İzleyiciler

24 Temmuz 2014 Perşembe

İllegal Parelel Yapı


Toplum ve millet olarak yaşayan halklar; kendilerini idare edecek siyasi erkleri yönetime getirirler. Devlet mekanizması siyasi erkle yönetilir. Ne yazıkki; zamanla devlet aygıtı oligarşik yapıya dönüşebilir. Oligarşik yapıda bile birbirine parelel menfaat şebekeleri zamanla gün yüzüne çıkabilir. Bu bütün ülkeler için olabilecek istenmeyen illegal yapılardır. İllegal ve parelel olarak da adlandırılan bu yapılar, eğitim, sağlık, emniyet, yargı gibi mekanizmaların içinde yuvalanabilirler. 

Bu gibi illigal ve parelel yapıların iki yüzü vardır. Bir yüzüyle halktan yana bir tebessüm gibi görünseler de, bir yüzüyle dişini gösteren birer canavar kesilirler. 28 Şubat bu açıdan postmodern bir darbe olarak adlandırılır. İmam-Hatip Liseleri kapatılırken, özel okulların muhafazakarlık görüntüsüyle  açılmasına izin verildi.  Veliler "Çocuklarım dini terbiye görsün" diye, cemaat okullarına yönlenmiş oldu. Bu bir nevi hokkabazlıktan ibaretti. Malum özel okullar ve dersanelerde cemaat aidiyetliği aşılandı. Devletin içinde yuvalanan imamlar tarafından sınav soruları bile önceden cemaate servis yapıldığını öğreniyoruz. Buralarda öğrencilere istedikleri fakültelere kolayca girebilme, yurtlarda ve cemaat evlerinde  kalabilme imkanları sağlandığı gibi, iş garantisi de verilmiş oluyor. "Ağabey" ve "abla"  rütbesine layık görülenler de cemaatin, parelel yapının tabanını oluşturmada kullanılıyordu.

 Dışarıdan bakıldığında bu durum, gayet masumane, mütedeyyin ve muhafazakar bir görüntü içinde öğrenci velilerini celbediyordu. Cemaat içinde kendini bulan, bir nevi kapalı devre içinde sosyal hayatı da şekilleniyordu. Gençler birbiriyle evlendiriliyor; işi, evliliği bir nevi ipotek altına alınıyordu. Son tahlilde bu yapılanma, emniyetten, yargıya, eğitimden medyaya kadar, casuszluk dahil, hükümeti devirmeye kadar uzanan, her alandaki kirli ilişkileri  deşifre edilerek toplumun gözünde itibarlarını yitirdiler. Böylece  "Gülen örgütü"  devletin "Kırmızı kitap" ında bir tehdit olarak yer aldı. Bu arada bütün samimiyetiyle Cemaate maddi ve manevi yardım eden, vatandaşlarımızın hayal kırıklığı ve tepkisini de gözardı etmemek gerekir. 

Profösör

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Ramazan Hangi Takvimle İdrak Olunur

"Ramazan 2014"  başlıklı ramazan sayfaları, ya da gazetelerin resmi web sitelerinde banır olarak çıkan başlıklar acaba düşünülerek mi hazırlandığı sorusu aklıma takılıyor. Ramazan hicri yılın bir ayı. Kutsal bir ay. Onbir ayın sultanı. Hicri "Ramazan" ayı ismi ile,  ile miladi sene olan "2014" yanyana nasıl gelir. Gelemez ve gelmemelidir. Çünkü hicri sene miladi seneden on gün eksiktir. Onun için ramazan her miladi sene için on gün önce başlar. Bundan dolayıdır ki,  geçtiğimiz yıllarda bir miladi sene içinde iki mübarek ramazana idrak ettiğimiz vakidir. Ramazan 2014 terkibi işin doğasına aykırıdır. 

İllaki sene belirtilmek isteniyorsa; doğrusu hicri "Ramazan 1435" takvimine dikkat çekilmelidir. İsterseniz bir başka alternatifi de konuşabiliriz. Ramazan ayı kaç çekiyorsa ve her gün için bir ramazan orucu tuttuğumuza göre. "Ramazan 1"  "Ramazan 2"  "Ramazan 3" şeklinde her ramazan günü için başlıklar, banırlar ve klişelerr hazırlayabiliriz. Belki bu daha faydalı da olacaktır. Ramazan'ın kaçıncı günündeyiz, bayrama kaç gün kaldı hesabı da otomatikmen bilinç altına yerleşmiş olacaktır.

