İzleyiciler

hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2012 Çarşamba

Acı Bir Gurbet


Gardan bir tren kalkıyor çocukluğumun anısında, gideceği yer Almanya.. Kapkara bir kara tren.. Hareket etmeden önce öten.. Üç kez arka arkaya, acı acı ısrarla, düdüğünü öttüren bir kara tren. Sonra da homurdana homurdana, kara, kapkara dumanlarını savura savura gurbete giden bir kara tren.. Ta ki gözlerden kaybolan bu acımasız, sevgisiz ve şefkatsiz tiren; geride gözüyaşlı yaşlı bir kadın bırakan, yaşlı kadının elinde iki masum çocuğu da ağlatan tren. Yaşlı kadının gözü hep yaşlı. Küçük çocukların endişeli bakışı, sanki gurbetin çatık kaşı.

Akşam vakti şimdi. Karanlık yavaş yavaş kendini hissettirir şimdi. Yalnızlık gelir karanlıklarla, perde perde bir hüzün gibi çöküyor şimdi. Kara tren terkedip kaybolunca, yürekler burkulur başbaşa kalınca. Gözleri yaşlı ağlayan çocuklar, yaşlı kadına boş boş bakar. Çocuklar baktıkça, yaşlı kadın ağlamaya başlar. Peşinden bir hıçkırık gelir. Bir hıçkırık ki, bin hıçkırık getirir, Elden yapacak birşey gelmez. Kader bu, yazılmış, çizilmiş bir şey denemez.

Bir baba çaresiz el kapılarına gidiyor gurbete. Anneleri ölmüş, çocuklar kalmış babaanneye. Bu ayrılık ne memlekettir, ne köydür.. Bu ayrılık ne Trabzon, ne Rize, ne Gaziantep'tir.. Bu ayrılık ne Urfa'dır, ne de Konya'dır.. Bu ayrılık sadece acı bir gurbettir.

Profösör

10 Kasım 2012 Cumartesi

Hayat Kurtaranın, Hayatı Kurtulur

Yaşlı adam sokak kedilerini pek severdi. Kedi sevgisi ta çocukluğuna kadar gidiyordu. Çocukluğundaki Alaca kediyi hiç unutamıyordu.. Bu öyle bir kedi ki; zaman zaman evden ve evin bahçesinden kaybolur, köy içinde yerine göre serserilik yapar ve avare avare dolaştıktan bir müddet sonra da, tekrar evlerine dönerdi. Bu kedi diğer komşu kedilerden daha akıllı, daha zeki ve daha çevik bir kediydi. Yaşlı adam çocukluğunda bu kedisiyle arasında garip bir bağ oluşturmuştu. Çocukluğundaki kedisi siyah beyaz tüyleri olduğundan ona "Alaca" diye isim takmıştı. Alaca kedi fare yakalar, kuş yakalar, börtü böcüyle uğraşır, kelebeklere, sineklere patisiyle ani ve sert vuruşlar yaparak çevikliğini gösterirdi. Alaca kedi yılan da yakalardı. Yılan yakaladığı zaman mutlaka ona getirir, önüne atar, patileriyle ve ağzıyla yılanı dümdüz hale getirerek "İşte ben buyum" der gibi kahramanlık da gösterirdi. Velhasıl bundan olacak ki, yaşlı adam kedi sevgisini bu yaşına kadar sürmüştü. Ne zaman ki; köy hayatından kent hayatına geçtiğinde semtin bütün sokak kedileriyle arkadaş olmasını bildi. İnancı gereği bütün hayvanları sevmesine rağmen, nedense köpekleri kediler kadar sevmiyordu. Köpeklerle ilgilenmiyordu hiç. Dikkatini bile çekmiyordu. Oysa köpekler de can taşıyor, susuyor, acıkıyordu. Köpeklerin de ilgiye, şefkat ve merhamete ihtiyaçları vardı. Kedilere olan bu aşırı düşkünlüğü, köpekleri ikinci plana, hatta üçüncü plana itiyordu. Bu doğru değildi. İnanç ve vicdan bunu kabul etmiyordu. Zaman zaman bu düşünceler içinde kendisini eleştiriyor, kendi adalet duygusunu da sorgulamaktan kendini alamıyordu. Çünkü mahallenin bütün kedileri onun geliş saatini bekliyor, daha gelmeden yalanıyorlardı bile. Yaşlı adam torbasıyla gelir gelmez boş arsa sanki bayram yerine dönüyordu. Miyavlamalar, kuyruk sallamalar, birbiri üzerine atlamalar, sevinç gösterileri aslında görülmeye değerdi.

