bir sıkıntıyı haber veriyordur geceden bize. Sanki böyle bir sükunet gecesinden, tam tersi, asimetrik duygularla kalkacağız sabaha. Nitekim bir uğultu başlamıştır kulakları uğuldatan. Ağaçların dalları bükülmüştür hoyratça esen rüzgardan. Dolunay kendisini saklamış, yıldızlar sönmüş, sabahın alaca karanlığında tufan başlamıştır. Öyle bir rüzgar esmektedir ki, yer yerinden oynamaktadır. Sahiller dev dalgalarla vurulmaktadır. İşte o zaman ruh halinle dalgaların uç noktasındasın. Herşey senin için olumsuzdur hayatında. Böyle bir ruh halinden kurtulmak için, tutunacak ne bir dalın, ne de seni dev dalgalardan sahile çıkartacak bir can simidin bile yoktur aslında..

Hepimiz sahil ve selamet ararız bu dünyada. Hepimiz huzur ve mutluluk peşinden koşarız ömrü hayatımızda. Hepimiz gelgitler yaşarız, duygularımızda, düşüncelerimizde.. Hayatımızın bir fırtına öncesi vardır ki; tedbiri bırakmayız ne de olsa. Hazırlıklı olmalıyız; olabilecek afetlere, yaşanabilecek felaketlere. Aslında bir tek gerçek vardır inancımızda, Allah her zaman yanımızda. O inanç ki; umut dolu ve o inanç ki, olumsuzlukların, afetlerin, felaketlerin panzehiridir. O inanç ki; umudumuzun, hayallerimizin gerçekleştirdiği bir tecelligahtır. O inanç ki sevdiğimizin ve sevildiğimizin mutluluğudur. O inanç ki; şefkat ve merhametle korunduğumuzun huzurudur. Yeniden ruhumuza ışıl ışıl parlayan bir güneş doğar. Yeniden bizi ışıtan ve ısındıran bir güneş doğar. Kara bulutlar bir bir dağılır da, tan yeri masum ve mahcup bir çocuğun utangaçlığında pembeleşerek kızarır. Sahil sakin ve bir göl sessizliği kadar durgundur. Sadece dev dalgaların ve fırtınaların sesi yerine denizdeki martıların sevinç çığlıkları kulaklarımızda çınlamaktadır. Yaşamak ne güzel deriz.. Yeniden içimiz içimize sığmüzde, varlığımızda bir duygu ve bir düşünce olarak bizii ayakta tutmaya yeter de artar bile.

Profösör

14 Kasım 2012 Çarşamba

Acı Bir Gurbet


Gardan bir tren kalkıyor çocukluğumun anısında, gideceği yer Almanya.. Kapkara bir kara tren.. Hareket etmeden önce öten.. Üç kez arka arkaya, acı acı ısrarla, düdüğünü öttüren bir kara tren. Sonra da homurdana homurdana, kara, kapkara dumanlarını savura savura gurbete giden bir kara tren.. Ta ki gözlerden kaybolan bu acımasız, sevgisiz ve şefkatsiz tiren; geride gözüyaşlı yaşlı bir kadın bırakan, yaşlı kadının elinde iki masum çocuğu da ağlatan tren. Yaşlı kadının gözü hep yaşlı. Küçük çocukların endişeli bakışı, sanki gurbetin çatık kaşı.

Akşam vakti şimdi. Karanlık yavaş yavaş kendini hissettirir şimdi. Yalnızlık gelir karanlıklarla, perde perde bir hüzün gibi çöküyor şimdi. Kara tren terkedip kaybolunca, yürekler burkulur başbaşa kalınca. Gözleri yaşlı ağlayan çocuklar, yaşlı kadına boş boş bakar. Çocuklar baktıkça, yaşlı kadın ağlamaya başlar. Peşinden bir hıçkırık gelir. Bir hıçkırık ki, bin hıçkırık getirir, Elden yapacak birşey gelmez. Kader bu, yazılmış, çizilmiş bir şey denemez.

Bir baba çaresiz el kapılarına gidiyor gurbete. Anneleri ölmüş, çocuklar kalmış babaanneye. Bu ayrılık ne memlekettir, ne köydür.. Bu ayrılık ne Trabzon, ne Rize, ne Gaziantep'tir.. Bu ayrılık ne Urfa'dır, ne de Konya'dır.. Bu ayrılık sadece acı bir gurbettir.

