İzleyiciler

düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2012 Pazartesi

Bir Elma İki Şak Olursa


Bir kırmızı elma değil miydi Adem'i baştan çıkartan. Yasak meyveden bir ısırık almak  değil miydi Adem'i cennetten kovdurtan. Deveyi hendekten atlatan bir tutam ot gibi, bir kuru yaprağı uçurumun kenarına iten bir rüzgar gibi, iradesiz adım atmanın bedeli değil miydi dünyaya gelmek.. Bir bebeğin nedensiz ağlaması kadar masum değil miydi duygularımız. Aşkın meyvesi değil miydi çocuklarımız. Kaç kere yemin ettik; hesaplı, kitaplı düşüncelerimize yenildik. Bir düşünce ki, düşünceler içndeki düşünceye düşüverirsin. Bir duygu ki binbir dehliz içinde, bir kurtuluş reçetesiyle çıkıverirsin. 

Kırmızı bir elmayı iki şak ediyorsak eğer, yarısı sana, yarısı bana diyorsak eğer, bir kıssadan bin hisse alıyorsak eğer, şanslıyız demektir.

Profösör

23 Kasım 2012 Cuma

Düşünceden Düşünceye Geçiş


Genellikle insanoğlu en değerli ve kendisi için hayati saydığı, sevdiği varlığını kaybettiği zaman, kendini kaybedebilecek derecede sarsılarak, yüreğinde derin bir üzüntüyü yaşıyor. Sevdiğimiz ve çok değer verdiğimiz bir şeyi kaybettiğimizde, eften püften bütün ıstırapları, üzüntüleri geride bırakıp, sadece bu ıstırapla kıvranıyoruz. Sadece doğal olarak çektiğimiz bu acıya odaklanıyoruz. Bu durumda canımız öyle yanıyor ki, fiziken bir tarafımıza bir şey olsa, onun acısını bile hissetmeyecek kadar yitirdiğimiz varlık için yüreğimiz yanıyor. Belki de hayatımızın en büyük acısını böylece imtihan vererek yaşıyoruz. Yaşamanın bile artık bundan sonra bir anlamı kalmıyor. Nefes alamıyor, boğulup kalıyoruz. Belki de ölüp ölüp diriliyor, kendimizden geçiyor, ayılıp bayılıyoruz. Ancak canımız acıyan yerimizdir. Acıyan yerimiz de yüreğimizdir. Bütün acıları yüreğimizde toplar, bütün hücrelerimizle bu tarifsiz acıyı varlığımızda yaşarız. Başımıza gelenin bir kader olduğunu, bizim elimizde olsa da, olmasa da, olanların olması gerektiğini belki de düşünemiyoruz. İnancımız ne kadar güçlü olsa da, acziyet içine düşebiliyor, felaketlere, olumsuzluklara karşı metanet gösteremiyoruz. Oysa bu bizim yaşamamız gereken kaderimizdir demeliyiz. Olan olmuştur, olanlar geride kalmıştır, şimdi yolumuza devam diyerek, Hüda'ya teslim olup, bir türlü teskin olamıyoruz.