Yaşlı adamın torbasıyla getirdiği ciğerler, ya da balıkçıdan aldığı yiyecekler kediler arasında, adilane bir hak olarak, pay ediliyordu. Yine günlerden bir gün aynı arsada bir köpek inliyordu. Yaşlı adam merakla hayvanın yanına yaklaştı. Köpekceğiz yolda bir otomobil tarafından ezilmiş boş arsaya atılmıştı. Hemen bir taksi çevirdi, hayvancağızı bir baytara götürerek ezilen ayaklarını ameliyat ettirdikten sonra, tedavinin geri kalanı için köpeği evine getirdi. Hayvan bir müddet sonra iyileşince yine sokak özgürlüğüne kavuşmuştu. Yaşlı adamın merhameti belki de kedilere olan aşırı ilgisinden kaynaklanıyordu.

Bir gün akşam vakti elinde torbasıyla, boş arsada yığılıp kalmıştı. Bir kalp krizi yaşıyordu. Bütün mahalle kedileri garip garip miyavlayarak yerde yatan adamın etrafında endişeyle dolanıyorlardı. Bu öyle bir duyguydu ki; yaşlı adamın günler önce kendisini tedavi ettirdiği köpek koşa koşa yerde yatan yaşlı adamın yanına geliverdi. Onu kokladıktan sonra ağzıyla adamın ceketinden sürüklemek istedi ama yaşlı adam, tombul bir insandı. İyice de ağırlaşmıştı. Köpek tekrar geldiği yere koşarak kaybolur gibi oldu. Hemen akabinden beş altı kadar köpekle birlikte arsaya geldiler. Yaşlı adamı birlikte vasıtaların geçtiği yolun kenarına kadar sürükleyerek yerde yatan yaşlı adamın başında beklediler. Bir otomobil bu durumu görünce yolun kenarına yaklaşarak durdu. İçinden orta yaşlarda bir kadın, oradan geçmekte olan bir gençten yardım isteyerek, yaşlı adamı, koltuklarından tutup otomobilin arka koltuğuna uzatıverdiler. Yaşlı adam hastaneye götürülmüştü anlaşılan.. Adamcağız bir iyilik yapmıştı. Yaralı, belki de ölecek olan ve acısından inleyen bir hayvanı kurtarmış ve tedavisini üstlenmişti. Yaşlı adam hayatı boyunca yaptığı iyilikleri zaten hiç hesap etmezdi. Çünkü inancı gereği, hiçbir beklentisi yoktu. Yaşlı adamın ne beklentisi olabilirdi ki!.. Onun vicdanı müsterihti. Yapılan iyiliğin bir karşılığı beklenmemeliydi. Bilsek de bilmesek de yapılan iyiliğin bu dünyada mutlaka bir karşılığı değil, binlerce değerde bir karşılığı vardı.

Profösör

3 Kasım 2012 Cumartesi

Pinokyo Bebek



Genç adam ömründe bir kez olsun, burnunun büyüyeceği kadar yalan söylemeyi hiçbir zaman becerememişti. O aslında doğrucu davut denilen yapıdaki insanlardan biri gibiydi. Yalan söylemeyi hiç sevmiyor, yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağını da çok iyi biliyordu. Fakat her yerde ve her zaman doğruyu söylemenin de iyi olmadığını düşünüyordu. Mutlaka doğruyu söylerken, bazen de bildiğini söylemek yerine tam aksini söylemenin ve gerektiğinde susmanın da gerekli olduğuna inanıyordu.. Genç adam henüz yeni evliydi. Gecekondu denebilecek küçük bir evde karısı ve bir çocuğuyla kıt kanaat yaşayarak geçinip gidiyorlardı.. Bir gün çocuğu hastalandığında günlerce o hastaneden bu hastaneye koşuşturmaktan işinden de olmuştu. İçinde bulunduğu sıkıntılı durumu kimseyle paylaşamadı. Yaşadıkları bir zor durumdu; köyde yaşayan fakir, yaşlı annesi ve babasının da durumları kendilerinden daha kötüydü.

