İzleyiciler

31 Aralık 2012 Pazartesi

Ben Bir Kurbağayım !..




Bir arkadaşımla iş görüşmesinden sonra yol ayrımına geldiğimizde, selamlaşıp, herkes yoluna devam edecek iken, birden bire arkadaşım dönüp bana "Kurbağa gibi arkamdan bakıyorsun" demez mi!. Kurbağalar nasıl bakar bilmem ama, kurbağaların gözlerinin pırtlak olduğunu bilirim ben. Fakat kurbağalar baktıklarında ne hisseder, ne hissettirir, ancak bu sözü bana söyleyen arkadaşım bilebilir. Belki de bu konuda onun, bizim bilemediğimiz yaşanmışlığı ve birikimleri vardır. Arkasından bu sözün üzerine ayrıntılı olarak düşünmeye başladım. İçi lifllonlu, kışlık, kısa, yeşil bir montum var benim. İçine sadece gömlek giysen bile, üstüne de montu çeksen sıcak tutar insanı, içi hamam gibidir. Kardan kıştan, soğuktan korur insanı. Ben kilo aldıkça, göbeğim çıktıkça, sanki boyumun kısaldığını hissederim. Belki bu halimle su birikintilerinde vıraklayan bir kurbağaya kendimi benzetirim hemen. Bazen kendi kendime dalga geçer, şimşek yağmur isterim. Gölde, suda yüzerim. Pırtlak gözlerimle sağı solu süzerim. Belki de mizah yeteneğim beni terk etmemiştir eskisi gibi, yeni yılda da yazar, çizerim. Bu kurbağa gibi maskot halimle, beni izleyenleri güler, gülümsetirim. 

Yine o günün gecesinde, uykumun derinliklerinde ne rüyalar gördüm ben, ne rüyalar.. Anlatamam. Bu sefer kurbağanın kralıymışım ben. Anlayın artık, bir şaşaa, bir debdebe, âlemlere kaymışım ben. Madem ki kralım; başımda taç olmalı değil mi? Ama başımda bir taç değil de, upuzun bir sarık dolanırmış. Öyle bir sarık ki; dolandıkça dolanıyor, koskoca Kanuni Sultan Süleyman oluyormuşum. Demek ki; kurbağaların ne kralı, ne hükümdarı, ne şahı değil; esasında ben kurbağaların padişahı oluyormuşum. 

Binbir heyecan ve telaşla uyanıyorum ki; ben yine aynı benim. Rüya aleminde başı sarıklı, kurbağaların padişahıydım ya!. Ama uyanınca üzülüyorum. Çünkü ben sıradan bir insan olduğumu düşünüyorum.. Sadece kurbağa gibi bakan bir beni ademim ben. Öyle de olsa, içime bir kurt düşüyor, lavaboya koşuyorum. Alelacele hemen aynaya bakıyorum; "Aman Allah'ım!.." bir de ne göreyim; bir insan iken ben, insandan yemyeşil bir kurbağa dönüşüvermişim hemen!..

Profösör

25 Aralık 2012 Salı

Öhhö.. Öhhö.. Öööhhhhhhööööööööööö!..


Öhhö.. Öhhö.. Öööhhhhhhööööööööööö!.. Affedersiniz; Bu bir kuru öksürük.. Öksürdükçe peşi peşine öksürürsünüz. Sanki ciğerleriniz yerinden sökülür gibi olur. Öksürdükçe de öksürme isteğiniz daha da artar, daha da ilerler. Boğuluncaya kadar öksürük sürer gider. Bu meret öksürüğe her insan, hayatında mutlaka bir kaç kez yakalanmıştır. Nedense doktora gitmek istemezsiniz. Oysa doktorun vereceği hap ve şuruplarla rahat edeceğiniz kesin olmakla birlikte, belki de doktora gitmeden evde bu rahatsızlığı keyif yaparak atlatmak istersiniz. Üşütmüşsünüzdür. Göğüsleriniz acır, sanki cam kırıkları batıyor; rahat nefes almakta güçlük çekiyorsunuzdur. Sırtınızdan sanki bıçak saplanmıştır; sırt kaslarınız kaskatı kesilmiş, tutulmuşunuzdur.

Öhhö.. Öhhö.. Öööhhhhhhööööööööööö!.. Aynı zamanda bu meret öksürük balgam da çıkarttırır. İkide bir lavaboya giderek burnunuzu, genzinizi ve boğazınızı temizleseniz de, yatağınıza döner dönmez tekrar balgamdan rahatsızlık duyarsınız; gönlünüz kalkar öğürmeye, böğürmeye başlarsınız. Demek ki; kötü bir üşütme sonucu çekilmez bir insan ve asabi olmuşsunuzdur. Ocakta bir demlik nane limon kaynar, ya da sıcak sıcak bol limonlu ıhlamur veya ada çayı içersiniz. Bu arada arkalarınıza kupa yakılsın, itinayla kupa çekilsin istersiniz. Arkasından zeytinyağı ve ispirto ile masaj yapılıp, vücudun iyice ovulsun istersin. Velhasıl her hasta olan insan gibi, baştanbaşa ilgi ister, alaka ister, sevgi, şefkat istersiniz. Sonra da bütün bu seanslar biter bitmez, terleyip, vücuttan toksinlerin atılması, dim dik ayağa kalmak için, bir güzel yorganı başınızdan yukarıya çeker yatağa gömülürsünüz.