Profösör

13 Kasım 2012 Salı

Yeniden Uyanış..


İnsan kendisini nasıl tanımlayabilir. Elbette insanın inancı, yaşam biçimi, istekleri, sevdikleri, genel olarak herşey, kişinin kimlik ve kişiliğinde yer bulacaktır ama, bir de yaşadığı zaman birimi içindeki en küçük anında bile, ruh hali kendi duruşunu ve varlık bilincini de etkisi altına alacaktır. Evrenin yaratılışındaki kodlamada, veri tabanı olarak sevgiyi hakim bir değer olarak görsek de, sevginin korunması da, daha yücelere taşınması da, şefkat ve merhametle eşdeğer görürüz. Madem ki evren sevgi üzerine yaratıldı ve madem ki yaratılan evrendeki herşeyiyle, Yaratanın rahmeti bütün varlıklara kapladı; o halde bize düşen sevmek ve sevilmektir. Merhamet etmek ve merhamet görmektir. Yürekten seviyorsan eğer, herşey güzeldir. Herşey Yaratanın bir tezahürüdür.

Moral değerler önce inançla başlıyor; inancını güçlendirmekle sürüyor. İnançla birlikte insana ayrıca sorumluluk da yükleniyor. Her adım atışta, her vakitte ibadette olduğu gibi, inanç tazeleniyor, düşünce ve duygular güncelleniyor. Ruhumuz inançla, sevgiyle besleniyor. Ancak o zaman var olmanın, varlık göstermenin sevgi ve merhametiyle buluşuyoruz. Eğer insan, gecesinde de, gündüzünde de hayatını bir şuur içinde kulluğunu yaşıyorsa, huzur buluyor, istediği mutluluğu yaşamaya hak kazanıyor.

Şuur halinde yaşayan insan, seven ve sevilen insandır. Şuur halinde yaşayan insan merhamet eden ve merhamet bulan insandır. Şuur halindeki insan, gece uykusunun en derinliklerinde, ve uykusunun en tatlı yerinde bile gördüğü rahmani rüya ile namaza kaldırılabiliyor. Sevginin, şefkatin ve merhametin kollarında, yeniden uyanışın ve yeniden dirilişin kitabı yazılıyor.

Profösör

10 Kasım 2012 Cumartesi

Hayat Kurtaranın, Hayatı Kurtulur

Yaşlı adam sokak kedilerini pek severdi. Kedi sevgisi ta çocukluğuna kadar gidiyordu. Çocukluğundaki Alaca kediyi hiç unutamıyordu.. Bu öyle bir kedi ki; zaman zaman evden ve evin bahçesinden kaybolur, köy içinde yerine göre serserilik yapar ve avare avare dolaştıktan bir müddet sonra da, tekrar evlerine dönerdi. Bu kedi diğer komşu kedilerden daha akıllı, daha zeki ve daha çevik bir kediydi. Yaşlı adam çocukluğunda bu kedisiyle arasında garip bir bağ oluşturmuştu. Çocukluğundaki kedisi siyah beyaz tüyleri olduğundan ona "Alaca" diye isim takmıştı. Alaca kedi fare yakalar, kuş yakalar, börtü böcüyle uğraşır, kelebeklere, sineklere patisiyle ani ve sert vuruşlar yaparak çevikliğini gösterirdi. Alaca kedi yılan da yakalardı. Yılan yakaladığı zaman mutlaka ona getirir, önüne atar, patileriyle ve ağzıyla yılanı dümdüz hale getirerek "İşte ben buyum" der gibi kahramanlık da gösterirdi. Velhasıl bundan olacak ki, yaşlı adam kedi sevgisini bu yaşına kadar sürmüştü. Ne zaman ki; köy hayatından kent hayatına geçtiğinde semtin bütün sokak kedileriyle arkadaş olmasını bildi. İnancı gereği bütün hayvanları sevmesine rağmen, nedense köpekleri kediler kadar sevmiyordu. Köpeklerle ilgilenmiyordu hiç. Dikkatini bile çekmiyordu. Oysa köpekler de can taşıyor, susuyor, acıkıyordu. Köpeklerin de ilgiye, şefkat ve merhamete ihtiyaçları vardı. Kedilere olan bu aşırı düşkünlüğü, köpekleri ikinci plana, hatta üçüncü plana itiyordu. Bu doğru değildi. İnanç ve vicdan bunu kabul etmiyordu. Zaman zaman bu düşünceler içinde kendisini eleştiriyor, kendi adalet duygusunu da sorgulamaktan kendini alamıyordu. Çünkü mahallenin bütün kedileri onun geliş saatini bekliyor, daha gelmeden yalanıyorlardı bile. Yaşlı adam torbasıyla gelir gelmez boş arsa sanki bayram yerine dönüyordu. Miyavlamalar, kuyruk sallamalar, birbiri üzerine atlamalar, sevinç gösterileri aslında görülmeye değerdi.

