İzleyiciler

14 Kasım 2014 Cuma

İşte Fotoğraf Budur!..


Renkler ve şekiller sadece görsellikler olarak olarak anlatılsa da, oysa varlık aleminde yer alan bütün cisimlerin renk ve şekillerin hepsinin birer ruhu olmalıydı. Evrende yıldız yıldız, samanyolu samanyolu seyahat eden kuyruklu yıldız bile hareket edebiliyorsa, şarkılar söyleyebiliyorsa, taşın da cismin de, yıldızların da bir ruhu vardı. İster canlı deyin, ister cansız deyin; herşeyin bir anlamı vardı. Bir cismi, bir yıldızı, rengi ve şekli ne olursa olsun hayatımızda bir yeri vardı. O şekliyle, rengiyle, çıkardığı sesiyle, kokusu ve yansıttığı ışığıyla, bütün enerjisiyle bizimle irtibatlıydı. Hareketli bir kuyruklu yıldızını fotoğraf karesine sığdıramassınız. Onu isterseniz deklanşörünüzle olduğu yerde mıhlarsınız... 

Fotoğraf demek canlı cansız ruhu olan herşeyi mıh gibi çakmak, gökyüzündeki kuyruklu yıldızı gökyüzüne çivilediğiniz gibi denklanşörünüzle durdurup onları sabitleyebilirsiniz... Bu bir acıdır yüreklerde yer alan, bu cefadır yüreklerde daralan. Bu sevgidir, coşkudur, heyecandır. Bu doğarken ağlayan bir bebek, ölürken gülümseyen bir duadır. Belki bu fotoğraf karesinde geriye kalan son hatıradır. İşte fotoğraf budur!.. 

Profösör

11 Kasım 2014 Salı

Bir Baltaya Sap Olmak!..

"Oku da 
benim gibi eşşek olma; 
bir baltaya sapip ol da memlekete  yararın dokunsun" derdi babam. Babam aslında cehalete vurgu yapmak istiyordu. İşsiz güçsüz, boş  boş gezen, avarelerden olmamızı istemiyordu.  

(Profösör)

Not: Bu karikatür ağaç ve çevre duyarlılığına bir katkı sağlasın diye Mehmet Akyıl tarafından çizilmiştir. 


8 Kasım 2014 Cumartesi

"Aferin Dilo!.."


Remziye ilkokul ikinci sınıfa giden bir kız çocuğudur. On nüfuslu bir ailenin yaşadığı bir gecekonduda yaşamaktadır. Babası vasıfsız bir işçi, ne iş bulursa yapar, annesi de çileli bir ev kadınıdır. Evde de kürtçe konuşulmaktadır. Remziye türkçeye yabancıdır; yabancıdır yabancı olmasına ama konuşulanı anlamaktadır. Sadece kendisi türkçe konuşmada sıkıntı çekmektedir. Belki de Remziye utangaç ve içe kapanıklılık yaşamaktadır. Evde annesinin seslendiği gibi "Dilo" diye çağırıldığında gözleri ışıl ışıl ışıldamaktadır. 

Nüfus kimliğinde Remziye yazan,  okulda arkadaşları tarafından Remziye ismiyle çağrılan Dilo, terbiyeli ve uslu bir çocuktur. Birgün öğretmeni ona "Dilo ödevini yaptın mı?" sorusuna cevaben "Hı, hııı" diyerek başını sallayarak yetinmiştir. Remziye öğretmeninin ona Dilo diye  hitap etmesiyle onun gözleri ışıl ışıl ışıldamıştı. Remziye, öğretmeninin kendisine aynen annesi gibi "Dilo" diye seslenmesi onu çok mutlu etmişti. Bu durum karşısında Remziye ancak içten içten seviniyor, sevincini gizliyordu adeta.

Remziye'nin sınıftaki sessizliği, derse hiç katılmaması, boş boş gözlerle bakması, hatta sınıfta hiç kimseyle konuşmaması  belki de türkçe konuşmaya yabancı olmasınadan kaynaklanıyordu. Arkadaşları onu öyle kabul ediyor, o da arkadaşlarının hareketli oluşundan rahatsızlık duymuyordu. Zaten herkes sınıfta birbirini seviyordu. Bunda öğretmenlerinin büyük bir katkısı vardı. Sınıf yoklamalarında Remziye ismini teleffuz eden öğretmeni, zaman zaman ders arasında  Remziye'ye Dilo diye sesleniyordu.

