İzleyiciler

hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2018 Perşembe

Ey Ağaç!..



"Bir zamanlar zıpkın gibiydik; yerimizde duramazdık. Dere tepe düz giderdi de dağlara, kayalara, duvarlara tırmanırdık. Onca yükü bir hamlede kaldırıp sırtımızda taşırdık. Zaman geldi yaşlandık. Yaşlanmakla kalmadık yalnızlaştık. Bu muydu bizim kaderimiz." diyen bilirsiniz  yaşlılarımız vardır bizim. Başı dik, beli bükük büyüklerimiz vardır bizim.   Gözü harama bakmamış, eli harama değmemiş; onuruyla nasıl yaşanırmış atasından öğrenmiş ak şaçlılarımız, ak sakallılarımız vardır bizim.  Yaşamaksa eğer doğru yoldan sapmayacaksın arkadaş!.. Yaşamaksa eğer; varlığını insanlığa adayacaksın. Yeri gelecek kınalı bir kaya, beli bükülmüş bir ağaç, mevsimlik bir ot, cıyaklayan bir kuş, kaçan, koşan bir ceylan, yük taşıyan bir karınca olacaksın. Boşuna akmayacak gözyaşların!.. Ahını alacaksın mazlumların!.. İçinde birikecek zalimlere, canilere karşı kinin ve intikamın!.. Gülümseyeceksin mahzun çocukların gözbebeklerinde. Bir umut olacaksın dualarında darda kalmışların... Ey beli bükük, başı eğik yalnız ağaç; nedir senin derdin, bilmediğim  ve hüzünlü kaderin!.. Kesme ümidini konar bir gün kuşun, gelir yelin!.. Kıyam dedin kıyam ettin. Şimdi rüku anındasın. Sonraki duruşun secdedir senin.

Profösör

21 Haziran 2017 Çarşamba

Kıskançlık, Haset ve Çekememezlik


Beşer olmamız hasebiyle, bir çok zaaflara yenik düşebiliyoruz. Önemli olan neye meyilli olduğumuzu bilmek, zaaflarımızı farkederek, nefsimizi terbiye etmek için azami gayreti göstermektir. Beşeri zaaflarımızdan biri de kıskançlık yani haset etmektir. Bir başka deyişle çekememezliktir. Oysa her insanın birbirinden farklı olarak özellikleri, yetenekleri ve üstün tarafları vardır. Çünkü her insan bedenen ve ruhen yaratılış olarak farklıdır. Kimimiz kısa boylu, kimimiz uzun boylu, kimimiz siyahi, kimimiz beyaz, kimimiz sarı ırktan olabiliriz. Sosyal hayatta da zengin fakir, mevki sahibi, işçi patron, sağlıklı sağlıksız gibi birbirinin zıddı olan niteliklere sahip olabiliriz. Esasen  bize lütfedilen özelliklerimizi bilmemiz, geliştirmemiz ve bunu hem kendimiz için, hem de çevremiz için kullanmayı bir erdem olarak görebilmeliyiz.  

Ne yazıkki toplumumuzda birbirini kıskanma ve çekememezlik hastalığı her alanda kendini göstermektedir. Sağlam bir bünyede ortaya çıkan herhangi bir hastalık, peşinden diğer hastalıklara da davetiye çıkartıyor. Şeker hastası olan bir kimse, her an için bir kalp hastası, bir böbrek hastası, bir tansiyon hastası olmaya namzettir. İnsan nefsi böyle bir şeydir. Kıskançlık ve çekememezlik zaafına düşen  bir insan, aynı zamanda diğer nefsani zaaflara namzettir dememiz yanlış olmaz. Bütün nefsani zaaflardan kurtulmamız için, dört elle Kuran’a sarılmalı ve Peygamberane bir hayat yaşamamız gerekir.
Cenabı Allah “Kıskandığı vakit  haset eden kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım de” buyuruyor. Kıskançlık ve haset felaketler getirir. Çünkü kıskançlık hayra değil, şerre delalet eder. Nitekim Kabil ile Habil arasındaki kavga kıskançlığa dayanıyordu. Sonuçta Kabil, kardeşi Habil’i katletmesiyle  insanlık tarihinde ilk cürüm işlenmiştir. Bu da gösteriyor ki; kıskançlık ve haset sadece sıradan bir kötü duygu değil, insanı cehenneme kadar götürecek hırsı da, intikamı da içinde barındıran komplike bir kötü eylem ve istenmeyen ahlaki davranıştır.

