İzleyiciler

19 Haziran 2013 Çarşamba

Emin Ellerdeyiz


Dünyayı büyük devletlerin yönettiğini söyleriz; fakat asıl bunların arkasında sömürgeci büyük ailelerin birlikteliğini de görebilmeliyiz. Bütün lobiler, büyük ailelerin öngördüğü sömürgeci politikaların gerçekleşmesi için gereken her tür müdahaleyi yapabilmektedirler. Dünyada doğal afetlerin dışında, insanlığı tehdit eden her olay, bir anlamda daha önceden planlanmış, programa alınmış bir realitedir. Kimse kafasına göre siyasi bir hareket içinde bulunamaz. Hiç kimse büyük ailelerin iradesi dışında politikalar geliştirerek ülkesini yönetemez. Sadece kendisine tanınan siyasi özgürlükler içinde ağzını açabilir. Ne zaman ki; ülkelerde milli menfaatleri koruyan, sömürgecilere kafa tutan bir bir siyasi oluşum olur, etrafına özgürlük ve tam bağımsızlık aşılamaya başlar, peşinden milyonları sürükler, o zaman malum çevreler harekete geçer. Her türlü müdehaleyi, her mecrada gösterirler. Halkı ayaklandırmak için her türlü pravokasyonu da devreye sokarlar.

Bugün Türkiye'mizde olan bitenler, bu çerçeveden düşünülmelidir. Batının üzerimizdeki oyunlar yeni değildir. Aslen Haçlı seferlerinin de tarihteki bıraktığı iz aynıdır. Kurtuluş savaşı da aynı sömürgecilere karşı yapılmış ölüm kalım savaşıdır. Bugün milli iradeye karşı çıkıp, darbeye ve devrime evrilmesi düşünülen bu hareket, Türkiye'nin gelişmesine ve  bir dünya devleti olmasına yönelik bir karşıçıkıştır. Masum protestoların arkasından yapılan ateş, yakıp, yıkılan milli değerler, devlete karşı yapılsa da, halkın birliğine ekilmiş ihanet tohumlarıdır. Kim ki; demokrasiye karşı çıkıyor, kanunsuz eylem yapıyor, sandığı tersliyor, olmayacak isteklerini dayatarak milleti galayana getiriyor, hepsi birer provakatördür. Ne yazık ki; düğmeye basanlar  dış mihraklardır. İçteki işbirlikçiler, yataklık yapanlar, bir bir ortaya çıkmaktadır. Bu esen alev gitgide  yakıcılığını yitirecektir. Çünkü millet, bu oyunu geç de olsa kavrayabilmiştir. 

Şimdi de, aba altından sopa göstererek yakıp yıkarak antipatik olmak yerine, duran adam sessiz protestolarıyla sempati oluşturmaya çalışıyorlar. Bu oyun daha başka eylem türleriyle de, devam etse de, emellerine ulaşamayacak, kursaklarında kalacaktır. Hastalar, bebekler, yaşlılar ve  işe gidecek olanlar tencere tava gürültüsünden son derece rahatsızdırlar. Elbette sabrını gösteren, milletin kahir çoğunluğu bu tür eylemleri sindirememiştir. Sindiremez de. Her ne yaparlarsa yapsınlar, bu hareket iktidara değil, muhafazakar kesime yönelik bir mahalle baskısıdır. Dış mihrakların da amacı budur. Faiz lobisi, içki lobisi, sigara lobisi, ilaç lobisi, silah lobisi daha nicelerini saymak mümkündür. Türkiye temizlenmektedir. En itibarlı sayılan ordunun içindeki ihanet çeteleri  de yargı önüne çıkartabilmişse, hukuk çerçevesinde çapulculara da gereken kanuni dersi de verilecektir. Asıl üzen şey, genç çocuklarımızın geçmişten ders alamamalarıdır. Türkiye Çanakkale ruhuyla dünya karşısında dimdik duran bağımsız bir devlettir. Devletimiz ve ülkemiz emin ellerdedir. Demokratik kurallar işleyecektir. Ülkemizde her anlamda ve her alanda   adalet tesis edilecek, kalkınma  hızı  artacaktır. Hiç bir güç Türkiye'nin gelişmesinin önüne geçemiyecektir.