Öhhö.. Öhhö.. Öööhhhhhhööööööööööö!.. Aslında bu insafsız öksürükten kurtulmanın bir çok yolu ve metodu vardır. Ya doktora gider, ilaç alır kullanırsınız, ya da evde geleneklerden gelen tedavi şekillerini uygulanması için etraftan özel ilgi ve alaka beklersiniz. Dikkatsizlikten, geçer diye nemelazımlıktan dolayı üşütmüş olsanız da, eninde sonunda bir şekilde iyileşip, eski sağlığına kavuşursunuz. Ama öyle rahatsızlıklar vardır ki; bundan kurtulmanız asla mümkün değildir. Debelendikçe debelenirsiniz; battıkça da batarsınız. İnanç ve umudunu yitirmemek kaydıyla her ne derde düştüyseniz, her ne zaafınız varsa, her ne musibete uğradıysanız, üşütmenin ve hasta olmanın belirtisi nasıl öksürükse eğer, buna rağmen nefes alabiliyorsanız, nefes almanın şükrü de hayata tutunmanızdır. Bütün bu dertlerden kurtuluşun sihirli formülü inanç ve umuttur. En zor anlarımızda, bütün duvarlar üzerimize üzerimize geldiği durumlarda, yalnızlığımızın içinde kaybolup, boğulduğumuzda bile yegane kurtuluş, Allah'a en yakin olmanızdır.

Profösör

22 Aralık 2012 Cumartesi

Kargaları Güldürmeyelim

Kuşların içinde karganın yeri çok ayrıdır. Hayvanlar içinde tilki ne kadar kurnaz ise, karga da o kadar akıllıdır diyebiliriz. Kargaları köyde, tarlada, bahçede görsek de şehirlerde de kargayı görmek çok mümkündür. Bazen apartman bahçesine gelir, serçelerle birlikte yiyecek ararlar. Ağaçlardan düşen meyvelerin çekirdeğine varana kadar, attığımız ekmek kırıntılarından da nasibini alıp giderler. Bir cevizi yükseklerden gagasından bırakarak, bahçedeki parke taşlarına bilinçli bir düşürme yapıp, kabuk içindeki nüveye ulaşmaya çalışırlar. Bu akıllıca eyleme cevizin kırılmasına kadar ısrar ederler.

"Şu yaptığını kargalar görse katıla katıla gülerler" sözü, akıllı ol demektir. Bir karga kadar bile aklın yok senin demektir. Kahvaltı etmeden sabah kalktığımızda eğer balkona çıkıp etrafa bir göz atmak istersek, kara kargalardan bir kaçını görebiliriz. Onlar sabah sabah bulduğu yiyeceklerin bir kısmını yaprakların altına saklamayı da bilir ki; başkaları yiyecek tanelerini toplamasın isterler. Daha sonra da ihtiyaç duydukça, sakladıkları yerlerden çekirdekleri alarak yuvalarına götürürler.

Kargalar inatçıdır da, yapacakları işler için plan program da yaparlar. Apartman balkonunda işine yarayacak dişine göre birşeyler görseler, hemen onu oradan almadan gitmezler. Önce bir gözetleme yaparak; sonra da, bir hamlede almak istediği şeyi gagasıyla alarak, süratli bir şekilde oradan uçarak uzaklaşırlar. Günlerden bir gün, üstümüzdeki komşu hırsızlardan korumak amacıyla bileziklerini siyah bir çorap içine koyduktan sonra, balkondaki dolabın üzerine koymuşlar. Bir karga da bunu farketmiş. Belki de uzaktan dikkatini çekmiş olabilir. Balkonda kimsenin olmadığı bir zamanda onu oradan alarak uzaklaşmak isterken, gagasıyla taşıdığı şeyin ağırlığından olacak ki, bahçeye düşürmüştü. Biz de balkonda kahvaltı yaparken olaya şahit olduk. Yere düşen bir objenin metalik hoş sesler çıkardığını işitince, iyice merakımız artmakla birlikte, bahçeye çıkıp gökten düşen bu nesnenin siyah bir çorap, içinde de, beş adet altın bileziğin olduğunu görünce, hayretlere düştük. Bu sahipsiz emanetin mutlaka bir sahibi olabileceğini düşünerek, emniyetli bir yere sakladık. Üstümüzdeki komşu bileziklerin yokluğunu ancak bir ay sonra farkettiğinde bileziklerinin kaybolduğunu, bütün apartman sakinlerine duyurur. Bilezikler çorabın içinde ve bizde emniyet içinde durmaktadır. Bu olay bir ders niteliğinde olup, hatırlandıkça da tebessüm ederiz. Bazen kıymetli eşyalarımızı akleder saklarız ama, bizden de akıllı kargalar bunu takip edip, bizim aklımızın önüne geçebilirler. Akıllı olalım. Aklımızı iyi kullanalım. Kargaları arkamızdan güldürmeyelim.

