İzleyiciler

osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2019 Perşembe

Dosya Tasarımları

Bir dosya tasarımı


Bir başka dosya tasarımı



Yoğun bir mesai içindeyim diyebilirim. Bir fikrin olabilirliliğini, karşıt kavramlarla daha muhkem haline getirerek bir anlatım tercih edebiliriz.

profösör



29 Mart 2019 Cuma

Nasıl da Umutlanıyor İnsan



Nedir bu kızıllık!.. Sanki akşam karanlığına hazırlık!.. Perde perde şehrin üzerine çöken karanlık.  Gökte bir bir kaybolan uçan martılar, suda oynaşır hala alık balıklar. İşte Osmanlıdan kalan tarihi otantik köprü ve üzerinde adım başı balık avcıları... Bu şehir hayatında, gönül yarası, kafa yorgunu olmayan var mı!.. Bir terapi köprüsü gibidir adeta Galata köprüsü. Belli mi olur; birazdan ufuktaki kızıllık yanıp tutuşuverir!.. Karagümrük ne ki; İstanbul yanar da, kül oluverir!.. Nerede yangın yeri diye bağran, yalınayak baldırı çıplak, nara atan başı kabak tulumbacılar!.. Bir an Ulu Hakan Sultan Abdülhamid devrindesin. Elinde baston yada kehribar bir tesbih başında kırmızı püsküllü bir fes. Yeleğinde köstekli gümüş bir saat. Bıyıkları kaytan, bıçkın bir delikanlı gibisin! Evet Galata’da hüzünlü bir hava var... Yüksekkaldırım’dan sonrası Beyoğlu ve  İstiklal. Dini, dili,  mezhebi, meşrebi ayrı, fakat gönlü bir; ermenisi, rumu acemi; her milletten insan var!.. İstanbul büyülü, istanbul övgülü, namazında, niyazında camileri, kubbeleri ve minareleri var!... Beyler ve hanımefendiler anlayamadığım bir şey var; balık tutan adam, hoş vakit geçiren, avare insan, çocuksu ve masum dervişan, bir tava balığa gönlünü kaptırmış, bir akşamlık azık götürmek isteyen gariban, hepsi bir arada, hepsi bir hizada... Umutsuz insan var mı bu dünyada!.. Nasıl da umutlanıyor insan  Kızılkıyamet kıyamet kopsa da!..  (Fotoğraf: Hurşit Akyıl)
 

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Esas Olan Şuurlanmadır.


Boynuna gömlek üzerine  fular bağlamış bir yazar; "Cumhuriyeti kuran kadrolar %2 Yahudi'ye  cumartesi, %0,5 Hristiyan'a pazar tatili verdin de; %80'i Müslüman olan halkına bir Cuma'yı çok gördün!.." diyerek hayıflanıyor. İslam'la diğer tahrif edilmiş dinleri bir araya getirerek hak arayışında bulunuyor. Yahudilik ve Hristiyanlıkta ibadet günleri bir güne mabedlerinde sınırlanmıtırş. Oysa İslam'da günde beş vakit ibadet vaktidir. Yeryüzü mesciddir. İstediğin yerde ibadetini yapabilirsin. Cuma'ya gelince Darül İslam ve Darülharb tartışmalarının içinde kendini buluverirsin.
.....
Haftada bir gün resmi dairelerde tatil yapılmaktadır. Ne  zaman tam anlamıyla dinle buluşacağız,  o zaman  şuurlanacağız. Şuurlu bir toplum, kalplerdeki, beyinlerdeki, zihinlerdeki bütün putları yıkıp yerle bir edecektir. Osmanlı toplumunda herkes kendi inancına göre ibadetini yerine getirirdi. Osmanlı adalet konusunda çok hassastı.  Osmanlıad merkeplerin bile haftada iki gün sahipleri tarafından çalıştırılmama hakları vardı. 
.....
Müslüman mahallesi ile gayri müslimlerin arasınadki farkı sokak kedilerinin davranışlarından anlayabilirsiniz. Müslüman mahallesindeki kedi sokakta bir adam gördümü, yanına koşar insanın ayamqklarına sürtünürdü. Beni sev, beni her zaman sev dergibiydi. Oysa gayrimüslim mahallelerindeki kediler, Uzaktan da olsa sokağın başında birini gördü mü, tabanlarını yağlar oradan hızla kaçardı.
.....
Biz nasıl isek; öyle yönetiliriz. Şuurlu olan bir toplum; hak almasını bilir. Bana şu hak verilsin diye el avuç açmaz. Hayıflanmak ve şikayet etmek yerine önce birey olarak kendimizi sorgulamadan geçirmek gerekir. Boynuna ipek fular bağlamak kimseyi yazar ve şair yapmaz. Top sakal bırakıp pipoyla poz vermek, kırmızı bere kullanmak kimseyi de ressam ve karikatürist yapmaz!.. Cumhuriyeti kuran irade eksik yanlış ancak bu kadarını yapabilmiş. Kısacası bir yazarın, bir şairin yapacağı çağrı ancak şuurlanma olmalıdır.

