İzleyiciler

roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2015 Çarşamba


Bir zamanlar yazın dünyasında Kemal Tahir'ler, Aziz Nesin'er, Fakir Baykurt'lar,  öyküleriyle romanlarıyla adeta kasıp kavuruyordu. Bir taraftan körüklü çizmeli, yuvarlak şapka, eli kırpaçlı baskıcı  köy ağaları bir tarafta çıplak ayaklı, nasırlı elleriyle tarlalarda iş gören ırgatlar, marabalar anadolunun kırsal bölgelerindeki eserlerinde uzun uzun anlatılırdı. Anadolunun bu çilesinden kaçarak şenhre tahta bavullarla gelenler, özellikle siyahbeyaz türk filmlerinde gördüğümüz sahnelerde olduğu gibi Haydarpaşa  tren garında nefes aldıklarında onları martılar, bacalarından duman tüten, zaman zaman düdüğünü kesik kesik öttüren  vapurlar,  karşı sahildeki eskiİstanbul'un ihtişamı adeta onları büyülüyordu. İstanbul bu; İstanbulda olmanın keyfiyle  köyden kasketiyle gelen tahta bavullu adam, parlak ve metal olan,  tütün tabakasından bir cigara çıkartıp yakarken, dumanı da   rüzgardan kavruk olan yüzüne savruluyor,  aynı zamanda içten gelen bir sevinçle  gözleri büyülü bir  ışıltıyla parlıyordu sanki. İstanbul'a gemişti artık... İçinden "İstanbul'un taşı toprağı altındır" diyerek inancını umuduyla pekiştiriyordu.

Fotorafiker: Hurşit Akyıl

6 Haziran 2014 Cuma

Aşk; Kaderin Oyunudur


Açlığını çektiği bir duygu, onu aşkın içine çekiyor, sonu uçurum  bile  olsa kuru bir yaprak gibi, bu rüzgarla adeta uçuruma doğru sürükleniyordu kadın. Karşısına ilk çıkan  yakışıklı  ve saçı bir adamın mavi, masmavi bakışlarından gözlerini bir türlü ayıramadı.  Gözlerine mil çekilmiş bir ama gibi hissetti  kendini kadın. Sıtmaya tutulur gibi tit tir titreyen, dizlerinin bağı çözülüvermiş gibi hissetti kendini birden. 

İnancına, kültürüne ve meşrebine ne kadar yakındı bu durumun. Bilemediği, sorgulaymadığı ve anlayamadığı  bir durumdu bu durum. Anladı ki; aşk karşı konulmaz bir iradesizliktir. Anladı ki aşk; mahiyeti ve sonu ne olursa olsun körükörüne karşı durulmaz bir teslimiyettir. Kimine göre aşk kendini tamamen bırakacak kadar bağımlılıktır. Kimine göre sarhoş olmak, kimine göre avare avare ortalıklarda dolaşmaktır belki de. Cezbeye kapılmak, kendini unutarak, deli divane,  mezcup olup yaşamaktır.

Herşey olduğu gibi, göründüğü gibi değildir aslında. Herşey başka şeylerin de birer işaretidir.  Herşey göründüğü gibi sadece kendini ifade etmez; şimdiki durumunu, oluşunu ve varlığını  geçmişe ve geleceğe borçludur belki de. Belki de bu zaaflarımızın ve kaderin bir oyunudur bize... 

Profösör
"Aşk ve Hüzün" den

19 Eylül 2012 Çarşamba

Bir Masal Gibiydi


Bir an kentin bütün ışıklarının söndüğünü düşünelim. Caddeler, sokaklar, bulvarlar bir anlık da olsa ışık kirliliğinden kurtarıldığını, binaların içindeki yanan ışıkların pencerelere vurduğunu düşünelim. Trafiğin durduğunu, gürültünün tamamen yok olduğunu, meydanların kalabalıklardan arındırıldığını, sanki sakin bir tatil kasabasında yaşıyor gibi, bir gece vakti yürüyüşünde gökyüzündeki dolunaya eşlik ederek yalnızlığımızı paylaştığımızı düşünelim. Herşey güzel; denizden esen iyotlu yel, yüzümü şefkatle okşadığını, dolunayın suya titreyerek vuruşunu, kalbimizin tir tir titrediğini, nefes alış verişlerimizin hızlanarak kalbimizin bu sessizlik içinde nasıl atabildiğini düşünelim.