Profösör

19 Aralık 2012 Çarşamba

Köpeklerin Vicdan Muhasebesi


Akşam karanlığında bir adam, iş yerinden bir elinde çantası, diğer elinde kedi ve köpeğine çarşıdan aldığı ve içinde hayvan maması bulunan bir poşetle evine dönerken, kentin gürültüsünden, kirliliğinden, yorgunluğundan kaçarcasına adımlarını hızlı hızlı atarak, onu sarıp sarmalayacak, huzur ve mutluluk bulduğu sıcak yuvasına bir an önce kavuşmak istemektedir. Onu eşi ve iki çocuğuyla birlikte evin diğer iki üyesi karabaş ve tekir de, bu adamın gelişini sabırsızca ve heyecanla beklemektedirler. Ne var ki; hiç bir zaman, nedense bir türlü lambaları yanmayan bir alt geçitten geçmek üzereyken karşısına üç serseri çıkar. Serseriler sırıtarak ve dişlerini göstererek adamcağıza saldırıp, elindeki çantayı almak isterken, bir boğuşma yaşanır. Adamcağız kendini korumak ister ama bir türlü bunu başaramaz. O tek başına mücadele ederken, karşı taraf üç kişidir. Adamcağız kendisini savunamaz, ancak "İmdaaat!" diye bağırsa da, yoldan geçen hiç bir insan dönüp de o yana bakmaz bile. Herkes yoluna devam eder. Demek ki burada adam bile öldürseler, kimse gıkını çıkartmayacak derecede insanlık ölmüştür. Herkes kendini düşünür ve gemisini kurtaran kaptandır. Birgün kendi başlarına da bu tür olayların gelebileceğini hiç düşünmezler. Böyle bir durumda da insani ve vicdani bir sorumluluk da duymazlar.

Hunharca saldıran üç kişinin karşısında adamcağız yere düşer düşmez, nereden geldiği bilinmeyen üç sokak köpeği, bütün gücüyle saldırganların üzerine atlar. Saldırganlar yere düşen adamı bile görmezler, üç köpek üç saldırganı yere yatırmış haklamaktadır. Bu saldırganlara yoldan geçen sorumsuz insanların vermesi gereken dersi, sokak köpekleri hiçbir karşılık beklemeden insanlık adına iyi bir ders vermişlerdir. Saldırganlar köpeklerden kurtulur kurtulmaz tabanları yağlayıp, arkasına bile bakmadan olay yerinden kaçmayı kendileri için bir kurtuluş saymışlardır. Saldırıya uğrayıp da, sokak köpekleri tarafından saldırganların elinden kurtulan adamcağız kendine geldiğinde, kaygısızca yoldan geçenler için bir ah çeker. "Bir köpek kadar insanlarda fikir yok, muhakeme yok, sorumluluk duygusu yok. Duygu yok. Vicdanın lügatlarda yeri bile yok." diyerek evdeki hayvanları için çarşıdan aldığı, torbasında bulunan mamaları "Kime niyet kime kısmet" deyip, sokak köpeklerine pay ederek, onlara teşekkür borcunu yerine getirir.

İnsanlar birbiri için var olduklarını acaba ne zaman öğrenecekler!. Oysa hayvanlar bile bunun farkında ve bunun bilincindedir. Amerika'da bir metroda adam kesseler kimsenin kılı kıpırdamamaktadır. Bu çağda insanın insana karşı sevgisi, şefkati ve merhameti artık kalmamıştır. Oysa okyanuslarda balinalar nedeni bilinmeyen bir doğa olayı karşısında, sahile vursa, bütün insanlık onların kurtulması, sıkıntılarının giderilmesi ve tekrar okyanusta hayat bulmaları için ayağa kalkmaktadır. Onlar için bütün dünyada seferberlik bile ilan edilmektedir. İnsanlık önce kendi varlığı, kendi onuru ve vicdanı için kendini hesaba çekmelidir. Çünkü hayvanlar kendilerine zarar verilmedikçe, insanlara hiç bir kötülüğü olmamaktadır. Onlar da insanın insana yaptığı kötülüğü bir türlü akıl erdirememektedir. İnsanlarda olmayan köpeklerin bu sorumluluk duygusu vicdanidir. Ancak bu bir vicdan muhasebesidir.

