İzleyiciler

15 Kasım 2013 Cuma

Bir şiirdi zaman


Bir şiirdi her an zaman
çocukluğumuzdan kalan
Bak ömür nasıl  geçiyor
Patikalardan, yollardan.

Bir kütük yanardı ocakta
Isınırdık hemen oracıkta.
Gölgelerimizle oynaşırdık
Masal kitablarında yaşardık.

İşte ben, işte tepeler, dağlar
İşte ben, işte yollar, bulutlar.
İçimde bir büyük fırtına var
Yollar, bulutlar, dağlar kadar.

Profösör



*Fotoğraf: Hurşit Akyıl

13 Kasım 2013 Çarşamba

Bir fotoğraf


Köydeki  evimizin bahçeye bakan penceresi önünde çekilmiş bir fotoğrafım. Sanatı ve sanatla meşgül olanı severim. Şiirden romana, hikayeden denemelere kadar edebiyat yapıtlarının yanısıra, fotoğraf, resim, karikatür, tiyatro ve sinemaya kadar güzel sanatlarla ilgili yapıtları takip etmekteyim. Hat ve kaligrafiyi de ihmal etmiyorum. Sait Faik Abasıyanık hayatta olsaydı eğer, bu fotoğrafıma bakarak gülümserdi doğrusu.

Profösör


Fotoğraf: Hurşit Akyıl

Hayatımın parantezi


Benimkisi biraz kendimden, biraz kentli kimliğimden uzaklaşmaktı. Çocukluğumun geçtiği coğrafyada nefes almaktı... Unutamadığım çocukluk hatıralarımın depreşmesiydi belki de bu. Belki masumiyetimi doğada arayışımdı. Belki de bu bir maceraydı ruhumu okşayan,  gençlik yıllarımdan kalan. Yürünecek yol var; dağlar, ovalar, yaylalar. Güneş var ısıtacak beni; bulutların arkasında saklanan ve benimle körebe oynayan... Beni gölgeleyen var, yukarıda başımın üstünde yeri olan bulutlar. Bir yılı dörde böldüm; üçer ay, üçer ay... Üç aylık zaman diliminden birini kendim için ayırdım... Kendimi çok özel bir parentez içinde buldum. Bu geçirdiğim üç aylık zaman diliminde sanki ben,  bir masal kitabının sayfalarında yeniden hayat buldum. 

Profösör

Fotoğraf: Gazeteci yazar, fotoğraf sanatçısı Hurşit Akyıl

11 Kasım 2013 Pazartesi

İşte ben yine burdadayım !..


İşte ben yine buyum; buradayım, sizlerleyim, dostlarımlayım... Kayıplara karışmıştım; bulundum da geldim... Kendimi kendim kaybettim; yine kaybolan kendimi kendim buldum. Dağ demedim, taş demedim,  tabiatın doğallığında bütün olumsuz duygu, düşünce ve davranışları tarihin çöplüğüne fırlattım da geldim. Bir dilek tuttum; bütün dostlarım için adına huzur dedim. Mutluluk dedim. Umut dedim. Yaşam dedim.

Profösör



Fotoğraf: Fotoğraf sanatçısı,
gazeteci ve yazar Hurşit Akyıl 


22 Temmuz 2013 Pazartesi

Özlem






















Bir yaşam umudu belirdi ufuktan. 
Sabah vaktidir şu an; 
Kıpkırmızıdır, kırmızı kızıl tan. 
Güneş ha doğdu ha doğacak; 
Sabah vaktinde  kuşlar cıvıldaşacak. 
Akşam yapraklarını yuman çiçekler, 
Sabah yeniden açılacak. 
Bir arı uçtu burnumun ucundan;
"Wızzzzzzzzzzzzzzzzzzzz!..." 
Çiçeklerden bal alacak durmadan. 
Dağ arasında yemyeşil tepeler; 
Çoban kaval çalar, koyun kuzu meler.
"Meeeeee!... Meeeeeeeeeeeeeeeee!.." 
Bir kuzu sürüden ayrılmış, 
Anne koyun huzursuz, acı acı meler. 
Burası diyarı Dicle değildir; 
Yetiş Adl-i İlahi; nerede Ömer'ler.