Profösör


5 Haziran 2017 Pazartesi

Birlik ve Dayanışma


İnsan fıtratı gereği tek başına bir  değer ifade etmez. Fakat toplum halinde inancını fiiliyata döktüğünde bir değer ifade eder. Aksi takdirde yalnızlığın bencilliğinde boğulur. Çünkü birlikte rahmet, bereket ve bolluk vardır. Ayrılıkta ise azap ve ıstırap vardır.  İnsanların bir araya gelmesi, toplum halinde yaşaması demektir. Birbirleriyle olan yardımlaşması ve dayanışmasıyla mutlu olur ve huzur bulur.  Çünkü birlik ruhu demek; bütün varlıklarımızla birbirimizin yanında olmak demektir. Eğer karanlıktan kurtulmak ve aydınlanmamız isteniyorsa bunun birbirimizin kandiline yağ damlatmakla mümkün olacağını bilmemiz gerekir. O zaman aydınlanır ve nurlanırız.

Her insanın kendi karekteri ve meşrebine göre bir işi, bir mesleği ve bir görevi vardır. Herkes ihtiyacını birbirinden giderir. Maddi ve manevi olarak yardımlaşma ve dayanışma konusunda şuurlu olmak zorundadır. İnancımıza göre müminler kardeştir. Kardeşlik birlik olmayı ve birlikte olmayı gerektirir. Eğer aramızda tam anlamıyla muhabbet ve ünsiyet oluşturmuş isek, Allah’ın rızasını kazanmak için iyilikte de, kötülükte de kardeşliğimizi ve birliğimizi sürdürmeliyiz. Şuurlu bir toplum olduğumuzda başımıza gelebilecek musibetlerden  korunmuş oluruz. Ümmet olma şuuru da bunu gerektirir. Milli mücadele ve Çanakkale savaşları yedi düvele karşı kazanılmıştır. Çanakkale zaferi bütün İslam ümmetinin zaferidir. Hatta bütün mazlum milletleri de sevindirmiş, milli  bağımsızlığı ve kurtuluşları için bir umut olmuştur. İslam ümmeti bir anlamda Osmanlı bakiyesidir. Osmanlının onların nezdinde büyük bir itibarı vardır. Onlar da ümmet olmanın şuuruyla Çanakkale savaşlarında şehit vermişlerdir. Bütün ümmet, kadınıyla  erkeğiyle, varını yoğunu elinde ne varsa milli mücadele için göndermişlerdir.

Bugün dünyadaki mücadele ve savaşlar, hep Hak ile batılın mücadelesidir. Müslümanlar şuurlandıkça  bütün insanlığın yüzü gülecektir. Barışın, huzurun, mutluluğun, adaletin ve ahlakın yegane teminatı İslam’dır. İslam hakkıyla yaşandıkça, topluma hakim oldukça birlik içinde olur ve dirlik içinde yaşarız. Çünkü İslam, birliğin ve Tevhidin dinidir. Cemaat olma şuuru ümmet olma şuurudur. Bir cemaat bir başka cematin alternatifi değildir. Bütün cemaatler ümmet olma disiplini içinde birbiriyle ayrılmaz bir bütündür. Bütün kalpler Allah için çarpar. Bu zihniyeti taşıyanlar sevgide, şefkatte, merhamette birliktedirler. Bize düşen Allah ve Resul’üne tam bir teslimiyetle itaat etmektir. Birbirimiz arasındaki anlaşmazlıkları Kitap ve Sünnet’le gidermeliyiz. Birbirimize karşı adaletli olmalıyız.  Beşeri ve nefsi zaflarımıza yenik düşmemeliyiz. Birbirimizle çekiştikçe gücümüzü kaybederiz. Parçalandıkça ve bölündükçe kolayca yutulan bir lokma haline geliriz. Oysa birlik ve beraberlik maddeten ve manen büyüme demektir. Hiç bir güç böyle bir toplumu altedemez demektir.