Profösör

11 Aralık 2012 Salı

Zıt Kutuplar


New York dünyanın şatafatına kapıldığı bir simülasyon merkezidir. Caddeler, gökdelenler, mağazalar, alışveriş merkezleri, dünyanın her bir yerinden, beyazından, zencisine, sarısından melezine kadar her ırktan, her anlayıştan bin bir çeşit insanın bir arada yaşadığı dev bir şehirdir. Bu şehirde mutluluk hiçbir megapolde görülmeyecek kadar imitasyondur. Bir taraftan Las Vegas gibi kumarın, barın, pavyonun ışıklı animasyonlar içinde kaybolanların bir eğlence kenti olmakla birlikte, New York'la dirsek teması halindedir. Hollywood gibi sanat erbabının, elit ve imtiyazlı sınıfların kurtlarını döktüğü, hayatım romandır dedirten filim sanayinin birer mezesi haline getirildiği kenti de eklersek, Amerika sanki bir rüyalar ülkesidir. 

Oysa zenginlerin, malikânelerinde som altından yapılmış tuvaletlerine kadar, varlıklarını sergilediği, imtiyazlı sınıfın sahte gülüş ve kahkahalarından nasıl birer kalpsiz canavar olduklarını anlayabilirsiniz. Son model şahsa özel imal edilen otomobiller içinde kurularak, caddedeki çöp konteynerinden, karnını doyurmak için yiyecek arayan bir sokak adamının düşkünlüğünü küçümseyici gözlerle süzerek baktığını daşahit olabilirsiniz. Amerika başlıbaşına  zıt kutupların ülkesidir. Bir tarafta depdepe ve zulüm sürerken bir tarafta, çerden çöpten yapılmış  barınaklar, mukavva kutular içinde geceleyen insanlar. Bir tarafta aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyen goril gibi göbekli ağzı purolu ayılar.. Bir tarafta sevgi, şefkat, merhamet görmemiş nice aç, sefil insanların oluşturduğu kalabalıklar.

Ataları afrikadan zorla getirilmiş bir zencinin, tekerlekli yapma bir çöp toplama çuvalını taşımakta olduğunu görürseniz eğer, mutlaka kulağında bir kulaklık bulabilirsiniz. Kölelik yaptıkları efendilerine protesto etmek için yakılan şarkılar dinlenmektedir. Cazın zenci ustaları cazı icra ederken, imtiyazlı sınıf dediğimiz efendiler, hiç utanmadan zencilerin bu müziğini de çalıp, kendileri için bir eğlence unsuru haline getirmişlerdir. Ne yazık ki dünyanın her yerinde bir iyiler bir de kötüler vardır. Bob çöp toplayan bir zencidir. Bir barakada yaşamaktadır. O beyaz bir kadına aşıktır. Beyaz kadın da bir başkasına aşıktır. Bob O'na bir türlü ulaşamamaktadır. Kendi içinde yanıp kavrulmaktadır. Kulağında da bir kulaklık, dudakları bir aşk şarkısını mırıldanmaktadır.

Profösör

10 Aralık 2012 Pazartesi

Bir Elma İki Şak Olursa


Bir kırmızı elma değil miydi Adem'i baştan çıkartan. Yasak meyveden bir ısırık almak  değil miydi Adem'i cennetten kovdurtan. Deveyi hendekten atlatan bir tutam ot gibi, bir kuru yaprağı uçurumun kenarına iten bir rüzgar gibi, iradesiz adım atmanın bedeli değil miydi dünyaya gelmek.. Bir bebeğin nedensiz ağlaması kadar masum değil miydi duygularımız. Aşkın meyvesi değil miydi çocuklarımız. Kaç kere yemin ettik; hesaplı, kitaplı düşüncelerimize yenildik. Bir düşünce ki, düşünceler içndeki düşünceye düşüverirsin. Bir duygu ki binbir dehliz içinde, bir kurtuluş reçetesiyle çıkıverirsin. 

Kırmızı bir elmayı iki şak ediyorsak eğer, yarısı sana, yarısı bana diyorsak eğer, bir kıssadan bin hisse alıyorsak eğer, şanslıyız demektir.

Profösör

6 Aralık 2012 Perşembe

Bir Damla Gözyaşı


Bir damla gözyaşı binlerce masum canın karşılığıdır. Binlerce masum canın akan kanı, bir masum kızın gözyaşıdır. İnsanlık sınav verecekse eğer, topuyla tüfeğiyle, tankıyla, uçağıyla değil, vicdanıyla olacaktır. İnsanlık kurtuluşa erecekse eğer, savaş füzeleri, atom bombalarıyla değil, yüreğinde atan sevgi, şefkat merhametle olacaktır. Eğer Filistin’de, Gazze'de bir kız çocuğu ağlıyorsa eğer; hiç kuşkunuz olmasın; o bir Leyla Halid'dir.