Bir gün memleketten annesi kendisini telefonla aradığında, "Nasılsınız oğlum, gelinim, torunum nasıllar? Hiç de bizi aradığınız yok.. Meraktan çatladık burada babanla" dedi. Henüz otuzbeşinde olan, fakat saçlarına aklar düşmüş bu adamın ağzından sadece kısa ve öz olarak "İyiyiz anneciğim" cümlesi dökülse de, cümlenin devamını getiremedi. Belki "Anne siz nasılsınız? diye bir soruyla annesine karşılık verebilirdi, ama o cümleyi söylemeye ne gücü ne de takatı vardı. Çünkü genç adam bitkin ve perişandı. Nedense o anda anneciğinin yüreğine yakıcı bir kor ateş düşüverdi. Telefonun öbür ucundan bulunan yaşlı anne ağlamaklı bir sesle oğluna "Yalan söylüyorsun" dedi. Yalanlardan uzak yetiştirdiği ve kendisine doğrulukta çok güvendiği oğluna, annesi ilk kez inanmamıştı. "Ana yüreği bu!." derler ya; ne olduğunu bir türlü kestiremediği bir felaketin olabileceğini sezinleyiverdi. Yaşlı anne "Neler oluyor oğlum orada?" der demez, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Genç adam; hasta çocuğunun başında oturan, yavrusunun yüzüne ısrarla konmak isteyen arsız sinekleri kovalamak için, beyaz yaşmak sallayan karısına telefona gelmesini istedi. Böylece karısının bu sıkıntılı durumu idare etmesini eliyle ve kaş gözüyle işaret ederek hasta çocuğunun yanına ilişiverdi. Artık bir kez yalan söylemişti. O an bilinçsizce, ilk kez de olsa, doğruyu söylememesi gerekiyordu. Doğruyu söylese anne ve babası ne yapabilirdi ki!.. Ellerinden bir şey gelmezdi üzülmekten başka.. Genç adamın henüz teşhisi konamamış bir hasta çocuğu olduğu gibi, çalıştığı işinden de olmuş, parasız pulsuz ve çaresiz bir durumda olduklarını annesine bir türlü söyleyemedi.. Çünkü yaşlı annesini ve babasını üzmek istemiyordu.

Hasta çocuğunun yastık ucunda bulunan, annesinin bezden yaptığı bir oyuncak bebek duruyordu. Sanki bu bebek; tıpkı bu genç adamın annesinin, küçüklüğünde oynaması için, kendisine yaptığı kırmızı beyaz, burnu yalan söylemekten uzamış bir pinokyo bez bebeğinin tıpa tıp, bir benzeriydi. Genç adam hasta çocuğunun başucundaki pinokyo bebeğe, utangaç, fakat üzüntüsünü bir ifade eden bir cümleyle "Yalan söylememeliydim"dedi. Fakat doğruların da, her zaman ve heryerde söylenmemesi gerektiğini düşünerek, gayri ihtiyari elini burnuna götürerek "Şükürler olsun" dedi. Çünkü burnu uzamamıştı. Az önceki üzüntülü yüz halinin yerine, genç adamın yüzüne garip bir tebessüm beliriverdi.

Yazı ve Çizgi: Profösör

1 Haziran 2012 Cuma

Bir Duygu Paylaşımı

Fesleğenler, sardunyalar, kekikler, ortancalar, akşam sabah çiçekleri ve güllerin birbirine geçtiği küçük bir Ege kasabasının avlusundaki taş merdivenin basamağına oturmuş, rengarenk çiçeklerin görsel şölenine şahit oluyorum. Yine birbirine karışmış çiçek kokularını derin derin içime çekiyorum. Güvercinlerin gökyüzünde takla atarak, pike yaptığı bir gösteriden sonraki halini, kendilerine ait bir lisanla birbirlerine olan sevgiyi nasıl gösterdiklerini izliyorum. Burası rahmetli olan benim de çocukluğumun geçtiği halamın evi.. Burası çocukluğumun silinmeyen anılarını taşıyan, taşlıklı bir avlulu ev.. Burası düş bahçesi gibi bir yer.. Burası avlu duvarlarının üzerinde bulunan, yaz güneşinde kurusun diye bırakılmış bakır kapların içindeki domates ve kırmızı biber salçalarının ortalığa yaydığı leziz salça kokularının avluda bulunan çiçek kokularıyla buluşup, karıştığı egzotik bir yer.. Burası akşam saatlerinde demli çayların içildiği ve keyifli sohbetlerin yapıldığı bir yer.. Sıcak dostlukların kurulduğu, insanın kendisini çok özel hissedebildiği bulunması çok nadir olan bir yer..