Profösör

18 Haziran 2013 Salı

Yüreğimizle Yaşayalım


Doğal olarak insan olmamız ve hepimizin aynı zamanda insanlık ailesinin birer üyesi olduğumuzu unutmamalıyız. Bütün dünya insanlığı aslına rücu ederse, Adem ile Havva'dır.  Adem ile Havva da bütün insanlıktır. Bu çerçeveden bakacak olursak, dünyanın neresinde, ne şekilde yaşarsakyaşayalım, insani ve vicdani olarak birbirimizden sorumluyuz. Kur'an da  "Ey insanlar!.." diye hitab eder ve evrensel mesajını verir bizlere. Bize sorumluluklar yükler. İnsan olarak yücelmemizi ve bizi cennetiyle onurlandırmasını ister. Bize nimetler verir. Hidayetiyle bizi aydınlatır. Cehaletten bizi ilme, irfana ve kardeşliğe çağırır. Bu iletişim dili aynı zamanda bir gönül dilidir.

Biz birbirimizi nasıl anlarız. Aynı kadere sahip vatandaş ve yurttaşlık bilincinde bizi birbirimize yaklaştıracak ve kaynaştıracak değer inançtır. Kaynaşmadır. Sevgi, şefkat, merhamettir. Her birimiz birbirimizden farklı düşüncelere sahip olsak da gönül olarak biriz. Bir ve birlik olmalıyız. Birimiz diğerini küçük görmemeli, birbirimizi yermemeliyiz. Yanlış hesap Bağdat'tan dönecektir. Su akacak yerini bulacaktır. Akla, mantığa, edep ve adaba aykırı her tür davranış değer bulamaz. Bize düşen, bizi yücelten değerlerimizle maddeten ve manen birbirimizin yanında olmamızdır. 

Eğer bir yürek taşıyorsak, işte en büyük değer, kırılmaması gereken kalbimizdir. Nefes alıp verdiğimiz, her nefeste yüreğimizle dirildiğimiz kalbimizdir, Her ne olursa olsun, sadece insanı değil,  çiçeği, böceği ezemeyiz. Hele insanı, hele komşuyu, izinsiz çıkarttığımız gürültülerle üzemeyiz... Kullandığımız ve bize hizmet veren bir eşyanın bile bizim üzerimizde hakları vardır. Eğer temiz bir yürek taşıyorsak biraz insaf etmeliyiz. O halde yüreğimizle yaşayalım, hayatımızı da mantığımızla doğrulayalım.

Profösör

16 Haziran 2013 Pazar

Taksim Geziparkı; Oyun İçinde Oyun!..


Taksim Geziparkı çevre hassasiyeti olanların Taksim'deki gösterisi; bir anlamda dış ve iç güçlerin provakasyonuna neden oldu. Bir algı da çevrecilerin sadece üçbeş ağacın yerinden sökülmesini bahane ederek adını direnişle lanse ettikleri ve bütün dünyanın dikkatini çekmek için vandalist hareketlerle, herşey yakıp, yıkılıp, talan edildi. Ne yazık ki hükümetin de masum  çevreciler dediği gürüh aslında masumiyet postuna bürünmüş, pravakötörlerin gönüllü birer piyonu ve yemiydiler. Taksim başlı başına, Harbiye'ye, oradan Dolmabahçe'ye kadar uzanan, aynı zamanda da  büyük bir vadiyi kapsayan çağdaş bir çevrecilik projesiydi. Taksim meydanı, Taksim Topçu Kışlası ve etraındaki  herşey yeniden dizayn edilmiş ve yirmibirinci yüzyılın kentli insanının istifade edebileceği bir projeyi bütünüyle görmek istemediler. Bahane üçbeş ağacın sökülmesiydi. Oysa uluslararası büyük bir oyun oynanıyordu.