Birgün Remziye'nin öğretmeni henüz dersin başında, sınıfta Remziye'nin yanında oturan  Merve'ye yaklaşarak "Dilo sınıftan, arkadaşlarından ve öğretmeninden memnun değil herhalde, bulunduğu sınıfı sevmiyor" dedi. Remziye'nin yüzüne bakarak da "Dilo'yu öğretmenini ve arkadaşlarını seveceği başka bir sınıfa verelim" dedi. Dilo sessizliğini yine bozmadı. Sadece başını eğerek derse sessiz olarak katılmayı yeğledi. Öğretmen sınıfa ayrı, okuma güçlüğü çeken çocuklara ayrı ödevler veriyordu. Ödevi biten de ödevini öğretmenine teslim ediyordu. 

Dilo tam dersin ortasında ödevini bitirmiş öğretmenine göstermek istiyordu.  ilk kez ve  yüksek bir sesle, "Öğretmeniiim!" dedi ve sıranın altına gizleniverdi. Dilo'nun öğretmeni çok şaşırdı ve ilk kez Dilo kendisine "Öğretmenim" diyerek seslenmişti. Öğretmen bundan çok mutlu oldu. Dilo sınıfta il kez konuşmuştu.

Dilo, Öğretmenini  sevdiğini göstermişti. Atık bundan sonrası kolaydı; kilit açılmıştı. Öğretmen de sabırlıydı. Zamanla ve sevgiyle bu düğümün çözüleceğini biliyordu.  Öğretmen Dilo'nun oturduğu sırasına yaklaşırken Dilo  mahcubiyetle sıranın altından çıkarak, ödevini öğretmenine gülümseyerek gösterdi. Dilo'nun öğretmeni de Dilo'nun saçını şefkatle okşayarak Ona "Aferin Dilo" dedi. 

Profösör

7 Kasım 2014 Cuma

Şarkıcı Hadise'ye Özgü Promosyon


Reklamcılar için promosyon mevsiminin şimdiden başladığını söyleyebiliriz. Yakın zamanda da promosyon ve hediyelik eşya furları başlar. Promosyon kişiler ve kurumlar arasında bir gönül bağı oluşturmak açısından önemli bir reklam mecrasıdır. Önemli olan promosyonun kişinin ve kurumların kurumsal kimliklerine en uygun olanının seçimidir. Ayrıca promosyonun herkesin kullandığı, alışa geldiği ürünlerin dışında özgün olması, karşı tarafı memnun ve mutlu etmesi düşünülmelidir.

Pop müziği sanatçısı Hadise Avrupa’da turneye çıkmak için, kullanacağı promosyonları hazırlayan ajansın tasarladığı promosyon, Hadise'nin düşünce yapısı, yaptığı işle örtüşen konumuna  ve dünya görüşüne uygun bir mecra düşünmüş. Hadise bir Türk popçusu. Türk olmasına Türk, fakat türkçe popu, batılı örf, adet ve hatta ahlak anlayışına göre giyim tarzı benimseyen ve o şekilde davranan bir sanatçı. Hatta bir sanatçıdan öte bir "show girl". Bütün şarkılarını erotik figürlerle icra eden bir popçu. O halde Avrupa’da turnede gerçekleştirilecek olan organizasyonlarda, batılı formatta popu  batı kültürüyle sergilemesi bu anlamda, benimsediği batı değerlerini batı kültürünü benimsemiş kalabalıklarla buluşturacak olması, kendisi açısından anlaşılabilir bir durumdur. Elbette batılı anlayışı benimseyen  bir popçu olarak Hadise'nin Türklüğü ve Türkiye değerlerini bir kültür olarak temsil etmesi düşünülemezdi. Bu açıdan Hadise'nin türk folklörünü bir değer olarak üzerinde taşıyan, promosyonlar yerine, batılı, feminen, erotik ve kadınların vazgeçemediği kozmetik ürünlerden tasarlanan bir promosyon düşünülmüş. 

Hadisenin promosyonu bir compac disc tasarımı. Bir fondöten kutusu baz alınarak şekillendirilmiş bir promosyon. Kutuyu açtığınızda, kapak içinde yuvarlak bir ayna, ayna üzerinde kırmızı bir ruj izi; ateşli bir dudak. Kutunun içinde de sanatçının şarkılarını ihtiva eden bir CD yer alıyor. Bu promosyonla Hadise'nin daha çok hayranlarının hanımlardan olduğu çıkarımını da yapabiliriz.  Hadise şarkılarıyla, showlarıyla, kadınsı ve erotik tavırlarıyla "İçinizdeki şeytanı çıkartın" dercesine baştan çıkartıcı bir şarkıcı kimliği ve kişiliği  ile bir tutum sergiliyor. Bu açıdan fondöten CD kutusu promosyon açısından Hadise'yle örtüşüyor.