Bizde olmayan, olması mümkün görünmeyen bir takım yetenek ve kazanımları, başkasında görerek kıskanmak, başkasının başarılarını takdir etmemek, iyi taraflarını görmemek ve kötülemek bir anlamda çekememezliktir. İnsan önce kendini tanımalı ve kendi yeteneklerini bilmelidir. Eğer başkasında gördüğü yetenek ve hasletlerin kendinde de bir nebze olduğunu düşünüyorsa, yeteneklerini geliştirecek, çok çalışacak, gayret edecek, sonra da “Allah’ım bana yardım et!..” diye dua edecek. Sadece çalışmak yetmez; aynı zamanda Allah’ın inayetine sığınmamız gerekir. Elbette toplum tarafından takdir edilen insanlar özenilir, ve gıpta edilir. Asla kıskanılmamalıdır. Rekabet içinde de olsak birbirimize başarılar dilemeyi ihmal etmemeliyiz. Kıskançlık içinde olanlarımız varsa da, bunun ruhi bir hastalık olduğunu bilmeli, bundan kurtulmak için de bütünüyle ahlaki terbiye ve tezkiye içine girmelidir. Bu durumun tıbbi yönü var ise, günümüz hekimlerine başvurması da gerekebilir.

Bir Hadisi şerifte “Sakın haset etmeyiniz. Zira haset, ateşin odunu yediği gibi, sevapları ve iyilikleri yer bitirir.” buyruluyor. Kurtuluşumuz için sevap işlememiz gerekiyorsa, bütün günahlardan uzak durmalıyız. İyilik yaptıkça da kötülüklerden korunaklı hale geliriz. Nefsin zaaflarına karşı savaş hali, bizi daha çok Allah’a yaklaştırır. Onun rızasını kazanmak için şeytanın vesvesesine ve tuzaklarına karşı tedbirli olmak suretiyle;  kıskançlık, haset, çekememezlik gibi diğer zaaflara da düşmemiş oluruz.

Niyazi Özdemir


25 Aralık 2012 Salı

Öhhö.. Öhhö.. Öööhhhhhhööööööööööö!..


Öhhö.. Öhhö.. Öööhhhhhhööööööööööö!.. Affedersiniz; Bu bir kuru öksürük.. Öksürdükçe peşi peşine öksürürsünüz. Sanki ciğerleriniz yerinden sökülür gibi olur. Öksürdükçe de öksürme isteğiniz daha da artar, daha da ilerler. Boğuluncaya kadar öksürük sürer gider. Bu meret öksürüğe her insan, hayatında mutlaka bir kaç kez yakalanmıştır. Nedense doktora gitmek istemezsiniz. Oysa doktorun vereceği hap ve şuruplarla rahat edeceğiniz kesin olmakla birlikte, belki de doktora gitmeden evde bu rahatsızlığı keyif yaparak atlatmak istersiniz. Üşütmüşsünüzdür. Göğüsleriniz acır, sanki cam kırıkları batıyor; rahat nefes almakta güçlük çekiyorsunuzdur. Sırtınızdan sanki bıçak saplanmıştır; sırt kaslarınız kaskatı kesilmiş, tutulmuşunuzdur.

Öhhö.. Öhhö.. Öööhhhhhhööööööööööö!.. Aynı zamanda bu meret öksürük balgam da çıkarttırır. İkide bir lavaboya giderek burnunuzu, genzinizi ve boğazınızı temizleseniz de, yatağınıza döner dönmez tekrar balgamdan rahatsızlık duyarsınız; gönlünüz kalkar öğürmeye, böğürmeye başlarsınız. Demek ki; kötü bir üşütme sonucu çekilmez bir insan ve asabi olmuşsunuzdur. Ocakta bir demlik nane limon kaynar, ya da sıcak sıcak bol limonlu ıhlamur veya ada çayı içersiniz. Bu arada arkalarınıza kupa yakılsın, itinayla kupa çekilsin istersiniz. Arkasından zeytinyağı ve ispirto ile masaj yapılıp, vücudun iyice ovulsun istersin. Velhasıl her hasta olan insan gibi, baştanbaşa ilgi ister, alaka ister, sevgi, şefkat istersiniz. Sonra da bütün bu seanslar biter bitmez, terleyip, vücuttan toksinlerin atılması, dim dik ayağa kalmak için, bir güzel yorganı başınızdan yukarıya çeker yatağa gömülürsünüz.

Öhhö.. Öhhö.. Öööhhhhhhööööööööööö!.. Aslında bu insafsız öksürükten kurtulmanın bir çok yolu ve metodu vardır. Ya doktora gider, ilaç alır kullanırsınız, ya da evde geleneklerden gelen tedavi şekillerini uygulanması için etraftan özel ilgi ve alaka beklersiniz. Dikkatsizlikten, geçer diye nemelazımlıktan dolayı üşütmüş olsanız da, eninde sonunda bir şekilde iyileşip, eski sağlığına kavuşursunuz. Ama öyle rahatsızlıklar vardır ki; bundan kurtulmanız asla mümkün değildir. Debelendikçe debelenirsiniz; battıkça da batarsınız. İnanç ve umudunu yitirmemek kaydıyla her ne derde düştüyseniz, her ne zaafınız varsa, her ne musibete uğradıysanız, üşütmenin ve hasta olmanın belirtisi nasıl öksürükse eğer, buna rağmen nefes alabiliyorsanız, nefes almanın şükrü de hayata tutunmanızdır. Bütün bu dertlerden kurtuluşun sihirli formülü inanç ve umuttur. En zor anlarımızda, bütün duvarlar üzerimize üzerimize geldiği durumlarda, yalnızlığımızın içinde kaybolup, boğulduğumuzda bile yegane kurtuluş, Allah'a en yakin olmanızdır.