Türkiye emperyal güçleri Çanakkale'de dersini vermişti. Cumhuriyet'le birlikte cephede kazanılan varolma savaşı, masada kaybedildi. Millete rağmen devrimlerle birlikte kültür emperyalizmi, yemeden içmeye, giyimden kuşama olumsuz etkisini gösterdi, özden süratle uzaklaşıldı ve  herşeyde bir değişim ve çöküntü  yaşandı. Osmanlı küçümsendi. Harf inkılabıyla bir millet bir günde cahil sıfatına sokuldu. Ne yazık ki; milletin özüyle ve tarihiyle göbek bağı kopartıldı. Allah demek bile yasaklandı. Allah'ın yerine tanrı getirildi. Ezanlar minarelerden "Tanrı uludur" diye okutuluyordu. İmtiyazlı sömüren, ezen, askeri ve bürokratik bir vesayet rejimi oluşturuldu. Bu oligarşik yapının mimarları Beyaz Türkle'rdi. Beyaz Türkler kemalizim ve laiklik zırhına bürünerek, milletin mutlu azınlığını temsil ettiler. Fakat birir zaman sonra, yeni bir nesil, altın bir nesil, Türkiye'nin yönetiminde biz de varız dediler.  Milli Görüş hareketi dünya tarihinde yerini alırken, askeri ve sivil vesayet parti kapatmalarla siyasi iradeyi frenledi. Ama Türkiye'nin yeni dinamosu askeri ve patronların vesayetini değil; milletin söz sahibi olmasını istiyordu. Milletin bu hak mücadelesi günümüze kadar kesintisiz olarak uzandı. 

Demokraside sandıktan yüzakıyla çıkmayı beceremeyen malum çevreler, umdukları  mahvillerden cevap alamadılar. iktidarın zihniyet değişimi konusundaki politikaları onların hayal bile edemeyeceği projeleri karşısında, şapka çıkartmak ve takdir etmek yerine, yenilgi psikolojisiyle yapılanları özel hayatlarına müdahele gibi algılayıp muhalefeliklerini  kin ve öfkeye dönüştürdüler. Marjinalleşip, illegal örgütlerin oyuncağı konumuna düştüler. Aslında herşeyin farkında idiler. Halkı ayaklandırmak ve tamamen halk hareketine dönüştürüp, istikrarı bozmak, kaos yaratmak, komşusuna nefret duygularını aşılamak için gürültü kirliliği oluşturarak mahalle baskısı yapmak. Herkesi birbirine düşman etmek için haince tohumlar saçmaya başladılar. Bütün bu manzara aklıselim bir insanın kabul edebileceği bir manzara değildir. Çevrecilik sadece ağaçtan ibaret değildir. Gecenin bir vaktinde, tencere, tava çalarak gürültü çıkartmak, korna çalmak, otomobilleriyle patinaj çıkartmak, etrafa korku salmak değildir. Unutulmamalıdır ki, bu hareketi yönetenler kademe kademe, yurt dışındaki ve yur içindeki oyun kurucularıdır. Bunlara milyon dolarlar harcanmaktadır. Oyun içinde oyun vardır. Göz odur ki; bu oyunları görebilendir. 

Profösör 

7 Haziran 2013 Cuma

Biz Milletiz... Asla Provokasyona Gelmeyiz..



Biz bir milletiz. Hazreti Adem’den, Hazreti İbrahim'e, Hazreti İbrahim'den Hazreti Muhammed’e inanç çizgisinden ümmete, Büyük Selçuklu’lardan Cihanşümul Osmanlı'ya kadar hepimiz bir milletiz. Biz bir hilal uğruna yedi düvelle süngü süngüye savaşmış, göğüs göğüse çarpışmış asil bir milletiz. Biz Çanakkale geçilmez diyen, Afyon'da düşmanı çiğneyen, İzmir'de düşmanı denize döken kahraman bir milletiz.

Biz öyle bir milletiz ki; Allah'a inanan, peygamberine sadakatla bağlanan bir Ebubekir gibiyiz. Adaletin timsali, hakkı koruyan, haksızlığa boyun eğmeyen bir Ömer kadar, zulme karşı hiddetliyiz. Biz inancımız, dinimiz,  vatanımız, namusumuz, için keskin bir Zülfikar gibiyiz. Ali gibi cesaret ve ilim sahibi, Osman gibi yumuşak, mütevazı nurlu yüzleriz. Biz öyle bir milletiz ki; Asrısaadetten bu yana kutlu bir ümmetiz. Biz öyle bir milletiz ki; çağlar kapayan, çağlar açan, çağlar üstü Fatihlerin nesliyiz.