Birlik ve beraberlik aynı duygu ve düşüncede şuur sahibi olmak demektir. Birlik ve beraberlik aynı mefkurede buluşmak demektir. Yardımlaşma, dayanışma, kaynaşma bunun gereğidir. Birlik ve beraberlik eşgüdümlü hareket etmek demektir. Dolayısıyla ailede birlik, karı koca ve çocuklar arasında tesis edilmesi gereken kutsal bir  birliktir. Çünkü inançlı bir aileyle seciyeli ve ahlaklı nesiller yetiştirilecektir. Yakın akraba, dost, ahbab ve arkadaş arasındaki  birlik, önce sadakat demektir. Milletçe birlik milli şuur ve vatanseverliktir. Ümmetçe birlik İ’layı Kelimetullahtır. Merhum Akif  “Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez. Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.” diyerek bizi uyarıyor. O halde  birlik ve dayanışmamızı sürdürmeliyiz. Çünkü birliğimiz; dirliğimizdir. Vesselam.

Niyazi Özdemir

7 Nisan 2017 Cuma

Bütün Güç; Hakkın Gücüdür.

Şavaş bu; topuyla, tüfeğiyle, uçağıyla, tankıyla yapılıyor. Yüzbinlerce insan ölüyor. Savaştan kaçan milyonlarca insan, evinden, yurdundan, vatanından oluyor, mülteci durumuna düşüyor. Süper siyonist güçler, dünya ayar çeken sömürgeçi devletler, insiyatifli ailelerin böyle  insanlık dramına hiç bir gıkı çıkmıyor.  Çünkü silah satacaklar, ilaç ve mühimmet satacaklar. Modası geçmiş alet edevat satacaklar. Üçüncü dünya ülkelerini köle gibi çalıştırıp, emeklerini sömürerek de onların sırtından para kazanacaklar ve varlıklarını kan emerek sürdüreceklerdir.
.....

Savaş belli uluslararası kurallarla yapılır fikri ne kadar da çelişkilidir. Savaşın kuralı mı olur!.. Savaş atmaktır, düşmanı vurmak ve öldürmektir. Bunun özeti budur. Barış ise silahları bırakmaktır. Barışın korunması ancak Hakka ve adalete uymaktır. Hakkın ve adaletin olmadığı yerde savaş vardır, zulüm vardır. İnsanın malıan, canına, namusuna kıymaktır. Nato ve Birleşmiş Milletler ne işe yarar!.. Aynı birlik içinde olup da birbirine silah doğrultmanın mantığı yoktur. Günümüzde düyada birbirini dengeleyen hiç bir güç kalmamıştır. Kutuplaşma bir aldatmacadır. Ne yazık ki üst akıl birbirine bütünüyle zıt değerleri bir cephede birleştirebiliyor, aynı zamanda birbirinin aynısı olan değerleri de birbirinden ayrıştırabiliyor.  Savaş da, siyaset de günümüzde günlük çıkarlara göre yapılıyor. 
.....

Esed'in Suriye'i kan gövdeyi götürüyor. Bütün dünya güçleri  Suriye'de boylarını gösteriyor; adeta cirit atıyor. En son Esed'in masum olan halkına uyguladığı kimyasal katliam  bütün dünyayı korkutuyor. Amerika masum halk kimyasal silahla öldürüyor diye Suriye'yi vurmuyor. Bilakis tarihte Japonya'ya attığı atom bombasının bir benzerinin kendisine atılacağı kokusu psikolojisiyle  Suriye'yi vuruyor. Nasıl ki; Onbir Eylül İkiz Kuleler saldırısında süper güç Amerika hedef alındıysa, belli mi olur; bir akıllı deli çıkıp kimyasal bombayı süper sömürgeçi güçlerin çöplüğüne bırakıverir. Bir şehir değil, bir ülke değil, koskoca bir kıta insanı nefessiz kalıp ölüverir. Süper güçlerin asıl korkusu budur.  Topla, tüfekle, uçakla, tankla yapılan bir savaşı kontrol altında tutabilirsin. Fakat kimyasal bombalarla insanlık faciasının önüne geçemezsin.  Sonuç olarak, masum halkın ve insanların yanısıra, para babaları firavunlar da aynı korkunç sonu birlikte  yaşayacaklardır. 
.....