Bu uyarıyı özellikle yapmak istiyorum. Bu duyarlılığı göstermeyen medya ve mecralara da uyanın diyorum. Doğru düşünme mantığını kavrayamayan aynı zamanda inandığı değerlerin şuuruna varamaz. 

Profösör

15 Haziran 2014 Pazar

Türkçe Olimpiyatları Reklam Filmi

"12. Uluslararası Dil ve Kültür Festivali"nin reklam filmi televizyon kanallarında yayınlanmaya başladı. Özellikle siyasi, sosyal ve kültürel içerikli her reklam filmi aynı zamanda bir ideoloji ve zihniyeti de yansıtır. Bu organizasyonu biz; bundan önceki dönemlerde  devlet desteğiyle Kültür Bakanlığının da onayladığı bir etkinlik olarak takip ediyorduk. "12. Uluslararası Dil ve Kültür Festivali"nin reklam filmini izlediğimizde bu organizasyonun  kimin tarafından organize olduğunu belirten bir mahrecinin olmayışı dikkatimi çekti. Ayrıca  bu filmin jeneriğinde herhangi bir  sponsorun da belirtilmediği bir organizasyon olduğunu söylemek isterim.

Benim bu organizasyonla ilgili üzerinde durduğum nokta bu organizasyonun siyasi, sosyal ve kültürel içerikleriyle ilgili değil. Teknik olarak birkaç küçük noktaya değindikten sonra, asıl püf noktaya geleceğim. Bu reklam filminde birkaç ülkenin adıyla birlikte şehrin ismi de geçiyor. Aslında bu verilen grafikle de ekran kirliliği oluşturuyor. Üstelik şehir  küçük puntoyla ülke adının altında yer alacağına küçücük bir puntoyla verilmiş. Ne şehir, ne de ülke ismi grafik olarak filimde yer almamalıydı. Dünya o kadar küçüldü ki, Bosna da, Yemen de Arjantin de Ruanda da tanınıyor artık. Türk izleyicisi de cahil değil. İnternetle dünyaya açılıyoruz. Filimde; yabancı ülkelerdeki okullarda hizmet yapan öğretmenler zaten giriş cümlelerini yaşadıkları ülkenin ismiyle yapıyorlar. Böyle bir grafik filme gereksiz zihin yorgunluğu getirmiş. 
Kırk yıllık profösyonel bir meslek hayatı olan ve medya  iletişimci biri olarak bu reklam konseptinin en önemli püf noktası saydığım kısım ise, bu film işin ruhunu yansıtıp yansıtmamasıdır.  Bence bu film işin ruhunu yansıtmıyor. "Bir yerde Türkçe bahane, gönüller bir oluyor" diyen öğretmen hanımın kalbini gösterirken sol eliyle sağ göğsüne bastırması, affedilecek bir çalışma değil. Geneleksel olarak baktığımızda sol elimizi zorda kalmadan pek kullanmayız. Özelilkle sağ elimizi kullanışımız bizim doğallığımızdandır. Hem de kalbimizi göstermek ihlas ve samimiyetimizi ortaya koymak için yaptığımız hareket doğal ve  imanidir. Hazreti Peygamber efendimizi anarken, hatta birbirimize selam alır ve verirken sağ elimizi sol  göğsümüzde bulunan kalbimizin üzerine bastırarak hem teyid ve tasdik etmiş oluyoruz, hem de hürmetimizi gösteriyoruz. 
Sözün özü Türkçeyi dünyaya yayma görevini üstlenen bir zihniyet Türkçeyi bahane sayması da bir çelişki sayılır. Bu çelişki sadece bununla kalmıyor; kalbin bir gönül olduğunu  ve kalbimizin vücudumuzun neresinde attığını bilmeyecek kadar cahilliklerini de gösteriyor bize. Bu zihniyet  önce kendi ülkesinde bozulan imajını düzeltmelidir. Bence önce bütün kalpler keşfedilmeli, sonra da bütün gönüller fethedilmelidir.
Profösör
Not:  "12. Uluslararası Dil ve Kültür Festivali"nin reklam filmi http://www.youtube.com/watch?v=bwWPKBtSWRY linkinden izlenebilir.

