İzleyiciler

güven etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güven etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2014 Çarşamba

Nasıl Marka Olunur; Nasıl Korunur.





Marka demek; tek kelimeyle itibar demektir. İtibar bir ürünün kalite standartlarıyla üretilmesi, bir hizmetin insanlık idealinde hakkıyla  yerine getirilmesidir. Günümüzde marka olgusu oluşturmak;  kişi, kurum ve kuruluşların yanısıra, ürün ve hizmet satınalan müşterilerin nezdinde her anlamda sarsılmaz bir güven oluşturmaktır. O halde ne iş yaparsak yapalım, nasıl bir hizmet içinde bulunursak bulunalım, önce o işi yapmada ehliyet ve liyakat sahibi olmalıyız. Hem işi iyi bilmeli hem de, doğru dürüst ve insanlığın hizmetinde kendimizi adamalıyız.

Marka olmak için yaygın olmak gerekmiyor

Atadan ve babadan miras olarak geçen, nice hizmetler yapılırken titizlik gössteriliyorsa
toplum tarafından da itibar gösteriliyor demektir. Kurukahveci Mehmed Efendi ve Mahdumlarının verdiği hizmet yıllarca takdir görmektedir. Bir ürünün ve bir hizmetin marka olması için  yaygın bayi ağının  olması gerekmiyor. Bayilerinin çokluğu onun gerçek bir marka olduğunu göstermiyor. Gerçek bir marka ürünleri ve hizmetinde kalite standartlarını aşan, bunun ötesinde de kendine özgü nitelikleri bulunan, diğer ürün ve hizmetlerden farklılıkları olan, ayrıca müşterilerin gönüllerinde taht kuran markadır. Marka sadece kalitesiyle müşterilerinin gönlünde yer etmiyor, aynı zamanda bilinirliği ile hafızamarda da yerini buluyor. Ürünün kendisine ulaşılamasa bile, ürünün en iyisi filanca markadır deniyor. Bazı ürünler üretim kapasitesi nedeniyle sadece yettiği yere kadar dağıtımı yapılmakla yetiniliyor. Bir anlamda buna halk ağzıyla tadımlık da diyebiliriz.

Marka yapılmaz, marka olunur

Bir ürün, bir hizmet marka yapılmaz. Marka kendilğinden oluşur. Çünkü ürünün en iyisini imal etmek, hizmetin hakkıyla yerine getirilmesi bir insanlımk mefkuresi gibi düşünülürse, o zaman her işin hakkı veriliyor demektir. Daha da ötesi, bir ürünü imal ederken, bir hizmeti yürütürken, bütün çalışanların hakkının verilmesi, onlara adil davranılması, çalışanların çalıştığı yerde mutlu olması esası da vardır. Bir firma asla hak yememeli ve hak yedirtmemelidir. Bir firma bütün çalışanları, tedarikçileri, bayileri ve müşterileriyle büyük bir aileyi temsil etmiş olmalıdır. İşte o zaman marka marka olur. İşte o zaman marka sevilir baştacı edilir. İşte o zaman böyle markaya sadakat duyulur. Böyle bir arka gelişir, büyür, güçlenir ve doğal olarak diğer markalar arasındaki hak ettiği yerini alır.

Marka marka bilinciyle korunur

Asıl mesele marka olmak olsa  da, markayı korumak, marka olmakdan da daha önemlidir.  Hele üretilen ürünün ve verilen hizmetlerin hedef kitlesi kadın dünyasıyla birebir ilgiliyse eğer, hem marka olmada, hem de markayı korumada ayrıca bir uzmanlık gerektirir. Ürünlerin ve verilen hizmetin efsunlayıcı bir cabzibesi olması gerekir. Ürünlerin sağlam, sağlıklı, kaliteli oluşunun yanısıra, özgün olması, orjinal olması, teklid edilememesi, reklamlarının abartıdan uzak olarak, doğal seyrinde verilmesi, satış ve satış sonrası hizmetlerin kurumsal bilinçle yerine getirilmesi şarttır. Ancak böyle marka olunur ve ancak böyle marka korunmuş olur.