Profösör


Tasarım ve Reklam Kavramları


Reklam ve tasarımı günümüzde ayrı ayrı birer kavram olarak tanımlasalar da aslında reklam ve tasarım pazaralama iletişimine hizmet eden birer disiplindir. Bana göre  grafik tasarım ve  reklam tasarım söyleniş biçiminde bile bir yer değişimi olması gerekir.  Tasarım reklam ve tasarım grafik gibi söylenmesi daha doğrudur.. Çünkü reklamda da grafikte de tasarım işin başlangıcı; fikri ve uygulama kısmıdır. Reklam  ise pazarlamanın ve satışın ön hazırlığıdır. Belki tasarımda insan yaptığı işte hiçbir baskı ve fikri briefe bağlı kalmadan  kendi duygu ve düşüncesini  katarak  hayalini gerçekleştirmek ister. Ayrıca tasarımı, müşteri istekli veya kendi isteğimizle hazırladığımız tasarım olarak,  iki türlü tasarım yapılabileceğini söylemeliyiz. Ama marketing çalışma kendi tasarımımıza  izin vermez. Türkiye'nin büyük ajanslarından Cen Ajans'ın yöneticisi olan reklamcı Nail Keçili'nin "Bir markanın ürün lansman çalışmasında reklamla ilgili en az beş ödül almamıza rağmen, müşteri ikinci bir anlaşmayı bizimle yapmamıştır. Çünkü ürün satmamıştır. Müşteri bu durumdan hiç memnun olmamıştır. Mesele tasarımda ödül almak değil, ürünün müşteri tarfından kabul görmesi ve ürünün yok satmasıdır" diyerek bir itirafta bulunur.  Oysa pazarlama ve satışa yönelik fikri derinliği olan tasarım müşteriden alınan briefin ışığında yapılan tasarımdır.   Brieften grafiğe, prodüksiyona ve medya planlamaya kadar bütün evrelerin kendine göre bir tasarım disiplini oluşturur. Böylece bu çalışmaları  hepsini ana konsepti belinleyen birer unsur olarak kabul etmek durumdayız. 

Profösör

10 Eylül 2014 Çarşamba

Siyasette Sağ ve Sol Kavramı


Bir zamanlar, klasik bir anlatımla tarif etmek gerekirse siyasi kulvar iki ana damar üzerinden ifade ediliyordu. Bu durumda  işverenden yana, sömürüden yana olursanız sağcı, işçiden yana, emekten yana  olursanız  solcu kavramlarının içinde kendinizi buluyordunuz. Daha doğrusu işçi kesimi çok çalıştırılan, sosyal hakları olmayan, alın teri gasp edilen, hakları çiğnenen bir kesim olarak meydanlarda sesini yükseltiyordu. Bütün solcular kapitalizm ve liberalizme karşıydılar. Her fırsatta da işçiler mitingler, yürüyüşler, grevler yapıyor, hak arayışı içinde bulunuyorlardı. Öte yandan işverenler anlaşma sağlamak için işci temsilcileri ve işçi sendikalarıyla masaya oturuyorlardı. Bazı patronlar gerekirse lokavt yapıyor, hatta fabrikasını işletmeye kapatanlar bile oluyordu. İşçilerin meydanlardaki sloganları "Kahrolsun kapitalizim, kahrolsun sömürü düzeni, kahrolsun patronlar, yaşasın işçi sınıfı" temasını işlese de bir kısır döngü içinde oldukları apaçık belliydi. Oysa işci işverene, işveren de işçisine gereksinim duyuyordu. Ancak üretimin ve ekmek kavgasının bu şekilde bir düzen içinde olması işin doğası gereğiydi. 