Biz Fatihler, Yavuzlar, Kanunileriz. Ortaasya'dan, Malazgirt'ten, Anadolu bozkırlarından Rumeli'ye, Rumeli'den Balkanlara, avrupanın içlerine kadar iz süren, Viyana önlerinde at oynatan yiğit erleriz. Biz Musul Kerkük'ten, Hicaz bölgesine, Yemen türküleriyle Suriye, Mısır, Trablusgarba selam veren, Fas, Tunus, Cezayir'e kadar uzanan asil bir milletiz. İşte Balkanlar, işte Ortadoğu, işte Türki Cumhuriyetler; Türkmenler, Azeriler, Kırımlılar, Tatarlar, Özbekler ve daha niceleri...  İşte iç içe yaşadığımız Türkler, Araplar, Kürtler, Acemler, Çeçenler, Çerkezler... Süryaniler, Ermeniler, Rumlar Osmanlının adaletinde sevgi, şefkat ve merhamet gören bütün halklar, bütün tebalar. İşte biz bu yüzden büyük bir milletiz. İnsanın özüne ve özeline değer veren, muhabbet ve ünsiyet kesbeden yüce bir milletiz.

Biz öyle bir milletiz ki; vakıf medeniyetinin yegane temsilcileriyiz. Camiler, medreseler, imarethaneler, şifahaneler, rasathaneler, çeşmeler, kuleler, köprüler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar... Bir taraftan köşkler, yalılar, saraylar... Hayvanlara, çevreye duyarlı insanlar. Kanunnameler, fermanlar, hattı hümayunlar... İşte biz öyle milletiz. İşte biz asımın nesliyiz.

Biz öyle bir milletiz ki; geçmişin acısını yüreğimizde hisseden bir milletiz... Başımız yumuşaktır ama; boyun eğmeye, asılmaya gelmeyiz. Düşman çizmesi de görsek, ihanet edenden dipçik de yesek, tırnaklarımız kökünden sökülse, işkence de görsek, sabırla düşmanımızı tükürüğümüzle boğacağımız anı bekleriz. Biz öyle bir milletiz ki; yakılsak, yıkılsak da, bir gün gelir, küllerinden yeniden doğan bir milletiz.

Biz öyle bir milletiz ki; bizi özümüzden koparan emperyalist güçler, dahili ve harici ihanet çetelerinin binbir türlü hile ve desiselerini bozup, dağıtan, yeniden özümüze dönmeyi söz veren bir neslin temsilcileriyiz. Tersyüz olmuş olan, inanç, ahlak, kültür değerlerimizin yeniden inşasına ve imarına yönelik öze dönüş hamlelerimizi hazmedemeyen, mutlu azınlığın taşkınlıklarına karşı, daha dikkatli, daha rikkatli bir tutumla, eskimez, pörsümez bir inançla dimdik ayakta, asla bir daha gaflete düşmeyecek, tarihimizden ders alan yüce bir milletiz.

Biz bir milletiz... Sen, ben, o...  Biz, siz, onlar; hep birlikte yüce bir milletiz. Asya’ya, Orta asyaya, Afrikaya, uzak doğuya, avrupadan amerikaya kadar, dünyanın yedi kıtasında nerede bir mazlum varsa, açlık, susuzluk, yalnızlık çeken varsa, zulüm gören, insanlık onuru zedelenen her kim varsa, dinine, ırkına, mezhebine, meşrebine bakılmaksızın, kimse yok mu diye feryad edenlerin çığlıklarını yüreğinde hisseden, yardımına koşan alicenap ve hamiyetsever bir milletiz.

Biz öyle bir milletiz ki; alçaklığa, ihanete düşmeyiz. Biz milletiz asla pravakosyona gelmeyiz.

Asahhara – Profösör

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Fatih... İstanbul... Fetih...




Bir Fatih... Bir İstanbul... Bir fetih 
Hazreti Peygamberden bir metih.
Ne mutlu  o kumandana ve orduya;
Adaleti götürüyor zulmün ortasına.