Profösör

12 Temmuz 2013 Cuma


Akşam iş dönüşünde, camiler, minareler, kuleler, kubbelerle yüklü tarihi yarımadadan ayrılışın hüznü perde perde çöker akşam karanlığında. Fakat Eminönü-Kadıköy vapuru seni beklemektedir teselli etmeye; vapurdasın, güvertedesin, esen iyot kokulu bir oğaz rüzgarı saçlarınla oynaşmaktadır. Mehtap koskocaman bir büyü gibi gökyüzünde parlamaktadır. Bir tarafta tarihi kadim bir hüzün, bir tarafta da denizle beslenen bir şiirin koynundasın. Sevgi nedir, şefkat nedir, merhamet nedir dersen eğer; seni seven ve seni anlayandır. İletişim  bir vapur güvertesinde, çayla simitle uçuşan martılarla buluşmaktır. Tebessüm ise maziye birlikte bakıp, geleceğe birlikte göz kırpışmaktır.

Profösör

7 Temmuz 2013 Pazar

Bir Çay Getir, Yandan Çarklı Olsun


Çaycı bir çay getir; limon olmasın denir mi? Elbette denmez. Denmesi için; çaycının  çay söyleyenin hergün limonlu çay içtiğini bilmesi gerekir. İşte o zaman istisnai bir durum olarak sürekli  limonlu çay içemeyi adet haline getiren kişinin o gün canı limonsuz çay içmek istemiştir. Aslında "Çaycı bir çay getir; limon olmasın"  cümlesini limon israfı olmasın saikiyle kurmuştur. Çayımızın üç şekerli olmasını isteyebiliriz. Çünkü adet olarak genelde çay iki şekerle sunulur. İsterseniz şekerin birini kullanmayabilir geriye iade edebilirsiniz. Üç şeker uyarısı yapmak, ben çayı çok şekerli içiyorum anlamındadır ki, çaycının tekrar şeker almaya gidip gelmesini ve canını sıkmasını istememesidir. Bazı insanlar  üç şekerle de yetinmemektedir. Beş şekerli, altı şekerli çay içtiklerini de duymuştum. O içilen artık çay değil, belki şerbet; şerbet de değil, akıcılığı gitmiş  ağda gibi, belki de baklava suyudur. 

Profösör

4 Temmuz 2013 Perşembe

Bir Kitabın Adı


Bazen bir fincan çay, ya da kahve, belki bir ekspesso bütün yorgunluğu alabilir. 

Belki yanında tebessüm ettirecek bir kitabın beyaz satırları arasında kurutulmuş bir pembe gül dikkatini çekebilir. 

Belki de güzel bir cümlenin mutluluk getiren öznesinde huzur bulabiliriz. 

Yeter ki; kitabın adı konmamış olsa da "Tebessüm" olsun. 

Öle bir kitap ki; okunsun okunsun, üflensin, yaralara merhem olsun.


Profösör


2 Temmuz 2013 Salı

Yağmur Gibi; Duygu Seline Kapılmak...


Gözbebeklerini kör edecek derecede, kılıçtan bile keskin bir ışık zifri karanlık odayı aydınlatıyordu. Ömrü hayatında böyle bir şimşek silsilesini görmemişti. Arkasından  öyle bir gök gürüldedi ki. Adeta gök kubbe çatırdayarak ikiye ayrılıyordu. Genç kız aslında ne şimşekten, ne de gök gürültüsünden korkardı. Onun tek korkusu sadece yalnızlıktı. Fakat bu sefer başka bir tabiyat kanunu işliyorsu sanki; gökten baraj boşanır gibi yağmur yağıyordu. Bu öyle bir yağmur ki; pencereden sokağa baktığında sokakta seller akıyordu. Şimşek habire çakıyor; habire gök çatırdıyor, habire yağmur yağıyor, bir nefeslik bile ara vermiyordu. İçinden eyvah dedi. Sanki  beklenen kıyamet buydu. Kıyamet böyle kopacaktı. Birden içi ürperdi. Bu yaz gününde vücudu üşüdü sanki. Belki de  genç kız yalnızlığını daha derinden yaşıyordu. Korku içini bürüdü. Ağlamaya başladı. Yalnızdı, yapayalnızdı. Bu sefer haykıra haykıra ağlamaya başladı. Oysa nice arkadaşları vardı. Hepsi de yüzeysel ilişkilerdi. Çıkar ilişkisi vardı. Sadece bir arkadaşıyal duygusal bir bağ kurmuştu. Bu genç kız karıncaları bile düşünürdü. Karınca yuvalarına su bastığını, bütün karıncaların telef olabileceğini düşündü. Bir o kadar sokakta yaşayanlar, evi barkı olmayanlar. Ya da mahsülünü tarlada yitiren kavruk anadolu insanlanlarını düşündü. Bu kadar duyarlı olmalı mıydı!.. Her şey takdiri ilahidir diye düşündü. Sadece içinde sindiremediği şey, çok sevdiği, çok güvendiği arkadaşım ve dostum dediği kişinin onu terketmesiydi. Arkadaşım ve dostum dediği kişi, bir duygu seline kapılıp yok olup gitmişti. Belkide onu kontrolsüz bir sel ve bir anafor denizin dibine çekmişti. 