Yaşlı adamın torbasıyla getirdiği ciğerler, ya da balıkçıdan aldığı yiyecekler kediler arasında, adilane bir hak olarak, pay ediliyordu. Yine günlerden bir gün aynı arsada bir köpek inliyordu. Yaşlı adam merakla hayvanın yanına yaklaştı. Köpekceğiz yolda bir otomobil tarafından ezilmiş boş arsaya atılmıştı. Hemen bir taksi çevirdi, hayvancağızı bir baytara götürerek ezilen ayaklarını ameliyat ettirdikten sonra, tedavinin geri kalanı için köpeği evine getirdi. Hayvan bir müddet sonra iyileşince yine sokak özgürlüğüne kavuşmuştu. Yaşlı adamın merhameti belki de kedilere olan aşırı ilgisinden kaynaklanıyordu.

Bir gün akşam vakti elinde torbasıyla, boş arsada yığılıp kalmıştı. Bir kalp krizi yaşıyordu. Bütün mahalle kedileri garip garip miyavlayarak yerde yatan adamın etrafında endişeyle dolanıyorlardı. Bu öyle bir duyguydu ki; yaşlı adamın günler önce kendisini tedavi ettirdiği köpek koşa koşa yerde yatan yaşlı adamın yanına geliverdi. Onu kokladıktan sonra ağzıyla adamın ceketinden sürüklemek istedi ama yaşlı adam, tombul bir insandı. İyice de ağırlaşmıştı. Köpek tekrar geldiği yere koşarak kaybolur gibi oldu. Hemen akabinden beş altı kadar köpekle birlikte arsaya geldiler. Yaşlı adamı birlikte vasıtaların geçtiği yolun kenarına kadar sürükleyerek yerde yatan yaşlı adamın başında beklediler. Bir otomobil bu durumu görünce yolun kenarına yaklaşarak durdu. İçinden orta yaşlarda bir kadın, oradan geçmekte olan bir gençten yardım isteyerek, yaşlı adamı, koltuklarından tutup otomobilin arka koltuğuna uzatıverdiler. Yaşlı adam hastaneye götürülmüştü anlaşılan.. Adamcağız bir iyilik yapmıştı. Yaralı, belki de ölecek olan ve acısından inleyen bir hayvanı kurtarmış ve tedavisini üstlenmişti. Yaşlı adam hayatı boyunca yaptığı iyilikleri zaten hiç hesap etmezdi. Çünkü inancı gereği, hiçbir beklentisi yoktu. Yaşlı adamın ne beklentisi olabilirdi ki!.. Onun vicdanı müsterihti. Yapılan iyiliğin bir karşılığı beklenmemeliydi. Bilsek de bilmesek de yapılan iyiliğin bu dünyada mutlaka bir karşılığı değil, binlerce değerde bir karşılığı vardı.

Profösör

3 Kasım 2012 Cumartesi

Pinokyo Bebek



Genç adam ömründe bir kez olsun, burnunun büyüyeceği kadar yalan söylemeyi hiçbir zaman becerememişti. O aslında doğrucu davut denilen yapıdaki insanlardan biri gibiydi. Yalan söylemeyi hiç sevmiyor, yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağını da çok iyi biliyordu. Fakat her yerde ve her zaman doğruyu söylemenin de iyi olmadığını düşünüyordu. Mutlaka doğruyu söylerken, bazen de bildiğini söylemek yerine tam aksini söylemenin ve gerektiğinde susmanın da gerekli olduğuna inanıyordu.. Genç adam henüz yeni evliydi. Gecekondu denebilecek küçük bir evde karısı ve bir çocuğuyla kıt kanaat yaşayarak geçinip gidiyorlardı.. Bir gün çocuğu hastalandığında günlerce o hastaneden bu hastaneye koşuşturmaktan işinden de olmuştu. İçinde bulunduğu sıkıntılı durumu kimseyle paylaşamadı. Yaşadıkları bir zor durumdu; köyde yaşayan fakir, yaşlı annesi ve babasının da durumları kendilerinden daha kötüydü.

