İzleyiciler

eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2016 Perşembe

Her Kelam, Bir Selam


Dinlemeyi öğreneceksin. Karşındakine söz vereceksin. Karşındaki ihtiyarsa eğer, ak saçlı bir bilgedir tecrübe sahibidir. Bir bildiği var diyeceksin. Karşındaki bir çocuksa eğer, onu daha çok dinleyeceksin. Ona güven vereceksin; özgüveni olsun diye. Ona edeb adab öğreteceksin saysın sayılsın diye. Ona sevigi vereceksin sevip sevilmesini bilsin diye.  

Çünkü onlar en büyük mirasçımızdırlar. Onlaraa İslam'ı öğreteceksin vicdanlı insan olsun, sevgi, şefkat ve merhamet sahibi olsun, Allah'ın sevgili kulu olsun  diye. 

Her kelam; bir selam... Söyletene bak sen.

Profösör

12 Ekim 2015 Pazartesi

Eğitim Gönül İşidir.


Eğitim gözgöze ve gönül gönüle yapılan bir  iş, eylemdir. Kesinlikle sıradan bir iş, sıradan bir eylem değil; insanlık idealinde yapılan kutsal bir hizmettir. 
Eğitim hak ile batılı birbirinden ayırdedebilmek için cehaleti yenmektir. 
Eğitim, zulmetten nura doğru yolda yürümek, adaleti temin etmek, ahlaklı ve seciyeli nesiller yetiştirmektir. Onun için eğitim gönül işidir.

Profösör

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Çocuklukluğumuz


İlkokul birinci sınıfa başladığımda, boynumda bird kese, içinde bir kitap, bir defter, kalem ve silgi. kalemtraşım bile yoktu. Kalemtraş da sonradan icad oldu. Belki de ben bilmiyorum. Kalemlerimi jilet ile açıyordum. Kaç kez parmağımı kesip doğradım. Kaç kez parmağımdaki akan kanı defterimden koparttığım kağıtla siliyordum. O zaman kağıt mendilin adı bile duyulmuyordu. Ne zaman ki ikinci sınıfa geçtim o zaman plastikten yapılma bir çantam oldu. Tek gözü vardı. Birde önünde cebi. Cebine mendilimiskoyuyordum. Sevmiştim çantamı.

Hayal ediyorum şimdi de o zaman yokluk varmış. Ayakkabılarımız bile naylondan yapılma, delikli bir papuçmuş. Pantalonumuz yırtık, gömleğimiz yamalıymış. Kara tahtanın önüne çıkmak cesaret işiydi. Bir yaramazlık yapsak tek ayağımızın üstünde, sınıfın önünde durmak ağır bir cezaymış.  Bir sınıfta birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar öğrenci bir arada der görürmüş. O zamanlar kaplumbağaya tosba denirmiş. 

O zaman bilgisayar yokmuş. Bilgisayar oyunları yerine, birdir bir, uzun eşşek, şeytan çukuru, nalmıh, güvercin taklası oynanırmış. Sinlenmeç oynanır, delense çevrilir, uçurtma uçurtulur, dım tıs oynanırmış. O zaman  kamıştan kargıdan kaval yapılır, düdük çalınırmış. İlik oynamak, meşe yuvarlamak, gazoz kapağı toplamak varmış. O zaman köyümüzde  faslak akarmış, kuyulardan su çekilirmiş. Eşekler yarıştırılır, horozlar danalar güreştirilirmiş. Gölet suyla doldurulur, koyunlar sürüsüyle koyun basılırmış. bütün bunlar bir çocukluk anısı; köyde geçen bir devrin yazgısı.  

Profösör

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Son Model Otomobil


Daha çocukluğumuzda annelerimizin yaptığı bez bebekler, babalarımızın yap
tığı tahtadan ve ağaçtan arabalar sadece birer oyuncak değil, aynı zamanda birer eğitim malzemesi olarak da görebiliriz. Ne yazık ki çağdaşlık günümüz çağdaşlığında seri üretilen fabrika malı oyuncaklar çocuklarımızı sadece avutuyor. Oysa çocukluğumuzda bizim keşfettiğimiz o kadar oyuncak var ki, anne ve babalarımızla birlikte eğlenerek ve öğrenerek kendi ellerimizle yaptığımız oyuncakların yerini asla dolduramaz. 

Boşalan iplik makaralarından yaptığımız arabalar, kargıdan yaptığımız, tüfekler, fışkırıklar, değirmenler, tüfkeçler, rüzgar gülü fervaneler, kağıttan kayıklar, uçaklar, delenseler, topaç fırdöndüler, ağaçtan ve tahtadan yaptığımız beşikler, el arabaları, tel arablar ve bir sürü uçurtmalar gibi daha aklımıza gelmeyen oyuncaklar hayatımızda nostaljik ve birer mutluluk imgesi olarak hala varlığını özümüzde hissederiz.

Oysa şimdiki oyuncakların ne hijyenik bir yönü var, ne eğitsel ve pedogojik bir tarafı olmayan, çocuklarımızı birer tüketim canavarı haline çeviren bir nevi misket bombaları. Çocukluk ve musumiyetlerini tahrib eden bubi tuzakları. Bir çocuk kendi oyuncağını kendisi yapmalı ve birlikte arkadaşlarıyla paylaşmasınını da bilmeli.