Profösör

30 Kasım 2012 Cuma

Kalbim duyar benim; Bağırmaya gerek yok



Viva Palestina!.. Viva Palestina!.. Viva Palestina!..


Filistin gerçeğin ta kendisidir. Kim ki; gözlerini gerçeğe yumar, yalancının ta kendisidir.

Eskiyen virgüllerin kuyruğu kesilerek nokta yapılabilir. Milli servettir virgüller atılmamalı..

Karnı tok kurbağa sevdiğine "vırakkklayarak" türkü yakar. Karnı aç yavrularına yiyecek arayan bir yarasa karanlıkta onu avlar.

Bir koyun uçuruma atlasa, arkasından kırk koyun hiç düşünmeden atlarlar ölüme.

Biz bütün arkadaşlarla birlikte, kadıköy sahilinde olacağız yarın akşam. Hem gök yüzü hem de deniz.. Yakamoz ise promosyon.

Eşitsizlik yerine adaletsizlik ya da hakkaniyetsizlik demek daha isabetli olabilir. Çünkü adaletin zıddı zulümdür.

Hatır sormak selamla başlar ki; selam aynı zamanda en büyük duadır.

Bir mum yanıyorsa eğer, ona fanus gerekirmiş meğer. Duygusallığı korumak lazım. Mantığı da unutmamak lazım.

Hakikat bütün kainatı içine alır. Fetih yakındır.

Hükümetler kavramı yerine iktidarlar desek daha çok doğru söylemiş oluruz.

İradee aynı zamanda vicdanla arkadaştır.

İslam; sevgi, şefkat, merhamettir.

Giden gider onların ölülerden farkı yoktur. Önemli olan kalan sağlardır.

En büyük yalan kendimize söylediğimiz yalandır. Zamanla bizi yarı yolda bırakabilir.

Kan bağından da öte dostluklar vardır hayatta.

Viva Palestina!.. Viva Palestina!.. Viva Palestina!..

Keşke tek başına ağlamak yerine, hep birlikte ağlaşmak olsaydı.

Seviyorsak eğer, Allah'ın rızasını kazanmak için sevmeliyiz. Hiç bir menfaat olmamalı..

Kim ki; hayvanlara eziyet eder; Allah onu sevmez, onu cehenneminde ezer.

Hakikatte bir bakış, bile taş taş üstünde komayabilir. Bir haykırış, suskunluklar getirebilir. Uğrunda bir nefes, son bulabilir.

Filistin gerçeğin ta kendisidir. Kim ki; gözlerini gerçeğe yumar, yalancının ta kendisidir.

Terket gamı, tasayı, matemi. Şeb-i yeldanın ne demek olduğunu bana sor. Çünkü onun dersini viren müderrislerdenim ben.

Bir kapı açılıyor oradan giriliyor. Sonra da kırk kapı birden açılıyor. Stres yapmaya gerek yok şimdiden.

Kimsenin ahını almayacaksın. Herşey tersine dönebilir.

Gençler hayalleriyle, ihtiyarlar hatıralarıyla yaşarlar.

Ayrılık vakti gerçek ölümdür. Belki de ayrılık vakti ölümden de beterdir.

Mutluysan umutlusun. Unutursan unutulursun..

Edebiyat parçalanmaz.. Kırılan kalpler parçalanır.

Herşeyin bir de öbür tarafı vardır.

Aman dikkat; hayattan kaçış ölüme gider.

Herkes güzel twit atamaz. Herkes hava atıp, etrafına caka satamaz.

Her tarafta ajan kaynıyor. Bizim ajansa kadar gelmişler. Masamdaki ajandamı bulamıyorum.

Twit atmak zordur. Güzel twit atmak hepten zordur.

Suskunluk belki belki zeval vakti kendi gölgemizden kaçıştır. Suskunluk derinden derinden belki bir sessiz haykırıştır.

Tanrı ıskalar gibi yapar şans verir insana. Eğer vurursa tokatı bir sana, bir bana.

Çıkarsa bir cin şişeden. Derse ne dilersen dile benden..Sakın deme ki ona; özür dilerim senden.

Bir çay yapsak da, yanında mısır patlatsak.. Sohbet etsek, gülümsesek. Çocuklar için masallar anlatsak.

Kim ki; Osmanlı Devletini imparatorluk olarak görür; cahilin tekidir.

Askerde İnzibat asteğmeniydim. Kurban bayramında gazinoda likor ikram edildi. Ben çay içerim dedim. Bir hafta hapis yedim.

Suskunluk belki belki zeval vakti kendi gölgemizden kaçıştır. Suskunluk derinden derinden belki bir sessiz haykırıştır.

Suskunluk bir siren sesi kadar etkindir, Belki bir hava harekatı kadar, kendi sığınağımızda bizi sindirir.