Bütün güç aslında ne toptur, ne tüfektir, ne uçaktır, ne taktır.  Biyolojik silahlarla bütün insanlığı korkutabilirsin ve insanlığı yok da edebilirsin. Bütün güç  hakkın gücüdür. Bu güçle hareket eden barışçıl bir iradedir.  Tarih boyunca  Selçukluda ve Osmanlıda olduğu gibi, Türkiye şimdi de bunun dersini vermiştir.

Profösör

25 Ağustos 2016 Perşembe

Milli Değerlerimize Sahip Çıkalım



Not: Yazıya ne hacet!.. Bazen insan duygu ve düşüncelerini çizgiye döker. 
Bugünkü Yeni Birlik Gazetesi Buluşma Noktası'nda neşrolunan karikatürüm 
Bloğumda da sizlerle paylaşıyorum. 

Profösör

12 Haziran 2016 Pazar

Aşk ve Firak


Aşk hüzünle yaşanır, kahırla değil. Hakkıyla  aşk yaşayacaksan eğer  Paris'te, Londa'da, New York'ta  değil!.. Aşkı Mekke'de, Medine'de, İstanbul'da yaşayacaksın mirim. Paris'te aşkı kaybeden, kafayı çeken ve kahrolanlar gibi değil!.. Aşkı İstanbul'da  hüzünle yaşayacaksın azizim!.. Bir gün terk-i dünya ettiğimde  de mezar taşıma sarılarak ağlayacaksın sevgilim.

Profösör

.....

Not:
.....
Bu fotoğraf Osmanlı’nın son dönemlerine ait bir fotoğraf var. Fotoğrafta Osmanlı mezarlığı içerisinde bir mezar taşı ve mezarın yanı başında oturan bir kadıncağız görülüyor. Mezar taşı daha on dokuzunda loğusa döşeğinde iken hayata gözlerini kapamış bir hanımcağıza ait. Mezar ise yazılanlar şöyledir:
Âh mine’l-firâk
Bu cihân bağına geldim bir mürüvvet görmedim
Derdime derman aradım bir ilâcın bulmadım
Âh ile zâr kılarak tâzeliğime doymadım
Çün ecel peymânesi dolmuş murâdım almadım
Nişân-ı Hümâyûn kapı çukadârı
Es-Seyyid Hüseyin Efendi’nin kerimesi
On dokuz yaşında iken loğusa
Döşeğinde irtihâl eden Fatma..
Hanım’ın ruhiyçün el-fatiha
Sene 1296

25 Ağustos 2015 Salı

Eşeklerin De Hakları Var!..


Eşekleri çok çalıştırırsanız çok yorulur. Çok yorulan eşek bir zaman sonra yük taşımada isteksiz olur. Yük sırtında yolda giderken duru duruverir. "Deh!.." dersiniz gitmez... "Deh, deh!." dersin yine gitmez. Biz bu eşeğin haline 'dingin' deriz. Anlarız ki büyük bir hata yapıyoruz; eşeği çok çalıştırmakla, dinlendirmemekle onun hakkını çiğniyoruz.

Dingin eşek kalp olur; "Deh!" desen de, dövsen de, sövsen de gitmez. Zamanla dingin eşek yürümemeyi, hatta sırtında yük taşımamak için huysuzlanmayı adet edinir. Dingin eşeğin kalplaşması da bu alışkanlıkla başlar. Artık o eşek istekli yük taşımamasıyla eşekliğini bile inkar eder duruma düşer. İnsanlık varken hiç dinlenmeden, dur çüş bilmeden,  niye yük taşıyayım ve niye  eşeklik edeyim der. İşte bundan dolayıdır ki; her işten sonra eşeğin  bir müddet dinlenmesi gerek. Onun hakkını yememek gerek. Eşekliğine saygı duymak gerek. Onu sevmek, ona şefkat gösterlmek ve merhamet etmek gerek. 