Böyle bir zaman ve mekanda, vapur iskelesinin önündeki tarihi tiyatro binasının önünden geçerek meydandaki banklardan birine gayri ihtiyari oturuyorum. Seyyar bir çaycının termosla dolaşarak plastik bardaklarda çay sattığı fark far ediliyor. Elimle işaret ederek ona çay alacağımı ima ediyorum. Çaycı allı güllü elbisesiyle etnik yapısını abartılı olarak yansıtan, esmer bir çingene kızı olarak salına salına yanıma yaklaşıyor.. Ağzını dolduran sakızıyla çay servis etmesi hayli bir ilginçlik gösteriyordu. Bir bardak termostan çay koyduktan sonra, bardağın içine şeker atmak isteyince elimle kullanmıyorum anlamında ona teşekkür ediyorum. Parasını ödedikten sonra, elindeki termosu ve plastik bardakları bir kenara koyarak, yanımdaki boşluğa ilişerek, bana fal bakabileceğini söyleyince utanırım ben diyorum kendisine. Bu konuşmanın arkasından bak dolunay bizi gözetliyor, ortamın büyüsü bozulabilir, istersen fal yerine ikinci bir çay alabilirim sizden diyerek tebessüm ediyorum. İlk bardaktaki çay bitmeden ikinci bir bardağı oturduğum bankın kaidesindeki, küçük düzlük yere bırakıyorum.. Çaycı kız onun da parasını alıp, beni tuhaf bir gözle süzdükten sonra, arkasına bakmadan, benden uzaklaşıp, kaybolup gidiyor.

Bütün ruhumu saran bir garip duyguyla, ikinci çay bardağını elime alıp, yerimden kalkıyorum. Bu karanlık gecenin tek hakiminin dolunay olmasına rağmen kendimi sanki bir zenci caz ustası kadar duygusal ve yaşamın özgürlü içinde saklı olduğunu anlıyorum.. Bu dolunay ve gökteki parlak yıldızların bana hissettirdiği bir caz esintisini ruhuma işlediğinin farkına varıyorum. "Yarın sabah güneş doğacak..Yüreğimde parlayacak..Rüzgarlar yön değiştirip; hüznümü üfleyip götürecek." Dolunay da sanki bu gece, sadece benim için parlıyor. Nesilden nesillere anlatılacak, bitmeyen bir öykü yazılacak olan bir romanın duygu derinliğini burada hissediyor gibiyim. "Aşk ve Hüzün" ancak bu kadar derinden hissedilebilirdi diyebilirim. Çünkü aşk ve hüzün, bir insanlık ailesinin bütünüyle yüreğinde hissettiği acıdır, ıstıraptır, burukluktur, özlemdir. Bütün bu duygularla beslenen bir romanın adıdır. İnanmak, inanarak sevmek, sevilmek ve kavuşamasan da, bu ulvi değeri asla yüreğinden çıkarmamak adına aşkı kıyamete ve oradan mahşere kadar sonsuzluğa taşımanın eylemidir aşk ve hüzün.. Aşk ve hüzün bir hayalin, bir rüyanın iz düşümüdür bu hayatta.. Aşk ve hüzün; bitimsiz bir umudun, heyecanın, coşkunun erdemiyle bir kutlu çağrının adıdır. Bu iki kişinin birlikte yaşadığı bir roman değil; hepimizi ve bütün insanlığı içine alan, bir aşk ve hüzün manifestosudur.

Profösör
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...