Çocuğu hiç olmayan, annelik ateşiyle yanıp tutuşan bir kadın, hayatında bir eksiklik duyarak, bir çocuğum olsun ve annelik mertebesine kavuşayım ister.. Bu isteği yaratılıştan olduğu için aynı zamanda da anneliği, kadınlığın bir gereği olarak da bunu gönülden ister. O sadece yeter ki bir evladım olsun der. O öle bir hal alır ki; herşeyi unutur, bir hırs haline bile dönüşebilir. Fikir nedir, zikir nedir, şükür nedir bilinmez. Yine de Allah, yılmadan hastane hastane koşturan ve tıbbi destekler alan bu kulunun arzusunu yerine getirmek için, gösterdiği gayretten dolayı ona nur topu gibi bir evlat verir. Ona annelik şerefini lütfeder. O kulunu sevince boğar, onu mutlu eder. Ne yazık ki; anneliğin hikmeti nedir, ne olmalıdır, annelik duygusu kadına neler kazandırır; bunun hikmeti düşünülmez. Allah bir evlat için yanıp kavrulan bu kadına acır da, ona bir evlat verir, onu sevindirir ama kadın bu sevincini sadece hastane ve tıbbi destek almasına bağlar. Oysa ona çocuk lütfeden, yoktan var eden Allah'tır. Allah bir tarafta dursun, kadın kendi doğurduğu çocuğuna tapacak kadar sever. Çocuğunu hayatının merkezi sayıp, onun dışında hiçbir şeyi gözü görmez. Evlat onun için hayatının tek anlamıdır. Sadece kendi çocuğu vardır. Hayatıyla ilgili bütün plan ve programlar onun üzerine kuruludur. Elbette bizi geleceğe taşıyan ve neslimizi devam ettiren yegane değer çocuklarımızdır ama; çocuklarımızdan da önce bizi yaratan, bizi rızıklandıran, bizi terbiye eden bir Allah vardır.

Hayatımızda herşey yolunda gitmekte birlikte, hiç beklemediğimiz bir olayla herşeyimizi bir anda kaybedebiliriz. O çok sevdiğimiz; canım ciğerim dediğimiz çocuğumuzu elim bir felakette, ya da bir kazada aniden yitirebiliriz.  Öyle bir acı yaşarız ki; bu acıyı hiç bir şey dindiremez. Hayatımızdaki yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz eften püften, sorunlar, olumsuzluklar, bunlardan doğan sıkıntılar ve üzüntüleri anında unutur, evlat acısından başka hiçbir acıyı ruhumuzda içselleştiremeyiz. Herkesin şikayet ettiği incir çekirdeğini bile doldurmayan şeylere boşu boşuna üzülürüz de, oysa elimizdeki bulunan değerlere sahip çıkıp da, şükretmesini ve kanaat getirmesini bir türlü öğrenemeyiz. Ufak tefek sıkıntılar ve mihnetler karşısında sabredemeyiz. Her sene meyve verip de, bakımsızlıktan ve ilgisizlikten bize küsüp, bir defacık bize meyve vermeyen ağaca kızarak, yaşayan bir ağacı kesilmeye mahkum ederiz. Fikirsiz, zikirsiz, şükürsüz elde edilen ve kolayca sahip olduğumuz değerlerin, yeri ve zamanı geldiğinde kolayca elimizden kayabileceğini göremeyiz. En büyük sınavı da, bize lütfedilen değerlerle veririz. En sonunda anlarız ki; başımıza gelen bir musibet bize bin nasihattan, daha da etkilidir. Bu sefer kendimizi ve inanç değerlerimizi artık sorgulamadan edemeyiz. Fikir nedir, zikir nedir, şükür nedir, en sonunda öğrenir ruhumuzda bütün değerleri içselleştiririz. İnsanoğlu için lütfedilen değerler varsa, onları yitirmek de vardır. Doğmak varsa, ölmek. Sağlık varsa hastalık, zenginlik varsa, fakirlik de vardır. Huzur, mutluluk, sevinç ve coşku varsa; acı, ıstırap, matem ve hüzün de vardır. Beterin beteri olmakla birlikte, her işte bir hayır vardır. Aldığımız bir nefesin değerini bilmek bile, beşere köle olmaktan kurtulup, sadece Allah'a kul olmak vardır.