Kırmızı gül koklanmak için vardır.
Kırmızı gülü koklayan sultandır.
Fatih Sultan Mehmed Han 
Sultanların da sultanıdır.

Ne kadar saltanatsız sultan varsa;
Hepsi benim gönül sultanımdır.
Yakan çölde açan  bir çiçek varsa;
O benim vaz geçilmez mübtelamdır.

Bir Ulubatlı Hasan diker sancağı
O şehit düşer, son nefesiyle;
Allahü ekber... Allahü ekber...
Allahü ekber... ve lillahilhamd...

Profösör




Not: 
29 Mayıs istanbul'umuzun fethinin 560. yıldönümüne binaen bu paylaşımı bütün gönül dostlarıma ithaf ediyorum. 

19 Mayıs 2013 Pazar

Kin... Öfke.. İntikam.


Huzur, mutluluk, sükunet bekleyenler; sevgi, şefkat, merhamet gösterenlerdir. Sevgiye, şefkate, merhamete ihanet edenler; kin, öfke, intikama rıza gösterenlerdir. Bedeni ve ruhu ısıtan ve ışıtan bir güneş yoksa eğer; mehtap olsa bile neye yarar;  gece gecedir... Gecenin karanlığında örselenen yürekler öfke kusar. Kim ki başkasının kalbini kırar, gecenin dehlizlerinde mutlaka onu kabuslar bekler. 

Profösör

18 Mayıs 2013 Cumartesi

17 Mayıs 2013 Cuma

Mutluluk Paylaşımı


Bütün dostlarımızın, arkadaşlarımızın, kardeşleriminizin Regaib kandilini kutlar,  iki cihanda da mutluluklar diliyorum. Bu arada çok sevdiğim okul arkadaşım, dostum ve kardeşim İbrahim Mutlu'nun bana gönderdiği paylaşımı tüm izleyicilerimle paylaşmak istiyorum.

Çocukların mutlu olması yüzünün gülmesi için,  zengin olmak gerekmez, onların sevgi ve şefkat görmeleri  yeterli.

Bizlerin de mutlu olmamız için  Allah’a yakîn iman, O’na tam bir itimad ve  güven, tevekkül ve kanaat yeterlidir.

Allah’a verdiği (başta iman ve sağlık olmak üzere) her türlü  nimetlerinden dolayı daima sonsuz hamd ve şükürler olsun.

Regaip kandilinizi tebrik ederim. Biz Allah'a rağbet edersek, Allah da bizlere rağbet eder.

Selâm ve sevgilerimle. 


İbrahim Mutlu

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Ölmemek İçin Öldürmek

Dünyanın dengesi bozuldukça, insanın da dengesi ve genetiği bozuluyor. Daha bebek anne karnında iken, bozuk bir ruh haliyle yapılanıyor. Annelerin, kadınların, bütün insanlığın maruz kaldığı şiddet daha anne karnında bebeklere yansıyor. Olan önce annelere ve doğacak olan anne karnındaki bebeklere oluyor. Ne yazık ki emperyalist güçler, sömürü düzenini sürdürmek ve daha semirtmek için, güçlerini zayıflar üzerinde kullanarak, zulmünü sürdürüyor. Buna karşı müslümanlar dünyevi kaygılarla, zulme bilerek ve bilmeyerek ortak olabiliyor. Gemisini kurtaran kaptan misali ancak kendisini düşünebiliyor. Oysa bencillik girdabında boğuluyor. Şuur içinde yaşamak yerine, imkanları ve fırsatları, dünyevi zevklerine heba edebiliyor. Namaz kılan, oruç tutan, hacca giden müslümanlar darda olanlara, derdi olanlara, yardıma muhtaç olanlara el uzatmayı beceremiyor. Sorumluluk olarak bir türlü "Nasılsın, senin için ne yapabilirim" demiyor. Yürekten bir selam vermiyor, birbirine sarılıp hemhal olmasını bilmiyor. Ne yazık ki, yaratılanların içinde en değerli olarak bilinen insan, daha bebek iken anne karnında ölmemek için öldürmeyi öğreniyor.