Profösör

25 Haziran 2013 Salı

Aynı Lisanla Anlaşabilmek


Kelimeler yanlış kullanılır, kavramlar birbirinin yerine geçerse, iletişim kördüğüm olmuş demektir. Bir kelimede sehven bir harf eksikliği ya da yanlış kullanımı bile, insanın başına ne işler açılacağını söylememize gerek yoktur. Zaman zaman "Ben bunu demek istememiştim... Siz beni yanlış anladınız" ya da "Yanlış anlaşıldım" diyerek anlatmak istediğimizi başka cümlelerle tasih etme yoluna gideriz. Bir harf cümlenin manasını bütünüyle değiştirebilir. Cebirdeki  parentezin dışındaki  bir eksi işareti, parantezin içihdeki bütün artı ve eksi değerleri tam tersyüz değiştirebildiği gibi, aynı şekilde bir harf de olumlu bir cümleyi olumsuzluk haline çevirebilir.

Oysa insanlar birbirleriyle bakışlarıyla, duruşlarıyle, susmalarıyle  bile anlaşabilir; yeter ki karşıdaki insanın anlaşmaya gönlü olsun. Bir bakış herşeyi anlatabilir. Bir parmak sallayış, bir el kol hareketi herşeyi izah edebilir. Anlamak ve anlaşılmak sadece doğru cümle kurmakla da olmaz. Kullanılan dilin bütün grameriyle birlikte edebiyat yapmakla da  anlaşıldığını zannetmek insanı yanıltabilir. Önemli olan bizim anlattığımızın ötesinde de  karşımızdaki kişinin bizim anlattıklarımızdan neyi ve nasıl anladığıdır. Daha doğrusu  bizim nasıl anlaşıldığımızdır. 

Harfler, kelimeler, kavramlar birbiri için vardır.  Bir şeyi yazmak, bir şeyi konuşmak ve bir şeşi karşımızdakine anlatmaktan maksat; açık ya da gizli  olarak karşımızdakinden bir şeyin talebidir. Bu talep, yazma ve konuşma  biçiminde olsa da, bazen bir bakışla, bir duruşla ve bir tavıralışla etkin bir anlatım biçimine dönüşmektedir. Harflerle, kelimelerle, kavramlarlarla ve cümlelerle izah edemediğimiz bir isteğimlizi, susarak ve boyun bükerek de yerine getirebiliriz. Karşımızdaki kişi bizi anlamaktan yoksunsa, karşımıza mutlaka bu lisanı anlayan  vicdan sahibi bir kimse çıkacaktır.

Biz birbirimizi gönül lisanıyle anlarız. Kurduğumuz cümleler istediğimiz şeyleri gramer olarak yansıtmasa da "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla" demektir. Dünyanın bütün dillerini  bir tarafa bırakalım, istersek birbirimizle  kuş dili kullanalım. Her ne dili kullanırsak kullanalım ancak gönül dili kullanalım. Bizi hiç bir kimse anlamıyorsa eğer, bizi anlayan mutlaka "Bir"i var. Çünkü gönül dili kalpten duayla başlar. Kalpten söylenen bir söz, kalpten yazılan bir mektup, hiç konuşmadan, susup  boyun büküş ve  duada duruş, bir gönül lisanıdır. Ancak aynı lisanı konuşanlar birbirini anlayanlar ve birbiri tarafından anlaşılanlardır.

Profösör 




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...