Bir gün memleketten annesi kendisini telefonla aradığında, "Nasılsınız oğlum, gelinim, torunum nasıllar? Hiç de bizi aradığınız yok.. Meraktan çatladık burada babanla" dedi. Henüz otuzbeşinde olan, fakat saçlarına aklar düşmüş bu adamın ağzından sadece kısa ve öz olarak "İyiyiz anneciğim" cümlesi dökülse de, cümlenin devamını getiremedi. Belki "Anne siz nasılsınız? diye bir soruyla annesine karşılık verebilirdi, ama o cümleyi söylemeye ne gücü ne de takatı vardı. Çünkü genç adam bitkin ve perişandı. Nedense o anda anneciğinin yüreğine yakıcı bir kor ateş düşüverdi. Telefonun öbür ucundan bulunan yaşlı anne ağlamaklı bir sesle oğluna "Yalan söylüyorsun" dedi. Yalanlardan uzak yetiştirdiği ve kendisine doğrulukta çok güvendiği oğluna, annesi ilk kez inanmamıştı. "Ana yüreği bu!." derler ya; ne olduğunu bir türlü kestiremediği bir felaketin olabileceğini sezinleyiverdi. Yaşlı anne "Neler oluyor oğlum orada?" der demez, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Genç adam; hasta çocuğunun başında oturan, yavrusunun yüzüne ısrarla konmak isteyen arsız sinekleri kovalamak için, beyaz yaşmak sallayan karısına telefona gelmesini istedi. Böylece karısının bu sıkıntılı durumu idare etmesini eliyle ve kaş gözüyle işaret ederek hasta çocuğunun yanına ilişiverdi. Artık bir kez yalan söylemişti. O an bilinçsizce, ilk kez de olsa, doğruyu söylememesi gerekiyordu. Doğruyu söylese anne ve babası ne yapabilirdi ki!.. Ellerinden bir şey gelmezdi üzülmekten başka.. Genç adamın henüz teşhisi konamamış bir hasta çocuğu olduğu gibi, çalıştığı işinden de olmuş, parasız pulsuz ve çaresiz bir durumda olduklarını annesine bir türlü söyleyemedi.. Çünkü yaşlı annesini ve babasını üzmek istemiyordu.

Hasta çocuğunun yastık ucunda bulunan, annesinin bezden yaptığı bir oyuncak bebek duruyordu. Sanki bu bebek; tıpkı bu genç adamın annesinin, küçüklüğünde oynaması için, kendisine yaptığı kırmızı beyaz, burnu yalan söylemekten uzamış bir pinokyo bez bebeğinin tıpa tıp, bir benzeriydi. Genç adam hasta çocuğunun başucundaki pinokyo bebeğe, utangaç, fakat üzüntüsünü bir ifade eden bir cümleyle "Yalan söylememeliydim"dedi. Fakat doğruların da, her zaman ve heryerde söylenmemesi gerektiğini düşünerek, gayri ihtiyari elini burnuna götürerek "Şükürler olsun" dedi. Çünkü burnu uzamamıştı. Az önceki üzüntülü yüz halinin yerine, genç adamın yüzüne garip bir tebessüm beliriverdi.

Yazı ve Çizgi: Profösör

1 Kasım 2012 Perşembe

Duyduk Duymadık Demeyin !..


Algılarımıza güvenelim. Doğallıkla yapaylığın arasındaki farkı görebilelim. Kişi neyi murad ediyorsa, er veya geç o çıkıyor karşısına.

Neyi ararsak onu buluruz. Bazen de hiç aramadığımız bir şey çıkıveriyor karşımıza. Biz yine de murad ettiğimiz şeyi aramakta ısrar etmeliyiz

Yürekten, özden söylenmiş bir söz; gider bir yaraya merhem olur kurutur. Yeniden bir hayat kurulur; kurtuluş da budur.