Aslına bakarsanız işçi ve işveren birbirine muhtaçtır. Sağ ve solun birbiri üzerinde hakları vardır. Sağ ve sol birbirine girmiştir. İkisi de birbiri için olmassa olmazlarıdır. Bu açıdan da, siyaseti sadece sağ ve sol üzerinden okumanın yanlışlığını hala farkedemeyen siyasilerin, aydınların, yazarların olduğunu söylememiz gerekir. Önemli olan üretim, hakça paylaşma, adalet ve kalkınma olmalıdır. İnsan haklarının her anlamda korunması volmalıdır. Özgürlük ve demokrasi kültürünün yeyermesi ve kendi doğal mecrasına evrilmesi olmalıdır. Ne yazık ki değişimci ve devrimci olduğunu söyleyen bugünkü sol statükoyu, ulusalcılığı ve eski Türkiye'yi savunuyor. Bugünkü sağ da statükoyu zorlayan bir zihniyet devrimi yapma yerine,  insan hak ve özgürlüklerinden yana tavır alma yerine, millete rağmen kendisini sol jargonuyla işbirliği yapmaya zorluyor. Şuurlu bir toplum olma mefkuresine sahip olanlar, başta ahlak ve maneviyatın hüküm sürdüğü, israfın, ayrımcılığın, yoksulluğun, yolsuzluğun, işsizliğin, kimsesizliğin olmadığı gayrimeşruluğu ortadan kaldıracak, toplumu birbirine kaynaştıracak bir anayasayla ehliyet ve liyakat sahibi idarecilerin işbaşında olduğu bir ülke hayal ederler. Bu mefkurenin gerçekleşmesi  ütopya değildir. Artık dünyada da sağ  ve sol yoktur ve değerini kaybetmiştir. Sağ ve sol kavramlarının ve eksenlerinin dışında başka kavramlar ve eksenlerin varlığını keşfetmemiz gerekir. Bu yol hak hukuk üzerine kurulu, sürü mantığının olmadığı, bir kişinin ve hatta bir varlığın hakkını bile koruyan adil bir düzen olmalıdır.

Türkiye'de 28 Şubat vesayet rejiminin yaptığı zulümlere karşı, verilen mücadele sağ ve sol mücadelesi değildir. Oligarşik yapının millete ve onun değerlerine tepeden bakışının bir  yıkılışıdır. Tabuların yerle bir oluşudur. Vesayet rejimi aynen rusların folklorik ve otantik  bebeği matruşka gibi iç içedir. Her taşın altından bir vesayet, bir lobi ve  parelel yapılar, örgütler çıkmaktadır. Onun için vesayeti sadece askerle ilişkilendirilmemelidir. Darbeci vesayet siyasetin, yargının, emniyetin, eğitim gibi devletin bütün kurumlarında olabileceği gibi, sivil insiyatifin içinde, iş adamlarının, derneklerin,  platform ve oluşumların da olduğunu göz ardı edemeyiz. Yaptığımız bu projeksiyon  bize sağ ve sol kavramılarının anlamını yitirdiğini  göstermektedir.  Bunun yerine kavram olarak bundan sonra "Hak ve Batıl" dan söz etmemiz gerekecektir.

Profösör

29 Temmuz 2014 Salı

Dört yaşıdaki torunum zaman zaman  köye  gittiğinde babaannesinin çiftliğini öve öve bitiremiyor. İnekleri, tavukları çok seviyor. Yalınayak toprakta yürüyor. Hayvanların su içtiği aharın içine giriyor. Sularla oynuyor. Üstünü ıslatıyor; tam bir özgürlük yaşıyor çiftlikte. Ceviz ağacından erik kopardım diyerek yemeye çalışıyor. Çok acıymış bu erik diyerek yüzünü ekşitiyor. Tabiatı öğreniyor, tecrübeleri artıyor. 

Yine çiftliğe son gidişinde tavuklardan birinin folluk yerine kapının önünü yumurtaladığını görünce,  yumurtayı eline alıp bahçede koşturunca halası ona "Mehmet Akif şimdi sen bu yumurtayı kırar pişirirsin" diyor. Mehmet Akif de halasının bu sözüne karşılık, hemen yumurtayı yere çarpıyor. Yani yumurtayı kırmış oluyor. Ama bu şekilde yumurta nasıl pişirilir ve nasıl yenir onu aklına getirmiyor. Sonra da kırmış olduğu yumurtadan dolayı  boynunu büküyor.

Çocuklar yumurtayı kırabilir; çünkü çocukların mecazi kelimelerden haberi olmayabilir. Oysa aklı başında olanlarımız, bırakın mecazı anlamayı, vur desen öldürüyorlar.

Profösör

Not: Fotoğraf temsilidir.





27 Temmuz 2014 Pazar

Bayram Mesajı



Bir alın yazısıydı yaşadıklarım. Geriye baktığımda hazan mevsimdir sadece benim hüznüm. Bayramlar olmasaydı, gülümser miydi hiç yüzüm. Bin sadakaya bedeldir benim bir tebessümüm. 