Unutmadan hatırlatmayı bir borç bildiğim konu da, Osmanlıda eşekler için çıkarılan kanunnamedir. Her eşeğin haftada iki gün tatili vardır. Eşeklerin haftada iki gün çalışmaması, biz insanlar  gibi dinlenmesi gerek. Çünkü o da bir can taşıyor, bunu bizim bilmemiz gerek. İşte Osmanlı bu!.. Kim ki eşeğine haftada iki gün dinlenmesine imkan vermiyor ve eşeğin dinlenme  izinini ihlal ediyor, o zaman şu kadar akçe cezayı, şukadar kırbacı sırtında hak ediyor. Osmanlı, adaletinde böyleydi işte. Ne yazık ki günümüzde biz çalışan insanların, haftalık bir gün dahi olsa izin yapmalarına ve dinlenmelerine izin verilmiyor. Mesaileri gaspediliyor. İşçi sendikaları, bir nevi sarı sendika durumuna düşüyor ve hiç bir  işe yaramıyor. İşte bundan dolayı Osmanlı adaletiyle seviliyor; ancak günümüz  sözde işçi haklarını savunanlara asla güvenilmiyor.

Profösör

7 Haziran 2013 Cuma

Biz Milletiz... Asla Provokasyona Gelmeyiz..



Biz bir milletiz. Hazreti Adem’den, Hazreti İbrahim'e, Hazreti İbrahim'den Hazreti Muhammed’e inanç çizgisinden ümmete, Büyük Selçuklu’lardan Cihanşümul Osmanlı'ya kadar hepimiz bir milletiz. Biz bir hilal uğruna yedi düvelle süngü süngüye savaşmış, göğüs göğüse çarpışmış asil bir milletiz. Biz Çanakkale geçilmez diyen, Afyon'da düşmanı çiğneyen, İzmir'de düşmanı denize döken kahraman bir milletiz.

Biz öyle bir milletiz ki; Allah'a inanan, peygamberine sadakatla bağlanan bir Ebubekir gibiyiz. Adaletin timsali, hakkı koruyan, haksızlığa boyun eğmeyen bir Ömer kadar, zulme karşı hiddetliyiz. Biz inancımız, dinimiz,  vatanımız, namusumuz, için keskin bir Zülfikar gibiyiz. Ali gibi cesaret ve ilim sahibi, Osman gibi yumuşak, mütevazı nurlu yüzleriz. Biz öyle bir milletiz ki; Asrısaadetten bu yana kutlu bir ümmetiz. Biz öyle bir milletiz ki; çağlar kapayan, çağlar açan, çağlar üstü Fatihlerin nesliyiz.

Biz Fatihler, Yavuzlar, Kanunileriz. Ortaasya'dan, Malazgirt'ten, Anadolu bozkırlarından Rumeli'ye, Rumeli'den Balkanlara, avrupanın içlerine kadar iz süren, Viyana önlerinde at oynatan yiğit erleriz. Biz Musul Kerkük'ten, Hicaz bölgesine, Yemen türküleriyle Suriye, Mısır, Trablusgarba selam veren, Fas, Tunus, Cezayir'e kadar uzanan asil bir milletiz. İşte Balkanlar, işte Ortadoğu, işte Türki Cumhuriyetler; Türkmenler, Azeriler, Kırımlılar, Tatarlar, Özbekler ve daha niceleri...  İşte iç içe yaşadığımız Türkler, Araplar, Kürtler, Acemler, Çeçenler, Çerkezler... Süryaniler, Ermeniler, Rumlar Osmanlının adaletinde sevgi, şefkat ve merhamet gören bütün halklar, bütün tebalar. İşte biz bu yüzden büyük bir milletiz. İnsanın özüne ve özeline değer veren, muhabbet ve ünsiyet kesbeden yüce bir milletiz.

Biz öyle bir milletiz ki; vakıf medeniyetinin yegane temsilcileriyiz. Camiler, medreseler, imarethaneler, şifahaneler, rasathaneler, çeşmeler, kuleler, köprüler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar... Bir taraftan köşkler, yalılar, saraylar... Hayvanlara, çevreye duyarlı insanlar. Kanunnameler, fermanlar, hattı hümayunlar... İşte biz öyle milletiz. İşte biz asımın nesliyiz.

Biz öyle bir milletiz ki; geçmişin acısını yüreğimizde hisseden bir milletiz... Başımız yumuşaktır ama; boyun eğmeye, asılmaya gelmeyiz. Düşman çizmesi de görsek, ihanet edenden dipçik de yesek, tırnaklarımız kökünden sökülse, işkence de görsek, sabırla düşmanımızı tükürüğümüzle boğacağımız anı bekleriz. Biz öyle bir milletiz ki; yakılsak, yıkılsak da, bir gün gelir, küllerinden yeniden doğan bir milletiz.