Nefes alışımız, içinde umudu taşır. İman içinde huzuru, huzur içinde de mutluluk taşır.

Allah’tan tek isteğim; şu bir nefeslik ömrümün hesabını vereyim. Allah'ın huzuruna ancak huzurla gideyim.

Bir doğruluk, başından bin yanlışı önler. Binlerce kötülüğü bir iyilik karşı koyar. Binlerce çirkinliği de bir güzellik yok eder.

Düşüncelerimiz, duygularımızla sarmaş dolaş olsun da, bir hayale bürünsün. Öyle bir hayal ki; içinde muradımız olsun.

Burası imtihan dünyasıdır. Her şeyle imtihan oluruz. Hem mal, mülk, makam, şöhretle, hem de sıkıntı mihnetle.

Sabır; durup bilinçli beklemektir. Ağaç yapraklanacak, çiçek açacak, sonra da meyve verecektir.

Bir okyanus nasılsa, bir yudum su da odur.  Bazen bir damla su, bin okyanusa değerdir.

31 Ekim 2012 Çarşamba

Kuşlar da İletişim Kurar


Mefkuremiz, İnanç, umut, selam, rahmet, bereket, ihlas..  İslam, ihsan, ilim, irfan, sevgi, şefkat, merhamet, adalet, ahlak..  Dostluk, arkadaşlık, birlik, beraberlik.. Çöl çiçeği, ezel, ebed, serap, hakikat.. Yazı, çizgi, fotoğraf, karikatür, grafik.. Reklamcılık, halkla ilişkiler, gazetecilik, sosyal medya, editöryal.. Tebessüm, hikmet, hayır ve şer, kader, keder, ölüm, diriliş.. Ağlamak, hüzünlenmek. Gülebilmek. Kediler ve yavruları, bloglar, haber, yorum, röportaj..  Sadık dostlar, ikiyüzlü tipler.. Değerli, değersiz... Mehtap, güneş, yıldızlar, deniz, yakamozlar.. İrade, iyi insan, kötü insan, sahtekarlar.. Karıncalar, arılar, böcekler.. Kelebekler, çiçekler, kurtlar, kuşlar..

 们的理想,信念,希望,和平,怜悯,祝福,纯度..伊赫桑伊斯兰教,知识,智慧,爱,同情,怜悯,公义,道德..谊,友谊,团结,和睦..沙漠之花,自古以来,永恒的,海市蜃楼,的真相。文字,线条,图像,卡通,图形,广告,公共关系,新闻,社交媒体,编辑..微笑,智慧,善良与邪恶,命运,悲伤,死亡,复活......哭泣,感叹。笑了起来。猫和小猫,博客,新闻,评论,访谈..实的朋友,虚伪的类型..有价值的,无价值...月亮,太阳,星星,海,磷光..请问,善良的人,不好的人,骗子..蚂蚁,蜜蜂,昆虫......蝴蝶,花卉,狼,鸟。

Notre idéal, la foi, l'espérance, la paix, la miséricorde, la bénédiction, la pureté .. Islam, ihsan, la connaissance, la sagesse, l'amour, la compassion, la miséricorde, la justice, la morale .. Amitié, amitié, unité, unité .. Fleur du désert, immémorial, éternel, mirage, la vérité .. Textes, lignes, images, dessins animés, graphiques, .. Publicité, relations publiques, journalisme, médias sociaux, rédaction .. Sourire, la sagesse, le bien et le mal, le destin, le deuil, la mort, la résurrection .. Pleurer, se lamenter. Rire. Chats et chatons, des blogs, des nouvelles, des critiques, des interviews .. Amis fidèles, les types hypocrites .. Valeur, sans valeur ... Lune, le soleil, les étoiles, la mer, la phosphorescence .. Will, bonnes gens, des gens mauvais, les escrocs .. Fourmis, abeilles, insectes .. Papillons, fleurs, des loups, des oiseaux.