Profösör

3 Haziran 2014 Salı

"Benim Gibi Eşşek Olma"


İlkokul birinci ve ikinci sınıfı köyde okudum ben. İkinci ve üçüncü sınıflarla bir arada ders görüyorduk. Bir gün hiç beklemediğimiz bir misafir kapıdan sınıfa girdi ve duvardaki mevsimler panosuna bakarak oradaki bir hayvan resminin ismini  sordu bana. Ben ayağa kalkarak "Tosbağa" cevabını verince öğretmenimize bakıp, yarı kızgın, yarı sitemli bir şekilde, "Öğrencilerini iyi yetiştirmişin  öğretmen bey; bir de öğrencilere merkebi göstersek öğrencilerin "eşek" der" dedi. 

Müfettiş bey  "Bir de Cumhuriyetin öğretmeni olacaksınız" diyerek bir nevi öğretmenimizi paylamayı ihmal etmedi. Oysa bütün köylü kaplumbağayı tosbağa, merkebi de eşek olarak biliyordu. Doğrusu da buydu. Bazı kelimeler başka başka yörelerde farklı farklı kullanılabiliyor, farklı lehçelerde söylenebiliyordu. Bu da bizim türkçemizin zenginliğiydi aslında.

Meğer bu  misafir okulumuza teftiş için gelen müfettişmiş. Tosbağanın kaplumbağa, eşeğin de merkep olduğunu müfettiş beyden öğrenmiş olduk. Sonra düşündüm de eşek eşektir; neden merkep olsun!.. Eşeğin canı yok mu? Eşeğe neden binilsin ve eşek neden binit olsun. Yazık değil  mi; günah değil mi? Bir de müfettiş bey "Merkep köylünün taksisidir" demez mi? Sınıf bu cümleye katıla katıla. Yarım asır geçmesine rağmen hala  gülmekten kendimi alamıyorum. Demek ki çok etkilenmişim. 

Daha sonra tarlada tapanda çalışırken babamın ikide bir "Oğlum oku da adam ol; benim gibi eşşek olma" deyişi bir başka anlam ifade ediyordu benim hayatımda. O zaman merkeple eşeği yanyana koydum ve bir daah üzerinde düşündüm. Eşek merkep olsa, merkep de eşek olsa hiçbirşey değişmeyecekti. Babam nedense  eşeği eşşek diye şeddeli söylemesi; bir nasihat olarak iyice hafızamızda yer etmesi içindi.

Profösör

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Hak Varken Batıla Yer Olmamalı


Öğretmen sınıfa girer girmez bir soruyla derse başlıyor; "Çocuklar biliyorsunuz evlerimizi ampul aydınlatıyor. Gecemizi ve gündüzümüzü  aydınlatan nedir" sorusuna ilkokul öğrencileri hep bir ağızdan "Allaaaaaah"  diyerek sınıfı çınlatıyorlar.

Öğretmen gülümseyerek "Elbette Allah aydınlatıyor; Allah gecemizi ve gündümüzü hangi araçlarla aydınlatıyor" sorusuna da "Güneş ve ay" cevabını veriyorlar.

Elbette güneşi parlatan, ayı ışıtan yüce Rabbimizdir. Şükürler olsun Allah'ın bize verdiği bütün nimetlere. Ne mutlu Allah'a ve O'nun verdiği nimetlere şükredip, O'na nankörlük etmeyenlere.

Bir zamanlar bir nesli nasıl mahvettiler; asla unutmuyoruz, kabus gibiydi o devirler.  O devirde Köyenstitüsü mezunu ilkokul öğretmenleri sınıftaki öğrencilerine  "Allah'ım bize şeker ver" cümlesini peşpeşe üç kez tekrarlatıyordu. Öğrenciler de "Allah'ım bize şeker ver!.. Allah'ım bize şeker ver!.. Allah'ım bize şeker ver!.." diye üç kez peşpeşe hepbir ağızdan bu cümleyi tekrarlıyorlardı. Sonra da sınıfta sessizlik içinde bir müddet bekleniyordu. Allah şeker meker vermiyordu. Arkasından öğretmen sinsice,  ikinci cümleyi küçücük masum öğrencilerinin hep bir ağızdan üç kez  tekrarlamalarını istiyordu. "Öğretmenim bize şeker ver!.. Öğretmenim bize şeker ver!.. Öğretmenim bize şeker ver!.. " Öğrenciler hep bir ağızdan bu ikinci cümleyi de üç kez tekrarlayarak, öğretmenin isteğini yerine getirmiş oluyorlardı. Bunun üzerine  öğretmen sırıtarak gülüyor ve çantasından çıkardığı şekerlerden teker teker öğrencilerine bir taraftan dağıtırken, bir taraftan da "Eğer Allah olsaydı sizin isteğinizi geri çevirmeyip, size şeker verirdi. İyi ki öğretmeniniz var; Bakın size şeker dağıtıyor!" diyerek adeta içindekini kusuyortu; tertemiz kücücük beyinlere ve küçücük masum yüreklere.