Grafik: Profösör 

24 Temmuz 2014 Perşembe

İllegal Parelel Yapı


Toplum ve millet olarak yaşayan halklar; kendilerini idare edecek siyasi erkleri yönetime getirirler. Devlet mekanizması siyasi erkle yönetilir. Ne yazıkki; zamanla devlet aygıtı oligarşik yapıya dönüşebilir. Oligarşik yapıda bile birbirine parelel menfaat şebekeleri zamanla gün yüzüne çıkabilir. Bu bütün ülkeler için olabilecek istenmeyen illegal yapılardır. İllegal ve parelel olarak da adlandırılan bu yapılar, eğitim, sağlık, emniyet, yargı gibi mekanizmaların içinde yuvalanabilirler. 

Bu gibi illigal ve parelel yapıların iki yüzü vardır. Bir yüzüyle halktan yana bir tebessüm gibi görünseler de, bir yüzüyle dişini gösteren birer canavar kesilirler. 28 Şubat bu açıdan postmodern bir darbe olarak adlandırılır. İmam-Hatip Liseleri kapatılırken, özel okulların muhafazakarlık görüntüsüyle  açılmasına izin verildi.  Veliler "Çocuklarım dini terbiye görsün" diye, cemaat okullarına yönlenmiş oldu. Bu bir nevi hokkabazlıktan ibaretti. Malum özel okullar ve dersanelerde cemaat aidiyetliği aşılandı. Devletin içinde yuvalanan imamlar tarafından sınav soruları bile önceden cemaate servis yapıldığını öğreniyoruz. Buralarda öğrencilere istedikleri fakültelere kolayca girebilme, yurtlarda ve cemaat evlerinde  kalabilme imkanları sağlandığı gibi, iş garantisi de verilmiş oluyor. "Ağabey" ve "abla"  rütbesine layık görülenler de cemaatin, parelel yapının tabanını oluşturmada kullanılıyordu.

 Dışarıdan bakıldığında bu durum, gayet masumane, mütedeyyin ve muhafazakar bir görüntü içinde öğrenci velilerini celbediyordu. Cemaat içinde kendini bulan, bir nevi kapalı devre içinde sosyal hayatı da şekilleniyordu. Gençler birbiriyle evlendiriliyor; işi, evliliği bir nevi ipotek altına alınıyordu. Son tahlilde bu yapılanma, emniyetten, yargıya, eğitimden medyaya kadar, casuszluk dahil, hükümeti devirmeye kadar uzanan, her alandaki kirli ilişkileri  deşifre edilerek toplumun gözünde itibarlarını yitirdiler. Böylece  "Gülen örgütü"  devletin "Kırmızı kitap" ında bir tehdit olarak yer aldı. Bu arada bütün samimiyetiyle Cemaate maddi ve manevi yardım eden, vatandaşlarımızın hayal kırıklığı ve tepkisini de gözardı etmemek gerekir. 

Profösör

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Ramazan Hangi Takvimle İdrak Olunur

"Ramazan 2014"  başlıklı ramazan sayfaları, ya da gazetelerin resmi web sitelerinde banır olarak çıkan başlıklar acaba düşünülerek mi hazırlandığı sorusu aklıma takılıyor. Ramazan hicri yılın bir ayı. Kutsal bir ay. Onbir ayın sultanı. Hicri "Ramazan" ayı ismi ile,  ile miladi sene olan "2014" yanyana nasıl gelir. Gelemez ve gelmemelidir. Çünkü hicri sene miladi seneden on gün eksiktir. Onun için ramazan her miladi sene için on gün önce başlar. Bundan dolayıdır ki,  geçtiğimiz yıllarda bir miladi sene içinde iki mübarek ramazana idrak ettiğimiz vakidir. Ramazan 2014 terkibi işin doğasına aykırıdır. 

İllaki sene belirtilmek isteniyorsa; doğrusu hicri "Ramazan 1435" takvimine dikkat çekilmelidir. İsterseniz bir başka alternatifi de konuşabiliriz. Ramazan ayı kaç çekiyorsa ve her gün için bir ramazan orucu tuttuğumuza göre. "Ramazan 1"  "Ramazan 2"  "Ramazan 3" şeklinde her ramazan günü için başlıklar, banırlar ve klişelerr hazırlayabiliriz. Belki bu daha faydalı da olacaktır. Ramazan'ın kaçıncı günündeyiz, bayrama kaç gün kaldı hesabı da otomatikmen bilinç altına yerleşmiş olacaktır.

Bu uyarıyı özellikle yapmak istiyorum. Bu duyarlılığı göstermeyen medya ve mecralara da uyanın diyorum. Doğru düşünme mantığını kavrayamayan aynı zamanda inandığı değerlerin şuuruna varamaz. 

Profösör
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...