Burada sabahleyin güneş üzerimize doğmadan kalkarız. Sonra avlu musluk suyu ile sulanır. Taşlık yıkanır. Bir taraftan penceresi açık mutfaktan mavi renkli, sırçalı, nostaljik çinko demliğin emziğinden çıkan dumanla, çayın dayanılmaz enfes kokusu bir an avludaki çiçeklerin çıkardığı kokuyu dahi bastırabilecek kadar gücünü bize hissettirir. Bu kahvaltı hazırlığı yapılıyor anlamına gelen bir müjdedir.. Ege'nin organik, sızma zeytinyağı, kokulu, kırmızı domatesler, acurlar, biberler, nefis köy tereyağı ve çamur peyniri yanında, karadut marmelatı ile kahvaltı sofrası bizi bekliyordur artık. Oysa biz kahvaltıyı beklemekteyiz.. Tadından ve lezzetinden kesin emin olduğumuz, yiyecek ve içeceklerin kokularından lezzetlerinin tarif edilemez olduğunu anlayarak, kahvaltı keyfinin mükemmel geçeceğini idrak ediyoruz. Hep birlikte, çoluk çocuk kahvaltıya oturuyoruz. Sanki kahvaltıdan hiç kalkmayacakmışız gibiyiz. Bazılarımız besmelemizi açıktan söyleyerek kahvaltıya başlıyor. Gözümüz bu manzaraya doysa da gönlümüz doymuyor; yedikçe yiyoruz. Çaylar peş peşe bardaklara konuyor. Bir yandan kahvaltı başında keyifli sohbetler sürüyor. Sohbet devam ederken birbirimizle bakışıyor, birbirimize tebessüm ediyoruz.

İşte böyle bir yerde, böyle bir evde, böyle bir sabah kahvaltısını o kadar özledim ki, sanki kimliğim, kişiliğim ve masumiyetimi bir arada görebileceğim bir iklimi özlüyorum. Bir yaz günü sabahında bu fani ömürden bir anlık, bir nefesi dostlarımla ve sevdiklerimle paylaşmak istiyorum. Bir karınca yuvasını düşünün. Avlunun tam ortasında, gül ağacının dibinden sağa ve sola, ucunun nereye kadar varacağı belli olmayan uzunlukta iki ana kol yol oluşturmuş, yüz binlerce karınca ordusunun kararlılıkla yuvalarına yiyecek taşıdığını görürsünüz. Öyle büyük bir karınca ordusu ki sanki dünyayı sağlı sollu doğudan batıya, güneyden kuzeye, fethe giden neferler gibidir. 

Bu yerdeki karınca yuvasına ekmek kırıntıları koymak, karıncalara yiyecek vermek isterim. Böylece onlarla bir duygu paylaşımı içinde olmak isterim. Hatta onlar gibi ben de karınca olmak isterim. "Karıncanın kardeşi vardır" derler ya, bir karınca ordusu kadar kardeşlerimin olmasını isterim. Çünkü karıncaların birbiriyle hem fikir hem de duygu paylaşımı olarak nasıl bir ahenk içinde yaşadıklarını, çalıştıklarını ve paylaşım içinde olduklarını biliyorum. Hep birlikte Allah'ın ipine sarıldıklarını, hep birlikte tek bir yürek olup da, birbirleri için yüreklerinin gümbür gümbür attığını biliyorum. Bir karınca yuvasında, yüz binlerce karıncayla birlikte kardeş olup yaşadığımı anlamak istiyorum. Onlarla birlikte çalışıp, onlarla birlikte kazanıp, onlarla birlikte yemek, içmek, aynı kaderi paylaşmak istiyorum.

Profösör
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...