İyi, güzel, doğru varken; kötü, çirkin, yanlışa bel bağlanmamalı. Huzur, sükunet, mutluluk varken, teröre, anarşiye geçit vermemeli; anafora, anomiye kapılmamalı. Hak varken batıla yer olmamalı

Profösör

26 Şubat 2012 Pazar

Eti Olmayan İnsana İskelet Denir


Bir ilköğretim okuluna teftişe gelen bir müfettiş birinci sınıfa giden küçük bir öğrenciye "İskelet nedir?" diye sorduğunda beklemediği cevap karşısında şaşırır. Sonra da müfettişin yüzünde küçük bir tebessüm belirerek küçük öğrencinin cevabında haklılık payı olabileceğini düşünür. "İskelet; eti olmayan insana denir öğretmenim" diyen öğrenci, aslında bu verdiği cevabın bir hazırcevap olduğunun farkında bile değildir. Sınıfın gülüşmeleri arasında çocuk yerine oturur.  Bir anlamda verdiği bu cevap mizahi bir içerik de taşımış olacak ki, arkadaşlarını verdiği bu cevapla güldürebilmiştir. İnsana kabaca baktığımızda, insanın etten ve kemikten olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü insanı ayakta tutan temel unsur iskeletidir. İskelet insanın yükünü taşıyan bir binanın kolonları gibi işlev görmektedir. Belki de küçük öğrencinin bu cevabı akılda kalabilecek güzel bir yaklaşımdır. Müfettiş öğrenciyi süzdükten sonra, yanına gider,  başını okşayarak "Aferin evladım" der. Burada insan için, eti de kemiği de, vücudumuzun bütün azalarını da çalıştıran, insana hayatiyet kazandıran tek kelimeyle insanın ruhudur. Bir anlamda insanın canıdır.

Eğitim o kadar önemlidir ki, eskiden evladını mektebe yazdıran bir veli, hocaya "Hocam bu benim evladımı hayırlı bir evlad olarak yetiştir. Eti senin, kemiği benim " diyerek, evladının tahsil görmesi için hocaya teslim ederdi. Bunun anlamı çocuğunun yaramazlık ya da tembellik yaptığında, falakaya yatırılıp, kırbaçlanmasını kastetmiyordu. Çocuk yetiştirmenin mutlaka bir usulü ve adabı vardı. Osmanlı tedrisatı iyi biliyordu. Zamanla eğitim özünden ve ruhundan saptırıldı. Çağdaş cumhuriyet değerlerinde de bir türlü yerine oturamayan bir eğitim sistemi içine girildi. Ne kadar eğitim reforu yapılsa da, insan unsuru hep  ikinci planda kaldı. Öğretmen, doktor, mühendis yetişti ama, iyi bir öğretmen, iyi bir doktor ve iyi bir mühendis yetişemedi. Medreselerde talebeye falakaya yatırma adeti ise, Osmanlının çöküş dönemine rastlar. Yoksa talim ve terbiyenin özünde sevgi ve saygı yatar.

İnsanı kabaca tarifi edersek, "İnsan et ve kemikten ibarettir" diyebiliriz. Et ve kemik benzetmesi aynı zamanda da, et ve kemiğin birbirine sarıp sarmalaması ve birbiriyle kaynaşması demektir.  Et ve kemik birbirini tutar ve birbiri için birer varlık sebebidir. Bu bir anlamda "muhabbet ve ünsiyet" gibidir. Bu tabiri sadeleştirmek gerekirse "sevgi ve kaynaşma" demektir. Sevgi kaynaşmasız, kaynaşma da sevgisiz olmaz. Her ikisi bir arada varsa mutluluk vardır. Sadece birinin olması mutluluğu ifade etmez. Osmanlının son zamanlarındaki düğün davetiyelerine baktığımızda; matbu olan  düğün davetiyelerinin bir çoğunda, davet metnindeki  ibarede mutlaka "muhabbet ve ünsiyet" kelimelerini bir mutluluk ifadesi olarak kullanmış olduklarını görürüz. Evlilikten beklenen ancak mutluluk olmalıdır. Mutluluk varsa ve mutlu bir aile kurulursa, yeni nesiller de bu düzende gideceklerdir. Ailedeki  sevgi ve kaynaşmayı öğrenecek ve bunun mutluluk için önemli bir değer olduğunun bilinciyle mutlu bir hayat sürdüreceklerdir. 

Eti olmayan insandan, et ve kemiğe, et ve kemikten de sevgi ve kaynaşmaya kadar bir yelpaze içinde hayatımızı ve varlığımızı mutluluk ekseninde düşünmemiz gerektiğini söyleyebiliriz. Mutlu olmanın temel şartında, sevgi ve kaynaşma olsa da, başta doğru düşünmek, iyi hissetmek ve güzel yaşamanın temel şartı da eğitim ve terbiyedir. Ancak cehalete karşı savaş açarak  ve cehaleti yenerek kulluk,  insanlık ve mutluluk bilinci oluşturabiliriz.

Profösör

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...