Su gibi aziz; ekmek gibi bereketli ol. Bir nefes ol; kimsesizler nefes alsın. Uyuyanlar uyansın.. Bir sevgi ol; yanan yürekler serinlesin.

İçimdeki ses; yıldızımız parlayacak diyor. Rüzgarlar, karabulutları alıp dağıtacak diyor. Dalgasız bir deniz, kırlar, bayırlar ve içinde biz.

İnsan sebebsiz yere sever, sebebsiz yere gülerse, ona deli denir. Deli deliye gülümserse ona da veli denir.

Yaşasın kalplerin bir olduğu dostluk!.. Yaşasın arkadaşlık, yoldaşlık.. Nerede muhacirin, nerede Ensar!.. Nerede kaldı kardeşlik!..

Bir sıcak kahve, Yanında kurabiye. Bir dostluk meclisinde, hem sohbet et, hem kurabiye ye.

Cehennem çukuruna düşersen eğer zebanilerden yardım isteme. Tövbe et, istiğfar et Cennetten bir el uzansın. Seni çekip kurtarsın.

Bir ışık yakalım önümüze bakalım. Arkamızdan gölgelerimiz gelsin.. Biz yürüdükçe arkamızdan gölgelerimiz de yürüsün.

Dolunay sırrımızdır bizim. Bizi anlayan yegane sırdaşımızdır bizim. Belki bir şairin gönlünde, belki bir şiirin bendindedir bizim.

Dua Allah'la buluşmaktır.

Hayra anahtar, şerre kilit olunuz.

Vicdan sahibi olmak bile mutluluğu hak etmektir. Sevgi, şefkat, merhamet seni bulacak demektir.

Ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

"iyi ki varsın"ı karşılıklı diyebilmektir.

Tanışmak birbirini anlamaktan geçer.. Birbirini anlamak, anlaşılmaktan geçer.

Dolunay bizim sırrımızdır. Bizi anlayan yegane sırdaşımızdır. Belki bir şairin gönlünde, belki bir şiirin bendindedir.

Bir acem kılıçı yemiş gibi, iki parça yüreğim. Zülfikara dayanamam ben. Sevgi, şefkat, merhamet göreyim.

Hiç bitmeyecek bir değer varsa, o da sevgidir. Evren sevgiyle yaratılmışsa, kıyamet bile kopsa sevgi vardır.

Muhteşem Yüzyıl Osmanlının tarihine bir leke sürülmesi için çaba gösteriyor. Aslını inkar etmek gibi bir şey bu.

Profösör
Twitlerden seçmeler

29 Kasım 2012 Perşembe

Beni Taklit Eden Gölgem


Bizim çocukluğumuzun tek odalı küçük bir evde geçtiğini söyleyebiliriz. Bir odada hem yemek yenir, hem banyo yapılır hem de yatılırdı. Bizim için burası küçük bir yaşam alanıydı. Odanın bir kenarında yüklük dediğimiz, yatak, yorgan, yastıkları üst üste koyduğumuz bir bölüm vardı ki; bu bölüm altlı ve üstlü tahtadan yapılmış, bir nevi burası dolap görevini yerine getiriyordu. Alt kısmında iki adet çeyiz sandığı, yan tarafta çamaşırları katlayarak yerleştirilmiş bir kaç bohçayı bir arada barındırıyordu. Bu bölümün diğer ucunda ise ancak bir insanın zorla oturabilecek kadar hacmi olan, kontrplak tahtadan yapılmış kapısı bulunan bir de banyomuz bulunuyordu. Odanın sağ duvarında asılı bir gaz lambası, diğer duvarında pantolonlar ve ceketler bir çiviyle asılı olurdu. Bir de dikiş kesesi dediğimiz, içinde iğne, iplik, çeşitli düğmeler ve iplik makaraların bulunduğu bir bez torbadan ibaretti. Kapının kenarında bir süpürge, kapı açıldığında önüne kapanmasın diye koyduğumuz bir ağaçtan yapılmış bir de tokmak bulunurdu. Odamızın bir penceresi, ayrıca kanaviçeli, püsküllü, sonradan üzerine yama yapılmış bir de perdesi bulunuyordu.