Profösör

15 Kasım 2012 Perşembe

Gökyüzü Karardığında

Her zaman insan sütliman olmaz. Her zaman duygular, düşünceler yerine oturmaz. Her zaman kurduğumuz hayaller gerçekleşmez. Bazen korkutucu bir sessizlik ve yalnızlık içinde kendimizi buluveririz. Sanki içinden çıkılmaz karmaşık bir bulmacanın kareleri içinde sıkışıp kalıveririz. Bu ruh halimizi anlatacak, kelimeler yetmez, harfler yetişmez bize. İşte fırtına öncesi sessizlik buna denir. Bazen nedensiz güleriz kendi kendimize. Güleriz ve kahkahalar atarak bu garip halimizi kendimiz de anlayamayız. Bir felaket gelecek ama bilemeyiz. Belki de çok gülmenin, haddi aşmanın cezasını şimdiden çekeriz. Belki de kendi bencilliğimizle kendi içimizde ölürüz.

Akşamdan sakin, bir yaprak bile kımıldamayan gecenin lacivertinde, yıldızların parlayışı bile endişe verebilir bize. Belki de gökteki dolunayın etrafındaki ışıklı daire bir sıkıntıyı haber veriyordur geceden bize. Sanki böyle bir sükunet gecesinden, tam tersi, asimetrik duygularla kalkacağız sabaha. Nitekim bir uğultu başlamıştır kulakları uğuldatan. Ağaçların dalları bükülmüştür hoyratça esen rüzgardan. Dolunay kendisini saklamış, yıldızlar sönmüş, sabahın alaca karanlığında tufan başlamıştır. Öyle bir rüzgar esmektedir ki, yer yerinden oynamaktadır. Sahiller dev dalgalarla vurulmaktadır. İşte o zaman ruh halinle dalgaların uç noktasındasın. Herşey senin için olumsuzdur hayatında. Böyle bir ruh halinden kurtulmak için, tutunacak ne bir dalın, ne de seni dev dalgalardan sahile çıkartacak bir can simidin bile yoktur aslında..

Hepimiz sahil ve selamet ararız bu dünyada. Hepimiz huzur ve mutluluk peşinden koşarız ömrü hayatımızda. Hepimiz gelgitler yaşarız, duygularımızda, düşüncelerimizde.. Hayatımızın bir fırtına öncesi vardır ki; tedbiri bırakmayız ne de olsa. Hazırlıklı olmalıyız; olabilecek afetlere, yaşanabilecek felaketlere. Aslında bir tek gerçek vardır inancımızda, Allah her zaman yanımızda. O inanç ki; umut dolu ve o inanç ki, olumsuzlukların, afetlerin, felaketlerin panzehiridir. O inanç ki; umudumuzun, hayallerimizin gerçekleştirdiği bir tecelligahtır. O inanç ki sevdiğimizin ve sevildiğimizin mutluluğudur. O inanç ki; şefkat ve merhametle korunduğumuzun huzurudur. Yeniden ruhumuza ışıl ışıl parlayan bir güneş doğar. Yeniden bizi ışıtan ve ısındıran bir güneş doğar. Kara bulutlar bir bir dağılır da, tan yeri masum ve mahcup bir çocuğun utangaçlığında pembeleşerek kızarır. Sahil sakin ve bir göl sessizliği kadar durgundur. Sadece dev dalgaların ve fırtınaların sesi yerine denizdeki martıların sevinç çığlıkları kulaklarımızda çınlamaktadır. Yaşamak ne güzel deriz.. Yeniden içimiz içimize sığmüzde, varlığımızda bir duygu ve bir düşünce olarak bizii ayakta tutmaya yeter de artar bile.

Profösör
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...