Profösör

3 Kasım 2012 Cumartesi

Pinokyo Bebek



Genç adam ömründe bir kez olsun, burnunun büyüyeceği kadar yalan söylemeyi hiçbir zaman becerememişti. O aslında doğrucu davut denilen yapıdaki insanlardan biri gibiydi. Yalan söylemeyi hiç sevmiyor, yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağını da çok iyi biliyordu. Fakat her yerde ve her zaman doğruyu söylemenin de iyi olmadığını düşünüyordu. Mutlaka doğruyu söylerken, bazen de bildiğini söylemek yerine tam aksini söylemenin ve gerektiğinde susmanın da gerekli olduğuna inanıyordu.. Genç adam henüz yeni evliydi. Gecekondu denebilecek küçük bir evde karısı ve bir çocuğuyla kıt kanaat yaşayarak geçinip gidiyorlardı.. Bir gün çocuğu hastalandığında günlerce o hastaneden bu hastaneye koşuşturmaktan işinden de olmuştu. İçinde bulunduğu sıkıntılı durumu kimseyle paylaşamadı. Yaşadıkları bir zor durumdu; köyde yaşayan fakir, yaşlı annesi ve babasının da durumları kendilerinden daha kötüydü.

Bir gün memleketten annesi kendisini telefonla aradığında, "Nasılsınız oğlum, gelinim, torunum nasıllar? Hiç de bizi aradığınız yok.. Meraktan çatladık burada babanla" dedi. Henüz otuzbeşinde olan, fakat saçlarına aklar düşmüş bu adamın ağzından sadece kısa ve öz olarak "İyiyiz anneciğim" cümlesi dökülse de, cümlenin devamını getiremedi. Belki "Anne siz nasılsınız? diye bir soruyla annesine karşılık verebilirdi, ama o cümleyi söylemeye ne gücü ne de takatı vardı. Çünkü genç adam bitkin ve perişandı. Nedense o anda anneciğinin yüreğine yakıcı bir kor ateş düşüverdi. Telefonun öbür ucundan bulunan yaşlı anne ağlamaklı bir sesle oğluna "Yalan söylüyorsun" dedi. Yalanlardan uzak yetiştirdiği ve kendisine doğrulukta çok güvendiği oğluna, annesi ilk kez inanmamıştı. "Ana yüreği bu!." derler ya; ne olduğunu bir türlü kestiremediği bir felaketin olabileceğini sezinleyiverdi. Yaşlı anne "Neler oluyor oğlum orada?" der demez, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Genç adam; hasta çocuğunun başında oturan, yavrusunun yüzüne ısrarla konmak isteyen arsız sinekleri kovalamak için, beyaz yaşmak sallayan karısına telefona gelmesini istedi. Böylece karısının bu sıkıntılı durumu idare etmesini eliyle ve kaş gözüyle işaret ederek hasta çocuğunun yanına ilişiverdi. Artık bir kez yalan söylemişti. O an bilinçsizce, ilk kez de olsa, doğruyu söylememesi gerekiyordu. Doğruyu söylese anne ve babası ne yapabilirdi ki!.. Ellerinden bir şey gelmezdi üzülmekten başka.. Genç adamın henüz teşhisi konamamış bir hasta çocuğu olduğu gibi, çalıştığı işinden de olmuş, parasız pulsuz ve çaresiz bir durumda olduklarını annesine bir türlü söyleyemedi.. Çünkü yaşlı annesini ve babasını üzmek istemiyordu.

Hasta çocuğunun yastık ucunda bulunan, annesinin bezden yaptığı bir oyuncak bebek duruyordu. Sanki bu bebek; tıpkı bu genç adamın annesinin, küçüklüğünde oynaması için, kendisine yaptığı kırmızı beyaz, burnu yalan söylemekten uzamış bir pinokyo bez bebeğinin tıpa tıp, bir benzeriydi. Genç adam hasta çocuğunun başucundaki pinokyo bebeğe, utangaç, fakat üzüntüsünü bir ifade eden bir cümleyle "Yalan söylememeliydim"dedi. Fakat doğruların da, her zaman ve heryerde söylenmemesi gerektiğini düşünerek, gayri ihtiyari elini burnuna götürerek "Şükürler olsun" dedi. Çünkü burnu uzamamıştı. Az önceki üzüntülü yüz halinin yerine, genç adamın yüzüne garip bir tebessüm beliriverdi.

Yazı ve Çizgi: Profösör
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...