Profösör

27 Nisan 2013 Cumartesi

Tabuları yıkmak... Özümüzle buluşmak.


Fıtratımız gereği doğuştan masumiyetimizle dünyaya geliriz. Nötür bir zihin ve bellekle kendimiz, içinde yaşadığımız dünya ve kayıtsız şartsız kabul ettiğimiz değerlerle karşı karşıya kalırız. Bulunduğumuz yerin ve zamanın değerleriyle hemen bir kalıba sokuluruz. Bu kalıp bir zihniyet, bir anlayış ve sosyal bir algı olarak zihnimizde iyi, ya da kötü, güzel ya da çirkin, doğru ya da yanlış olarak şekillendirilmektedir. Herşeyiyle başta bizi doğuran annelerimiz tarafından ve ailemizin değer yargıları içinde gelişmemiz öngörülmektedir. Buna, sosyal hayatın getirdiği zorunluluklar da eklenince, sosyal algının başlıca muhatabı oluveririz. Duygularımız, düşüncelerimiz, hayallerimiz, umutlarımız, daha önceden hazırlanmış, belki de kendi özümüzü hiç yansıtmayan birer kalıplar halinde üzerimize giydirilmiş, istenmeyen kıyafetleri taşımak zorunda kalırız. Aslında "Ben" olmadan "Biz" oluşturmanın ve bir sürü psikolojisi içine toplumda yerimizi alıveririz.
 
Oysa biz, önce birer birey olmalıyız. Toplum içinde her birimiz mümeyyiz bir vasfa sahip olabilmeliyiz. Değersiz, yapay kalabalıklar değil, kalabalıkları oluşturan her bir bireyin, apayrı birer değeri olan bireylerin oluşturduğu bilinçli bir toplum olabilmeliyiz. Her birimizin kendimize özgü hayalleri olmalı, Herbirimizin kendimize ait umutları ve birbirimizle paylaşabileceğimiz kendi değerlerimiz olmalı. Kendi özümüze ve kendi ruhumuza uygun bir dünya görüşü ve bir yaşam biçimi olmalı. Herkes yaptığı işi sevmeli, ya da sevdiği işi yapabilmelidir. Hepimizin ufku geniş olmalı, geniş bir zaviyeden geleceğe bakabilmelidir. Nasıl huzurlu ve nasıl mutlu olabilecekse, o uğurda asla ideallerimizden vazgeçmemeli ve sekteye uğratmamalıyız. İnanmalı, umutlanmalı ve şuurla hayatımızı sürdürmeliyiz. Soylu ve şerefli bir hayat yaşamalıyız. Soylu ve şerefli bir hayat, sadece makam mevkiyle, para pulla, şan şöhretle tanımlanan bir hayat değildir. Soyluluk ve şereflilik, inançla, bilgiyle, birikimle, adalet, ahlak ve hakkaniyetle tanımlanan bir hayattır. Sevgi, şefkat ve merhametle, toplumun önyargısını yıkan, toplumun sosyal algısını sevgi ve kaynaşmaya dönüştüren bir hayattır. Soylu ve şerefli bir insan; yüz kızartıcı davranışlar içinde olmayan, kimseye zulmetmeyen, ezmeyen, örselemeyen, zan altında bırakmayan, başı dik, alnı ak, tek başına ayaklar üstünde durabilen bir insandır.

İnsanın oturup da düşünmesi gerekir; "Yaşadığım bu hayat, istediğim bir hayat mıdır!.. Özümle, ruhumla buluştuğum ve örtüştüğüm bir hayat mıdır!.. Gerçekten huzurlu ve mutlu muyum"  diye kendisini sorgulaması gerekir. İnsanın zaman zaman yeniden güncellenmesi, zihnini kirleten bütün verileri belleğinde sıfırlanması gerekir. İnsanın kendisi için temiz bir belleğe sahip olması, aynı zamanda temiz bir hayatı yeniden kendisi için resmetmesi ve şekillendirmesi gerekir. Onun için önceden hazırlanmış kalıpları kırmak, tabuları yıkmak  bir anlamda, özümüzle, ruhumuzla ve kendimizle buluşmak demektir.

Profösör
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...