Bu şartlarda, her türlü yokluğa ve yoksulluğa rağmen okumayı seviyorduk çocukluğumuzda. Okumak büyüklerimize göre iyi insan olmanın yanında, daha iyi imkanlarda bir hayat sürmek gibi algılansa da, biz çocuk olarak hiç nedensiz seviyorduk okumayı. Biz yaşadığımız bu durumdan da memnunduk aslında. Karnımız doyuyor, kardeşlerimizle güreş tutuyor, kavga ediyor, kapışıyor, sonra da barışıyorduk anında. Okumak bizim için, sadece bilinçlenmek değil, belki hakikati içselleştiriyorduk o küçük yaşımızla. Kısıtlı imkanlar içinde bizi olgunlaştırıyor, bizi pişiriyordu yoksulluğumuzla. Gün olur, akşam olur, tek bir yemek pişirilir tencerede. Avludaki teneke levarnadan mutfak olsun diye yapılmış barakada pişerdi yemeklerimiz. Sonra da oturduğumuz odaya geçilir, yer sofrasına oturulur, yemek derin bir sahana konmuştur. Beş nüfus için bir sahan yemek nedir ki; hele yemeğimiz kuru fasulye olursa; ikinci ve üçüncü kez yemek yedeklenerek, karnımızı doyururduk. Biz çocukların kendimize göre beğenip seçtiğimiz kaşıklarımız vardı. Herkes sevdiği kaşıkla yemek yerdi. Yemek yeme adabında en önemli şey başta besmele çekmek, yemek bitiminde de Allah bereket versin demek çok önemliydi. Bunun yanında biz çocuklara herkesin önünden yemesi istenirdi. Her sahan yemek bitiminde annem bir eline lambayı alarak, diğer elinde de boş sahanla avludaki mutfağa gider; biz de o an sofrada, karanlıkta annemizin yemek getirmesini bekleriz. Annemin mutfağa gidiş gelişi ve lambanın hareketiyle bir ışık oyunu başlardı odamızda.. Penceremizi örten, kepeklerin arasından sıyrılarak lambadan gelen ışık hüzmeleri, sanki bize bir hayal oyunu oynamaktadır. Sanki sihirli bir dünya bizim içimizde, oyun içinde oyun, bizimle oynaşmaktadır.

Odanın ortasında kanaviçeden işlenmiş beyaz bir örtüsü bulunan küçücük bir sehpa, sehpanın üstünde, fitiliyle yanan, bize göz kırpan bir gaz lambası ve sehpanın etrafında köşeleri kıvrık kıvrık olmuş, önümüzde bir ödev defteriyle ödevimizi yaparız. Daha ilkokul birinci sınıfta kargacık burgacık yazılmış defterimin kabı gazeteyle kaplıdır. Annem bir taraftan benim derslerimle ilgilenirken bir taraftan da iğne oyası yapmaktadır. Öbür tarafta iki kardeşim birbiriyle didişmekten yorulmuş bir köşede koyun koyuna yatmaktadır. Evde aynamız yoktu bizim ama aynanın ne işe yaradığını biliriz. Bir nevi insanı yansıtan bir sihirbaz gibidir.. Sadece babamın kullandığı, yuvarlak, arkasında horoz resmi bulunan bir cep aynası bulunurdu. Aynaya bakmak sırlar içine dalmak, sırlarla yaşamak demekti. Aynen buna benzer geceleri aydınlanmak için kullandığımız gaz lambasının da aynı işlevle bir görev yaptığını düşündüğüm bile olmuştur benim. Bazen lambanın önünde duvara yansıyan gölgemi bir dev gibi görürdüm. Lambanın önünde bir ben, benim de duvara yansıyan ve beni taklit eden hareketli bir gölgem. Bir sinema perdesi gibi, bütün efsunuyla üzerimde çok etkiliydi. El kol, kafa ve vücut hareketleriyle duvardaki gölgemle oynaşır gibiydim. Gerçekte ben bir cüceyim ama gölgem sanki masallarda öğrendiğim bir dev gibiydi. Bir gaz lambası, beni duvara yansıtarak, beni taklit eden gölgemi bana göstermek suretiyle, bana okumayı ancak bu kadar sevdirebilirdi.

Profösör

23 Kasım 2012 Cuma

Düşünceden Düşünceye Geçiş


Genellikle insanoğlu en değerli ve kendisi için hayati saydığı, sevdiği varlığını kaybettiği zaman, kendini kaybedebilecek derecede sarsılarak, yüreğinde derin bir üzüntüyü yaşıyor. Sevdiğimiz ve çok değer verdiğimiz bir şeyi kaybettiğimizde, eften püften bütün ıstırapları, üzüntüleri geride bırakıp, sadece bu ıstırapla kıvranıyoruz. Sadece doğal olarak çektiğimiz bu acıya odaklanıyoruz. Bu durumda canımız öyle yanıyor ki, fiziken bir tarafımıza bir şey olsa, onun acısını bile hissetmeyecek kadar yitirdiğimiz varlık için yüreğimiz yanıyor. Belki de hayatımızın en büyük acısını böylece imtihan vererek yaşıyoruz. Yaşamanın bile artık bundan sonra bir anlamı kalmıyor. Nefes alamıyor, boğulup kalıyoruz. Belki de ölüp ölüp diriliyor, kendimizden geçiyor, ayılıp bayılıyoruz. Ancak canımız acıyan yerimizdir. Acıyan yerimiz de yüreğimizdir. Bütün acıları yüreğimizde toplar, bütün hücrelerimizle bu tarifsiz acıyı varlığımızda yaşarız. Başımıza gelenin bir kader olduğunu, bizim elimizde olsa da, olmasa da, olanların olması gerektiğini belki de düşünemiyoruz. İnancımız ne kadar güçlü olsa da, acziyet içine düşebiliyor, felaketlere, olumsuzluklara karşı metanet gösteremiyoruz. Oysa bu bizim yaşamamız gereken kaderimizdir demeliyiz. Olan olmuştur, olanlar geride kalmıştır, şimdi yolumuza devam diyerek, Hüda'ya teslim olup, bir türlü teskin olamıyoruz.