6 Haziran 2014 Cuma

Aşk; Kaderin Oyunudur


Açlığını çektiği bir duygu, onu aşkın içine çekiyor, sonu uçurum  bile  olsa kuru bir yaprak gibi, bu rüzgarla adeta uçuruma doğru sürükleniyordu kadın. Karşısına ilk çıkan  yakışıklı  ve saçı bir adamın mavi, masmavi bakışlarından gözlerini bir türlü ayıramadı.  Gözlerine mil çekilmiş bir ama gibi hissetti  kendini kadın. Sıtmaya tutulur gibi tit tir titreyen, dizlerinin bağı çözülüvermiş gibi hissetti kendini birden. 

İnancına, kültürüne ve meşrebine ne kadar yakındı bu durumun. Bilemediği, sorgulaymadığı ve anlayamadığı  bir durumdu bu durum. Anladı ki; aşk karşı konulmaz bir iradesizliktir. Anladı ki aşk; mahiyeti ve sonu ne olursa olsun körükörüne karşı durulmaz bir teslimiyettir. Kimine göre aşk kendini tamamen bırakacak kadar bağımlılıktır. Kimine göre sarhoş olmak, kimine göre avare avare ortalıklarda dolaşmaktır belki de. Cezbeye kapılmak, kendini unutarak, deli divane,  mezcup olup yaşamaktır.

Herşey olduğu gibi, göründüğü gibi değildir aslında. Herşey başka şeylerin de birer işaretidir.  Herşey göründüğü gibi sadece kendini ifade etmez; şimdiki durumunu, oluşunu ve varlığını  geçmişe ve geleceğe borçludur belki de. Belki de bu zaaflarımızın ve kaderin bir oyunudur bize... 

Profösör
"Aşk ve Hüzün" den

3 Haziran 2014 Salı

"Dur"dan, "Çüş"ten Anlamak



"Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir." diyordu hocalarımız bize. Bir hocamızın da boy boy ve kademeli kalınlıkları olan, bir numaradan beş numaraya kadar numaralandırdığı  sopaları vardı. Hocamız her zaman sopalarıyla övünürdü. "İyi ki sopa cennetten çıkmış" derdi. Sonra da kendisinin medresede okurken iken, çok yaramaz bir talebe olduğunu söylüyor, bir taraftan falakaya nasıl yatırıldığını, "Eşşek sudan gelinceye kadar" nasıl sopa yediğini  ballandıra ballandıra, hemde bu hatırasını kendisine bir övünç meselesi yaparak  anlatırdı bize. "Biz altmışsekiz kuşağı gibi anarşit olmadık; molla olduk; ağır takıldık" derdi. 

Şimdi bakıyorum da canım cicim yetiştirilen şimdiki cici gençlik; burnunun ucundaki sivilceyi görmüyor da çiçek, böcek deyup sağı solu, etrafı yakıp yıkıyor. Gaza geliyor, gaz yiyor; bana mısın demiyor. Maske takıp, yüzünü gizliyor; tomanın üzerine çıkıp, zafer işareti  yaparak kendisini  kahraman sanıyor. Okuyup da adam olamayanlar çapulcu oluyor; eşşek bile olamıyor. Oysa eşşek bile "dur"dan "çüş"ten anlıyor. 


Profösör

"Benim Gibi Eşşek Olma"


İlkokul birinci ve ikinci sınıfı köyde okudum ben. İkinci ve üçüncü sınıflarla bir arada ders görüyorduk. Bir gün hiç beklemediğimiz bir misafir kapıdan sınıfa girdi ve duvardaki mevsimler panosuna bakarak oradaki bir hayvan resminin ismini  sordu bana. Ben ayağa kalkarak "Tosbağa" cevabını verince öğretmenimize bakıp, yarı kızgın, yarı sitemli bir şekilde, "Öğrencilerini iyi yetiştirmişin  öğretmen bey; bir de öğrencilere merkebi göstersek öğrencilerin "eşek" der" dedi. 

Müfettiş bey  "Bir de Cumhuriyetin öğretmeni olacaksınız" diyerek bir nevi öğretmenimizi paylamayı ihmal etmedi. Oysa bütün köylü kaplumbağayı tosbağa, merkebi de eşek olarak biliyordu. Doğrusu da buydu. Bazı kelimeler başka başka yörelerde farklı farklı kullanılabiliyor, farklı lehçelerde söylenebiliyordu. Bu da bizim türkçemizin zenginliğiydi aslında.

