İzleyiciler

27 Nisan 2013 Cumartesi

Tabuları yıkmak... Özümüzle buluşmak.


Fıtratımız gereği doğuştan masumiyetimizle dünyaya geliriz. Nötür bir zihin ve bellekle kendimiz, içinde yaşadığımız dünya ve kayıtsız şartsız kabul ettiğimiz değerlerle karşı karşıya kalırız. Bulunduğumuz yerin ve zamanın değerleriyle hemen bir kalıba sokuluruz. Bu kalıp bir zihniyet, bir anlayış ve sosyal bir algı olarak zihnimizde iyi, ya da kötü, güzel ya da çirkin, doğru ya da yanlış olarak şekillendirilmektedir. Herşeyiyle başta bizi doğuran annelerimiz tarafından ve ailemizin değer yargıları içinde gelişmemiz öngörülmektedir. Buna, sosyal hayatın getirdiği zorunluluklar da eklenince, sosyal algının başlıca muhatabı oluveririz. Duygularımız, düşüncelerimiz, hayallerimiz, umutlarımız, daha önceden hazırlanmış, belki de kendi özümüzü hiç yansıtmayan birer kalıplar halinde üzerimize giydirilmiş, istenmeyen kıyafetleri taşımak zorunda kalırız. Aslında "Ben" olmadan "Biz" oluşturmanın ve bir sürü psikolojisi içine toplumda yerimizi alıveririz.
 
Oysa biz, önce birer birey olmalıyız. Toplum içinde her birimiz mümeyyiz bir vasfa sahip olabilmeliyiz. Değersiz, yapay kalabalıklar değil, kalabalıkları oluşturan her bir bireyin, apayrı birer değeri olan bireylerin oluşturduğu bilinçli bir toplum olabilmeliyiz. Her birimizin kendimize özgü hayalleri olmalı, Herbirimizin kendimize ait umutları ve birbirimizle paylaşabileceğimiz kendi değerlerimiz olmalı. Kendi özümüze ve kendi ruhumuza uygun bir dünya görüşü ve bir yaşam biçimi olmalı. Herkes yaptığı işi sevmeli, ya da sevdiği işi yapabilmelidir. Hepimizin ufku geniş olmalı, geniş bir zaviyeden geleceğe bakabilmelidir. Nasıl huzurlu ve nasıl mutlu olabilecekse, o uğurda asla ideallerimizden vazgeçmemeli ve sekteye uğratmamalıyız. İnanmalı, umutlanmalı ve şuurla hayatımızı sürdürmeliyiz. Soylu ve şerefli bir hayat yaşamalıyız. Soylu ve şerefli bir hayat, sadece makam mevkiyle, para pulla, şan şöhretle tanımlanan bir hayat değildir. Soyluluk ve şereflilik, inançla, bilgiyle, birikimle, adalet, ahlak ve hakkaniyetle tanımlanan bir hayattır. Sevgi, şefkat ve merhametle, toplumun önyargısını yıkan, toplumun sosyal algısını sevgi ve kaynaşmaya dönüştüren bir hayattır. Soylu ve şerefli bir insan; yüz kızartıcı davranışlar içinde olmayan, kimseye zulmetmeyen, ezmeyen, örselemeyen, zan altında bırakmayan, başı dik, alnı ak, tek başına ayaklar üstünde durabilen bir insandır.

İnsanın oturup da düşünmesi gerekir; "Yaşadığım bu hayat, istediğim bir hayat mıdır!.. Özümle, ruhumla buluştuğum ve örtüştüğüm bir hayat mıdır!.. Gerçekten huzurlu ve mutlu muyum"  diye kendisini sorgulaması gerekir. İnsanın zaman zaman yeniden güncellenmesi, zihnini kirleten bütün verileri belleğinde sıfırlanması gerekir. İnsanın kendisi için temiz bir belleğe sahip olması, aynı zamanda temiz bir hayatı yeniden kendisi için resmetmesi ve şekillendirmesi gerekir. Onun için önceden hazırlanmış kalıpları kırmak, tabuları yıkmak  bir anlamda, özümüzle, ruhumuzla ve kendimizle buluşmak demektir.

Profösör

4 yorum:

Kitap kokusu dedi ki...

Sorumluluk taşımak, zor iştir, zoor. Ben de şu aralar kardeşime bakıyorum, hani gerçekten zormuş..
Sevgiler...

Profösör dedi ki...

Kitap kokusu@ Teşekkür ederim. Sorumluluk insanı olgunlaştırıyor.

YAŞAMSAL GANİMETLER dedi ki...

Doğru yazıya yorum yapılmaz yüreğine sağlık profösör...Önce ben sonra biz sonra hepimiz...

Profösör dedi ki...

YAŞAMSAL GANİMETLER@ Teşekkür ederim...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...