مثلنا الأعلى، والإيمان والأمل والسلام عليكم ورحمة الله عليه، والنقاء .. الإسلام، إحسان، والمعرفة، والحكمة، والحب، والتعاطف، والرحمة، والعدل، والأخلاق .. الصداقة، والصداقة والوحدة والتكاتف .. زهرة الصحراء، سحيق، الأبدية، سراب، والحقيقة .. النص والخطوط والصور، والرسوم، والرسومات، .. الإعلان والعلاقات العامة والصحافة ووسائل الإعلام الاجتماعية، والتحرير .. ابتسامة، والحكمة، الخير والشر، مصير، الحزن، الموت القيامة، .. البكاء، والرثاء. تضحك. القطط القطط و، بلوق، والأخبار، استعراض، والمقابلات .. الموالية الأصدقاء، وأنواع النفاق .. قيمة، لا قيمة لها ... القمر، والشمس، والنجوم، والبحر، وتفسفر .. سوف، وحسن الناس، والناس سيئة، المحتالين .. النمل والنحل والحشرات .. الفراشات والزهور والذئاب والطيور.

Profösör



24 Ekim 2012 Çarşamba

Hayırlı Bayramlar


Elinde naylon bir poşet, cami avlusunda bayram namazı sonrası, camiden dağılan cemaatten  sadaka dilenen, sümüklü bir çocuk görürseniz eğer; işte o benim..

Yaşıtları mutlu, annesiyle, babasıyla el ele bayram ziyaretlerine giden, onlara bakarak, onların aile saadetlerine iç geçiren, boynu bükük, hüzünlü bir çocuk görürseniz eğer; işte o benim..

Kurban bayramında, etlerin pişirildiği, kavurma kokularının sokakları aşıp, caddelere, bulvarlara taşıp, meydanlara yayıldığı zaman bile, açlıktan buram buram kıvranan, kentin işlek caddelerinde  kaldırıma bakan kısmındaki vitrinde dönen kızarmış piliçleri göz ucuyla süzerek hayal kuran bir çocuk görürseniz eğer; işte o benim.

Kimsesi olmayan, yetimhanelerde binbir işkenceyle büyüyen, sonraları tahammül edemeyip sokaklara kaçan, köprü altlarında yatan, bali koklayan, her türlü tecavüze açık, korunmasız, ruh hali bozulmuş, dünyadan umudunu kesmiş, fakat merhametinden hiçbir şey kaybetmemiş, sokak köpekleriyle sarmaş dolaş yatmış acınacak bir çocuk görürseniz eğer; işte o benim..

Sevgi nedir, şefkat nedir, merhamet nedir, bu duyguları hiç tatmamış, başı hiç okşanmamış, annesiz babasız, onun bunun yanında sığıntı olarak büyümüş, yetim ve öksüz bir çocuk görürseniz eğer; işte o benim..

Zulüm gören, şiddet gören, kurşun yemiş, misket bombalarına maruz kalmış, nice korkular yaşamış, evinden, kentinden, ülkesinden olmuş, başka komşu ülkelere sığınmış, çadırda binbir güçlükle nefes almaya çalışan, sığınmacı çocuklardan ağlayan bir çocuk görürseniz eğer; işte o benim.

Dünyanın her yerinde şiddet görmüş, baskı görmüş, tecavüz görmüş, önüne gelen herkes tarafından ensesinde tokat şaplatılmış, gelenin gidenin vurduğu mazlum bir çocuk görürseniz eğer; İşte o benim..

Bu kutsal bayram gününde kapınızı tıklatan, masum yüzlü, boynunu bükmüş, bayram kutlamaya gelen tanımadığınız, ilk kez karşınıza gelerek sizinle müşerref olmak isteyen bir çocuğu görürseniz eğer; işte o benim..

Yaylalardan, kırlardan, getirilip metropollerde çadırlarda bekletilen,  sonra zorlu pazarlıklardan geçerek satışa sunulan, daha sonra da, kurbanlık kuzu gibi sanki bir İsmail gibi, gözleri bağlanarak kurban olan bir çocuk görürseniz eğer; işte o benim.