Meğer bu  misafir okulumuza teftiş için gelen müfettişmiş. Tosbağanın kaplumbağa, eşeğin de merkep olduğunu müfettiş beyden öğrenmiş olduk. Sonra düşündüm de eşek eşektir; neden merkep olsun!.. Eşeğin canı yok mu? Eşeğe neden binilsin ve eşek neden binit olsun. Yazık değil  mi; günah değil mi? Bir de müfettiş bey "Merkep köylünün taksisidir" demez mi? Sınıf bu cümleye katıla katıla. Yarım asır geçmesine rağmen hala  gülmekten kendimi alamıyorum. Demek ki çok etkilenmişim. 

Daha sonra tarlada tapanda çalışırken babamın ikide bir "Oğlum oku da adam ol; benim gibi eşşek olma" deyişi bir başka anlam ifade ediyordu benim hayatımda. O zaman merkeple eşeği yanyana koydum ve bir daah üzerinde düşündüm. Eşek merkep olsa, merkep de eşek olsa hiçbirşey değişmeyecekti. Babam nedense  eşeği eşşek diye şeddeli söylemesi; bir nasihat olarak iyice hafızamızda yer etmesi içindi.

Profösör

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Hak Varken Batıla Yer Olmamalı


Öğretmen sınıfa girer girmez bir soruyla derse başlıyor; "Çocuklar biliyorsunuz evlerimizi ampul aydınlatıyor. Gecemizi ve gündüzümüzü  aydınlatan nedir" sorusuna ilkokul öğrencileri hep bir ağızdan "Allaaaaaah"  diyerek sınıfı çınlatıyorlar.

Öğretmen gülümseyerek "Elbette Allah aydınlatıyor; Allah gecemizi ve gündümüzü hangi araçlarla aydınlatıyor" sorusuna da "Güneş ve ay" cevabını veriyorlar.

Elbette güneşi parlatan, ayı ışıtan yüce Rabbimizdir. Şükürler olsun Allah'ın bize verdiği bütün nimetlere. Ne mutlu Allah'a ve O'nun verdiği nimetlere şükredip, O'na nankörlük etmeyenlere.

Bir zamanlar bir nesli nasıl mahvettiler; asla unutmuyoruz, kabus gibiydi o devirler.  O devirde Köyenstitüsü mezunu ilkokul öğretmenleri sınıftaki öğrencilerine  "Allah'ım bize şeker ver" cümlesini peşpeşe üç kez tekrarlatıyordu. Öğrenciler de "Allah'ım bize şeker ver!.. Allah'ım bize şeker ver!.. Allah'ım bize şeker ver!.." diye üç kez peşpeşe hepbir ağızdan bu cümleyi tekrarlıyorlardı. Sonra da sınıfta sessizlik içinde bir müddet bekleniyordu. Allah şeker meker vermiyordu. Arkasından öğretmen sinsice,  ikinci cümleyi küçücük masum öğrencilerinin hep bir ağızdan üç kez  tekrarlamalarını istiyordu. "Öğretmenim bize şeker ver!.. Öğretmenim bize şeker ver!.. Öğretmenim bize şeker ver!.. " Öğrenciler hep bir ağızdan bu ikinci cümleyi de üç kez tekrarlayarak, öğretmenin isteğini yerine getirmiş oluyorlardı. Bunun üzerine  öğretmen sırıtarak gülüyor ve çantasından çıkardığı şekerlerden teker teker öğrencilerine bir taraftan dağıtırken, bir taraftan da "Eğer Allah olsaydı sizin isteğinizi geri çevirmeyip, size şeker verirdi. İyi ki öğretmeniniz var; Bakın size şeker dağıtıyor!" diyerek adeta içindekini kusuyortu; tertemiz kücücük beyinlere ve küçücük masum yüreklere.

İyi, güzel, doğru varken; kötü, çirkin, yanlışa bel bağlanmamalı. Huzur, sükunet, mutluluk varken, teröre, anarşiye geçit vermemeli; anafora, anomiye kapılmamalı. Hak varken batıla yer olmamalı

Profösör

16 Mayıs 2014 Cuma

Haktan Yana Olmak


Dünya iki kutupludur. Bu böyle olacak ve böyle de kalacaktır. Fizik kanunlarında olduğu gibi iki kutup vardır. Artı ve eksi kutuplar. Sosyal hayatta, değer yargılarında, inançta ve yaşantıda da iki kutup vardır. Duyguda, düşüncede ve davranışlarda da iki kutup vardır. Çok kutupluluk bir dünya yoktur. Hak ve batıl vardır. Haktan, hakikattan, adaletten, kanundan, nizamdan, ahlaktan, kardeşlikten ve barıştan yana olanlar,  buna karşıt da cehaletten, karanlıktan, zulümden, kaostan, anarşiden, terörden ve bunalımdan yana olanlar vardır. Daha da bunun ötesi berisi yoktur.