Biz öyle bir milletiz ki; bizi özümüzden koparan emperyalist güçler, dahili ve harici ihanet çetelerinin binbir türlü hile ve desiselerini bozup, dağıtan, yeniden özümüze dönmeyi söz veren bir neslin temsilcileriyiz. Tersyüz olmuş olan, inanç, ahlak, kültür değerlerimizin yeniden inşasına ve imarına yönelik öze dönüş hamlelerimizi hazmedemeyen, mutlu azınlığın taşkınlıklarına karşı, daha dikkatli, daha rikkatli bir tutumla, eskimez, pörsümez bir inançla dimdik ayakta, asla bir daha gaflete düşmeyecek, tarihimizden ders alan yüce bir milletiz.

Biz bir milletiz... Sen, ben, o...  Biz, siz, onlar; hep birlikte yüce bir milletiz. Asya’ya, Orta asyaya, Afrikaya, uzak doğuya, avrupadan amerikaya kadar, dünyanın yedi kıtasında nerede bir mazlum varsa, açlık, susuzluk, yalnızlık çeken varsa, zulüm gören, insanlık onuru zedelenen her kim varsa, dinine, ırkına, mezhebine, meşrebine bakılmaksızın, kimse yok mu diye feryad edenlerin çığlıklarını yüreğinde hisseden, yardımına koşan alicenap ve hamiyetsever bir milletiz.

Biz öyle bir milletiz ki; alçaklığa, ihanete düşmeyiz. Biz milletiz asla pravakosyona gelmeyiz.

Asahhara – Profösör

15 Ekim 2012 Pazartesi

Karıncanın Da Hakkı Var


Osmanlı Devleti Ali Osmani'yi adalet temeli üzerine oturtmuştur. Sarayın bahçesine ayrıca bir "Adalet kulesi" inşa ettirmiştir ki; bunun yegane sebebi Osmanlı cihanı idare ederken, adaleti esas aldığını göstermek içindir. Oysa zamanımızda adalet anlayışı diye bir kavram kalmamıştır. Ancak adalet kavramını şuurlu toplumun öngöreceği bir yönetim şeklinin hayata geçmesiyle oluşacaktır. Dünyanın her yerinde insanlık zulüm altında inim inim inlemekte olsa da, dünya devletleri ikiyüzlülüklerini göstererek, yarım ağızla kınamaktan başka yaptıkları birşey yoktur. En son Suriyede’ki iç savaşta ölenlerin sayısı yüzbinleri geçmektedir. Aynı zamanda ülkeden kaçan, komşu ülkelere sığınan kaçkınların da sayısı yüzbinleri aşmaktadır. Ne yazık ki; zulümlerden bütün insanlık olarak hepimiz sorumluluktan kurtulamayız. Komşumuzda yangın var, masum bebekler cayır cayır yanıyor, insanlık adına bizler "Bize bulaşmayan yılan bin yaşasın" mantığıyla elimiz kolumuz bağlı olarak, insanlık ayıbını ancak seyrediyoruz.

Osmanlıdaki adalet bütün cihana sirayet ediyordu. Şimdi ise zulüm bütün dünyayı kanser hücreleri gibi sarmıştır. Bizim dinimiz, kültürümüz ve medeniyetimizde adalet, sevginin, şefkatin ve merhametin temelini oluşturur. "Diyar-ı Diclede bir kurt kapsa koyunu.. Gelir de Adli- İlahi sorar Ömer'den onu." diyen Hazreti Ömer'in, adalet anlayışını bütün insanlık olarak içselleştirmemiz gerekmektedir. Osmanlı da adalet anlayışını himayesi altındaki bütün insanlığa göstermiştir. Bu öyle bir anlayış ki; karıncanın da hakkını düşünebilecek kadar adalet terazisinin hassaslığını da bizlere göstermektedir. Osmanlının sevgide, şefkatte ve merhamette gösterdiği hassasiyet ancak adalet içindir. Bir gün Sultan süleyman bir beyit haline getirdiği sorusunu hocaya sorar;

Meyve ağaçlarını sarınca karınca..
Günah var mı karıncayı Kırınca?

Hoca Ebussuud efendi de, bir beyitle Sultana cevap verir;

Yarın Hakk'ın divanına varınca..
Süleyman'dan hakkını alır karınca..

Şuurlu toplum, sevgi, şefkat ve merhameti özünde barındıran ve birbirleriyle adalet ve hakkaniyetle muamelede bulunan toplumdur. Kurtuluşun, rahmet ve bereketin özünde karıncanın hakkını da düşünmek vardır.

Profösör
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...