Asahhara - Profösör

21 Ekim 2012 Pazar

Osmanlıca ve Dijital Kaligrafi Sanatı

Bir zamanlar, Osmanlıca yazmak, okumak, konuşmak; bütün toplumları anlamak ve empati kurmak anlamına geliyordu.. Arapça, farsça, yunanca, latince, ermenice, ermenice, risça, macarca, arnavutça, hırvatça, süryanice, sırpça ve ibranice gibi Osmanlı içerisinde kendine yer bulmuş tebaaların bir arada sulh içinde yaşadıkları bir cihan devleti olan Osmanlının adaletle yönetiminde huzur buluyordu. Osmanlıcaya bu saydıklarımızın dışında da frenkçeye dahil olan almanca, italyanca, fransızca, portekizce ve ingilizce gibi dillerdeki kelimeler kavramlar girmiştir. Osmanlı bir cihan devleti olması hasebiyle, bütün dinlerin, bütün etnik kökenlerin, bütün anlayışların cihanşümul bir bayrak altında mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşamalarını sağlıyordu. Osmahlıca bilmek demek cihanı anlam demektir. Entellektüel olmanın yolu Osmanlıcayı bilmekten geçiyor demektir.




Bütün bir millet Cumhuriyetle birlikte bildikleri, öğrendikleri ve yaşadıkları bir tarafa; bir günde cahil cühela durumuna düştüler. Oysa türklük denince İslamlık anlaşılıyordu. Osmanlı geliyor denince saf bir ırk anlayışı taassubuna hiçbir batılı ülke düşmemiştir. O zamanları, Osmanlı deyince sadece türkler değil, bütün etnik kökenlerin bir arada yaşadığı büyük bir millet akla geliyordu. Türklük İslamla müşerref olduktan sonra İslami anlayış, kültür ve gelenekler hakim oldukça insanlık adaletle taçlanıyordu.



Bir milleti millet yapan en büyük değer konuştuğu ve yazdığı diliydi. Bütün bir millet, bütün tebalarıyla, onunla birbirini anlıyor, onunla birbiriyle kaynaşıyordu. Bütün din ve etnik köken mensupları bir arada yaşarken birbirlerini daha iyi ve özgürce tanıma fırsatı buluyorlardı. Her millet kendilerini var eden ve kültürünü miras bırakan atalarının yazdıklarını rahat bir şekilde okuyabilirler, onları anlayabilirlerken, bizler ise atalarımızla aramızda örülen duvarları yıkamıyoruz. Oysa hiçbir milletin geçmişiyle geleceği arasında bir kopukluk yoktur. Hiçbir bir millet başkalarının ve sömürgecilerin boyunduruk altına giremesi de düşünülemez. Uydusu olamaz. Kölesi durumuna düşemez. Düşüşürülemez. Düşürülmemelidir.



Bu pazar birkaç çalışmayla görsel hale getirdiğimiz kaligrafik çalışmalarımızı da bu vesileyle sayfamızda teşhir etmek imkanını bulduk. "Dijital Kaligrafi Sanatı" ismini verdiğimiz bu çalışmalarımızı sürdürmek istiyoruz. Birtakım harf, kelime, kavram ve sözlerin bu teknikle çalışarak, soyut tasarımlarla bir sergi açmak en büyük idealimizdir. Klasik kamış kalemlerle yapılan çalışmaların bir alternatifi olarak, kufi yazı tarzına da yakın bir anlayışla, çağdaş formlar oluşturarak, böylelikle bu alanda ilk olma şerefine de nail oluyoruz.


Gelişen teknoloji ve mimari anlayışlarla eşgüdüm içinde, estetik normların da en iyisi olma özelliğinde olmak kaydıyla bu tür eserlerden daha iyilerinin vücuda getirilebileceğini de söylemeliyiz. Gerek alçı kabartma, gerek alçı oyma, gerek plesksi glas, cam ve seffaf homejen metaryellerle, ışık düzenini de içinde taşıyacak bir anlayışı gün ışığına çıkartacağız. mMetalik, parlak nikelanjlı metaryelleri de bu işin içine katarak düşünürsek, kabartmalı kaligragfik eserlerimizle bir ilke de imza atmış olacağız. Tasarımlar bizden, uygulaması atölyelerden olacak olan bu çalışmalar, gelecek yüzyıla damgasını vuracaktır. Bizler de kendimizi böylelikle, geriye büyük bir miras bırakmış olmanın keyfini yaşarken, aynı zamanda da böyle bir ustalığın gururunu ve onurunu sonsuza dek yaşamış sayılacağız.


Yazı / Tasarım / Çizim: Profösör
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...