Profösör

14 Eylül 2012 Cuma

Bir Düşünce Derinliği


Bu evren, bu dünya, bu ülke, bu şehir, bu yaşadığımız hayat asla ben merkezli değildir. Sadece insanlar için fıtrattan tanınan inanç, akıl, düşünce, duygu, bütün yetenek ve becerileri, kesinlikle ben merkezli düşünemeyiz. Bütün bu nimetler Allah'ın bize verdiği, bizim de doğru yolda kullanmamızı öğütlediği bizler için birer lütuftur. Nice ukalalar, nice mütefekkirler, nice sevgi, şefkat ve merhamet sahiplerinin bu duygu ve yetenekleri ancak kendisine cüzi olarak verilen irade ve insiyatif kadar kullanabilmektedir. Yaratılanların başında İnsanlar olarak kendi aralarında, duygu ve düşünce sahiplerinin birbirinden farklı görüşleri ve yaşantıları olduğu gibi, yetenek bakımından birbirinden üstün ahlaki yanları da vardır. Önemli olan kişinin insani olgunlukta züht ve takva sahibi olabilmesidir. Bunun yanında bazı yetenekleri yaratılan hayvanlar için de düşünebiliriz. Bir afrika pumasının şimşek gibi bir ışık hızında koştuğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda da bir yırtıcı hayvanın önünden kaçarak kurtulabilmesi için afrikada yaşayan bir zencinin de, dünya olimpiyatlarında diğer koşucu sporculara fark atması da manidardır. Her yeteneğin bir üstününün var olabileceği, "Çivi çiviyi söker" sözünden hareket etsek de etmesek de, ancak bir Yaratanımızın sonsuz güce sahip olduğunu biliriz ve fıtraten de bunu özümüzde içselleştirmişizdir.

Bu dünyada, yaşadığımız, yaşamakta olduğumuz ve yaşayacağımız her fiil, her olgu, bütün yaratılanların rabbi, haliki ve razıkı olan Allah'la izah edilebilir. Çünkü hepimiz O'ndan geldik, yine O'na gideceğiz. Bu hakikatle, bu dünyaya geliş ile bu dünyadan gidiş arasındaki çizgideki ömrümüzü hep birlikte bu dünya hayatı içinde paylaşıyoruz. İnsan Kuran'ın davetine icabet ettikçe, imanıyla, ameliyle, irfanıyla, kulluğun bir değer ifade edeceğini söyleyebiliriz. Kur'an Allah'ın kitabı olarak herşeyi ayan beyan açıklamıştır. Bütün kainat ancak Allah'ın nuruyla şekillenir ve hayat bulur. Kur'an bütün ilimleri içine alır. Bu yönden de İslami ilimler ve Kuran ilimleri gibi tasnif ancak, Kuran'ın anlaşılmasında usül, erkan ve bir disiplin getirmesidir. Oysa bir doktorun, bir sosyoloğun, bir mühendisin, bir öğretmenin, bir gazetecinin, daha sayamadığımız bütün meslek erbabının, işini başarıyla ve mükemmelen yapabilmesi için, Kuran kültüründen haberdar olması gerekir. Tek başına öğretmenliğin, doktorluğun müsbet ilimlerle izahı yapılsa da, bu ayrımın ötesinde, özellikle insanın sosyo, psiko biyolojik bir varlık olduğunu unutmamalıdır. Kuran'ı kerim hayatın ta kendisidir. Onu sadece başımızın ağrıdığında bir aspirin gibi, başımızın ağrısını geçirecek bitki özlerinden yapılmış mürekkep bir ilaç olarak göremeyiz. Başı ağrıyan kişi, baş ağrısının geçmesi için gripin kullanabilir. Bu bir tedavi şeklidir. Ama şifa kesinlikle Allah'tandır. Bir ilacı "Besmele"yle kullanmak ve Allah'a şükür etmek, sıhhat ve afiyetler dilemek zaten kültürümüzün içinde yer alır.

Bize düşen; iman edip de, sâlih ameller işleyenler zümresi içinde yer almaktır.. Bize düşen; birbirlerine hakkı tavsiye edenlerden olmaktır.. Ayrıca birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden olmalıyız ki; hüsranda olan insanlardan olmayalım. "Cumanız mübarek olsun"

Profösör
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...