Kanunlara ve nizama aykırı hareket etmek, illegal, kanunsuz, izinsiz yürüyüşler tertip etmek, gösteriler yapmak, daha da ileriye giderek güvenlik güçlerine saldırmak, yakmak, yıkmak yasaları çiğnemek ve toplumun huzurunu bozmaktır. Özellikle üzüntülü günlerimizde, birbirimizi anlamak, birbirimizin yanında olmak gerekir. Birlikten güç, rahmet ve bereket doğar. Davamızda ne kadar haklı olursak olalım, şuursuzca hareketler içinde bulunmak, geleceğimizi karartmaktır. Haklı iken haksız konuma düşmektir. Kendini devletin yerine koymak, parelel yapılanmak ve devlet otoritesini kabul ektmemek anlamına da gelir ki; sonuçlarına katlanmak demektir.

Cumhuriyet tarihi boyunca emperyal güçlerin ne yazık ki  piyonu konumunda olanlar, demokrasi oyununu iyi oynayamamışlardır. Bir çöpçünün, bir kapıcının, bir köylünün, bir çobanın demokratik hakkı olan bir oyunu tanımamışlardır. Demokrasi bir oyunsa eğer, oyunu usulüne göre oynayacaksın. Bir çobanın oyuyla oynamayacaksın. Bir çoban Sülü'den  başbakan, ve cumhurbaşkanı nasıl olduysa bu memlekette, muhtar bile olamaz denilen Kasımpaşalı bir İmam Hatip'liden  başbakan olduğunu görmekle kalmayıp, başkan da olabileceğini göreceksin. Bu millet her şeye rağmen gerçeği görmektedir. Zihniyet değişimi Yeni Türkiye'nin yeniden inşaası demektir. Milli iradeyi tanımamak, demokrasiye karşı çıkış, direniş, debeleniş ve devlete kafa tutma da bundandır. Bundan önce peşpeşe tertiplenen olaylarda tek hedef hükümet ve başbakandır.  Bundan sonra da  algı operasyonları hükümeti yıkmaya yönelik olacaktır ki; bunu asla başaramayacaklardır. Bize düşen haktan yana olmak; insanlık onurunu korumaktır.


Profösör

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Toplu Halde İntihar Ediyoruz!


İntihar canına kıymak demektir.Hiç bir şuurlu insan canına kıyamaz, kıymaz. Hiç bir canlı bile bile kendini yakmaz, kendini uçuruma atmaz. Neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmek yetmez.  İyi ve kötünün bize kazandırdığı ve kaybettirdiği şeyleri bilmek ve bu bilinçle yaşamak için bir mefkureye sahip olmak gerekir. Şuurlu olmak zorundayız. Herkes bunu yapıyor bende aynısını yapayım ne olacak demek, şuursuzluktur. Sürüdeki bir  koyunun uçuruma atlamasıyla  sürünün tamamının arkasından gitmesi topluca intihar anlamın gelir. Demek ki sürü olmayacağız. Önde gidenin yanlışına ortak olmayacağız. İnsan olmanın şuurunu önce bireyselliğimizde ve sonrada toplum bilincinde yaşayacağız. 

Yemede, içmede, giyim kuşamda, sanat ve kültür anlayışımızda, sosyal ilişkilerimizde, eğitimde, sağlıkta, emniyette ancak insan onurunu koruyan evrensel değerlerde buluşacağız. Yaşamı körükörüne ve doğmatik bir toteme inanarak sürdürmeyecek ve sürü psikolojisi içine düşmeyeceğiz. 

Kent hayatıyla birlikte ne yazık ki, maddeye dayalı, lüks ve konforu elektronik ortamda yaşama sevdası insan genetiğini, ruhsal ve biyolojik olarak bozan etkilerini üzerimizde taşıyoruz. Doğal beslenmeden uzak, genetiği bozulmuş hormonlu ve amblanjlı besinleri tüketiyoruz. Şişirilmiş tavukları, ekşimeyen yoğurtları, vitamini alınmış sütleri, mukavva kutusunda sıvı halindeki yumurtaları tüketiyoruz. Öyle bir toplum haline getirildik ki; yediklerimizin ne tadı, ne kokusu, ne de rengi tabii beslenmemize uygun değil. Ne yazık ki; toplu halde intihar ediyoruz. 

