Bir gün memleketten annesi kendisini telefonla aradığında,
"Nasılsınız oğlum, gelinim, torunum nasıllar? Hiç de bizi aradığınız yok..
Meraktan çatladık burada babanla" dedi. Henüz otuzbeşinde olan, fakat
saçlarına aklar düşmüş bu adamın ağzından sadece kısa ve öz olarak "İyiyiz
anneciğim" cümlesi dökülse de, cümlenin devamını getiremedi. Belki
"Anne siz nasılsınız? diye bir soruyla annesine karşılık verebilirdi, ama
o cümleyi söylemeye ne gücü ne de takatı vardı. Çünkü genç adam bitkin ve
perişandı. Nedense o anda anneciğinin yüreğine yakıcı bir kor ateş düşüverdi.
Telefonun öbür ucundan bulunan yaşlı anne ağlamaklı bir sesle oğluna
"Yalan söylüyorsun" dedi. Yalanlardan uzak yetiştirdiği ve kendisine
doğrulukta çok güvendiği oğluna, annesi ilk kez inanmamıştı. "Ana yüreği
bu!." derler ya; ne olduğunu bir türlü kestiremediği bir felaketin olabileceğini
sezinleyiverdi. Yaşlı anne "Neler oluyor oğlum orada?" der demez,
hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Genç adam; hasta çocuğunun başında oturan, yavrusunun yüzüne
ısrarla konmak isteyen arsız sinekleri kovalamak için, beyaz yaşmak sallayan
karısına telefona gelmesini istedi. Böylece karısının bu sıkıntılı durumu idare
etmesini eliyle ve kaş gözüyle işaret ederek hasta çocuğunun yanına ilişiverdi.
Artık bir kez yalan söylemişti. O an bilinçsizce, ilk kez de olsa, doğruyu
söylememesi gerekiyordu. Doğruyu söylese anne ve babası ne yapabilirdi ki!..
Ellerinden bir şey gelmezdi üzülmekten başka.. Genç adamın henüz teşhisi
konamamış bir hasta çocuğu olduğu gibi, çalıştığı işinden de olmuş, parasız
pulsuz ve çaresiz bir durumda olduklarını annesine bir türlü söyleyemedi..
Çünkü yaşlı annesini ve babasını üzmek istemiyordu.
Hasta çocuğunun yastık ucunda bulunan, annesinin bezden
yaptığı bir oyuncak bebek duruyordu. Sanki bu bebek; tıpkı bu genç adamın
annesinin, küçüklüğünde oynaması için, kendisine yaptığı kırmızı beyaz, burnu
yalan söylemekten uzamış bir pinokyo bez bebeğinin tıpa tıp, bir benzeriydi.
Genç adam hasta çocuğunun başucundaki pinokyo bebeğe, utangaç, fakat üzüntüsünü
bir ifade eden bir cümleyle "Yalan söylememeliydim"dedi. Fakat
doğruların da, her zaman ve heryerde söylenmemesi gerektiğini düşünerek, gayri
ihtiyari elini burnuna götürerek "Şükürler olsun" dedi. Çünkü burnu
uzamamıştı. Az önceki üzüntülü yüz halinin yerine, genç adamın yüzüne garip bir
tebessüm beliriverdi.
Yazı ve Çizgi: Profösör