Çocuğu hiç olmayan, annelik ateşiyle yanıp tutuşan bir kadın, hayatında bir eksiklik duyarak, bir çocuğum olsun ve annelik mertebesine kavuşayım ister.. Bu isteği yaratılıştan olduğu için aynı zamanda da anneliği, kadınlığın bir gereği olarak da bunu gönülden ister. O sadece yeter ki bir evladım olsun der. O öle bir hal alır ki; herşeyi unutur, bir hırs haline bile dönüşebilir. Fikir nedir, zikir nedir, şükür nedir bilinmez. Yine de Allah, yılmadan hastane hastane koşturan ve tıbbi destekler alan bu kulunun arzusunu yerine getirmek için, gösterdiği gayretten dolayı ona nur topu gibi bir evlat verir. Ona annelik şerefini lütfeder. O kulunu sevince boğar, onu mutlu eder. Ne yazık ki; anneliğin hikmeti nedir, ne olmalıdır, annelik duygusu kadına neler kazandırır; bunun hikmeti düşünülmez. Allah bir evlat için yanıp kavrulan bu kadına acır da, ona bir evlat verir, onu sevindirir ama kadın bu sevincini sadece hastane ve tıbbi destek almasına bağlar. Oysa ona çocuk lütfeden, yoktan var eden Allah'tır. Allah bir tarafta dursun, kadın kendi doğurduğu çocuğuna tapacak kadar sever. Çocuğunu hayatının merkezi sayıp, onun dışında hiçbir şeyi gözü görmez. Evlat onun için hayatının tek anlamıdır. Sadece kendi çocuğu vardır. Hayatıyla ilgili bütün plan ve programlar onun üzerine kuruludur. Elbette bizi geleceğe taşıyan ve neslimizi devam ettiren yegane değer çocuklarımızdır ama; çocuklarımızdan da önce bizi yaratan, bizi rızıklandıran, bizi terbiye eden bir Allah vardır.

Hayatımızda herşey yolunda gitmekte birlikte, hiç beklemediğimiz bir olayla herşeyimizi bir anda kaybedebiliriz. O çok sevdiğimiz; canım ciğerim dediğimiz çocuğumuzu elim bir felakette, ya da bir kazada aniden yitirebiliriz.  Öyle bir acı yaşarız ki; bu acıyı hiç bir şey dindiremez. Hayatımızdaki yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz eften püften, sorunlar, olumsuzluklar, bunlardan doğan sıkıntılar ve üzüntüleri anında unutur, evlat acısından başka hiçbir acıyı ruhumuzda içselleştiremeyiz. Herkesin şikayet ettiği incir çekirdeğini bile doldurmayan şeylere boşu boşuna üzülürüz de, oysa elimizdeki bulunan değerlere sahip çıkıp da, şükretmesini ve kanaat getirmesini bir türlü öğrenemeyiz. Ufak tefek sıkıntılar ve mihnetler karşısında sabredemeyiz. Her sene meyve verip de, bakımsızlıktan ve ilgisizlikten bize küsüp, bir defacık bize meyve vermeyen ağaca kızarak, yaşayan bir ağacı kesilmeye mahkum ederiz. Fikirsiz, zikirsiz, şükürsüz elde edilen ve kolayca sahip olduğumuz değerlerin, yeri ve zamanı geldiğinde kolayca elimizden kayabileceğini göremeyiz. En büyük sınavı da, bize lütfedilen değerlerle veririz. En sonunda anlarız ki; başımıza gelen bir musibet bize bin nasihattan, daha da etkilidir. Bu sefer kendimizi ve inanç değerlerimizi artık sorgulamadan edemeyiz. Fikir nedir, zikir nedir, şükür nedir, en sonunda öğrenir ruhumuzda bütün değerleri içselleştiririz. İnsanoğlu için lütfedilen değerler varsa, onları yitirmek de vardır. Doğmak varsa, ölmek. Sağlık varsa hastalık, zenginlik varsa, fakirlik de vardır. Huzur, mutluluk, sevinç ve coşku varsa; acı, ıstırap, matem ve hüzün de vardır. Beterin beteri olmakla birlikte, her işte bir hayır vardır. Aldığımız bir nefesin değerini bilmek bile, beşere köle olmaktan kurtulup, sadece Allah'a kul olmak vardır.

Profösör
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...