Hesap makineleri çıktığı çıkalı  hafızamızı kaybettik. Annemizin, öğretmenimizin, arkadaşlarımızın telefonunu ezbere bilmiyoruz artık. Herşey elektirik cihazlarda kayıtlı. Kitaplar tozlu raflarda kaderine terkedilmiş. Bir şey mi öğrenmek istiyoruz, internetin kirli bilgi dünyasına açılan arama motorlarından  şipşak öğreniveriyoruz. Edindiğimiz bilgi doğru mudur, doğrulanmış mıdır, güvenilir midir, hangi saikle yüklenmiştir? Bunu hiç önemsemiyoruz. Oysa her bilginin bir hayati değeri vardır. Yoksa biz uçuruma mı gidiyoruz.

İrademizi başkasının iradesine ipotek ettirmişiz. Biz biz olmaktan çıkmış, bencil, sadece kendini düşünen, menfaatperest, agresif, hoşgörüsüz, saldırgan bir mahluk haline getirilmişiz. Yıllar önce Guyana'da tarikat liderleriyle birlikte huzura kavuşacağız deyip,  topluca kilisede siyanür içen yediyüzelli müridin ölümü insanlığa ibret olmamış. Bir atom alimi, sessizliğiyle düğmeye basabilir. Bir bomba patlar, bir kimyasal gaz yön değiştirir masum insanları ölüme götürebilir.  

İntihar sadece bir anlık ruhsal bunalımla kendini asmak, bileklerini kesmek, bir kutu hap içmek değildir. İntihar sadece köprüden ve yüksekten atlamak değil; azar azar, yavaş yavaş kendini yok etmek ve bitirmek demektir. Sigara içmek, içki, uyuşturucu, insanı tahrib eden maddeler kullanmak, kumar oynamak,  ahlaki değerleri yitirmek demektir. intihar bedenen ve ruhen kutsal varlığımızı yok etmektir. İntihar cehalete boyun eğmek, İslam'dan uzaklaşmak, insanlıktan uzaklaşmak, vicdandan uzaklaşmak demektir. O halde topluca, hep birlikte Allah'ın ipine sarılmaktan ve hükmüne teslim olmaktan başka bir çaremiz yoktur. İslami hayat ebedi huzur ve mutluluktur.

Profösör

4 Mayıs 2014 Pazar

Gülen ve Ağlayan Mask


Bir tiyatro sanatçısı veya tiyatrosever biriyseniz eğer ağlayan ve gülen maskın ne demek olduğunu biliyorsunuz demektir. Genellikle büyük tiyatro salonlarının sahnelerinin üzerinde gülen ve ağlayan mask dikkatimizi çeker. İnsan düşünen bir hayvandır. Birinci tarifi destekleyen ikinci bir tarif de insan gülen ve ağlayan bir varlıktır. İnsan üzerinde  düşünce, duygu ve davranışların keskin olarak etkisi gülmek ve ağlamaktır. En uç noktada bu duygular ancak böyle ifade edilebilir. Bir tiyatro eseri ister komedi, ister dram olsun, her ne olursa olsun insanda oluşturacağı olgu, sonuçta  ya sevinç olur, ya da bundan üzütü duyulur. 

İnsan gülmeli ve ağlamalıdır da. Ancak duygulu insana hüzün ve gülümseme daha çok yakışır. Bazı insanlar çevrelerine rahatsızlık verecek derecede kahkahayı basar. Bazı insanlar da gülmeyi bile edeb sayar. Gülümsemeyi daha olgun bir tavır olarak görür. Kimi insan gülümsedikçe gamzeleri belirir. Kimi insan hüzünlendikçe tomurcuk kırmızı bir güle benzer. 

Bir tiyatro sahnesinden farklı değildir bu dünya, yaşadığımız hayat. Nice günlük gülüstanlık içinde mutluluklar yaşar, zevk ve sefa alemine dalar gideriz. Kimi zaman da üzüntüler, sıkıntılar yakamızı bırakmaz, hayal kırıklığı, mutsuzluklar içinde biçare kalırız. Bazen güler ve gülümseriz; bazen ağlar ve hüzünleniriz. Hayat bu; bu da geçer yahu deyip avunuruz.

Profösör

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...