İzleyiciler

23 Kasım 2012 Cuma

Düşünceden Düşünceye Geçiş


Genellikle insanoğlu en değerli ve kendisi için hayati saydığı, sevdiği varlığını kaybettiği zaman, kendini kaybedebilecek derecede sarsılarak, yüreğinde derin bir üzüntüyü yaşıyor. Sevdiğimiz ve çok değer verdiğimiz bir şeyi kaybettiğimizde, eften püften bütün ıstırapları, üzüntüleri geride bırakıp, sadece bu ıstırapla kıvranıyoruz. Sadece doğal olarak çektiğimiz bu acıya odaklanıyoruz. Bu durumda canımız öyle yanıyor ki, fiziken bir tarafımıza bir şey olsa, onun acısını bile hissetmeyecek kadar yitirdiğimiz varlık için yüreğimiz yanıyor. Belki de hayatımızın en büyük acısını böylece imtihan vererek yaşıyoruz. Yaşamanın bile artık bundan sonra bir anlamı kalmıyor. Nefes alamıyor, boğulup kalıyoruz. Belki de ölüp ölüp diriliyor, kendimizden geçiyor, ayılıp bayılıyoruz. Ancak canımız acıyan yerimizdir. Acıyan yerimiz de yüreğimizdir. Bütün acıları yüreğimizde toplar, bütün hücrelerimizle bu tarifsiz acıyı varlığımızda yaşarız. Başımıza gelenin bir kader olduğunu, bizim elimizde olsa da, olmasa da, olanların olması gerektiğini belki de düşünemiyoruz. İnancımız ne kadar güçlü olsa da, acziyet içine düşebiliyor, felaketlere, olumsuzluklara karşı metanet gösteremiyoruz. Oysa bu bizim yaşamamız gereken kaderimizdir demeliyiz. Olan olmuştur, olanlar geride kalmıştır, şimdi yolumuza devam diyerek, Hüda'ya teslim olup, bir türlü teskin olamıyoruz.

Çocuğu hiç olmayan, annelik ateşiyle yanıp tutuşan bir kadın, hayatında bir eksiklik duyarak, bir çocuğum olsun ve annelik mertebesine kavuşayım ister.. Bu isteği yaratılıştan olduğu için aynı zamanda da anneliği, kadınlığın bir gereği olarak da bunu gönülden ister. O sadece yeter ki bir evladım olsun der. O öle bir hal alır ki; herşeyi unutur, bir hırs haline bile dönüşebilir. Fikir nedir, zikir nedir, şükür nedir bilinmez. Yine de Allah, yılmadan hastane hastane koşturan ve tıbbi destekler alan bu kulunun arzusunu yerine getirmek için, gösterdiği gayretten dolayı ona nur topu gibi bir evlat verir. Ona annelik şerefini lütfeder. O kulunu sevince boğar, onu mutlu eder. Ne yazık ki; anneliğin hikmeti nedir, ne olmalıdır, annelik duygusu kadına neler kazandırır; bunun hikmeti düşünülmez. Allah bir evlat için yanıp kavrulan bu kadına acır da, ona bir evlat verir, onu sevindirir ama kadın bu sevincini sadece hastane ve tıbbi destek almasına bağlar. Oysa ona çocuk lütfeden, yoktan var eden Allah'tır. Allah bir tarafta dursun, kadın kendi doğurduğu çocuğuna tapacak kadar sever. Çocuğunu hayatının merkezi sayıp, onun dışında hiçbir şeyi gözü görmez. Evlat onun için hayatının tek anlamıdır. Sadece kendi çocuğu vardır. Hayatıyla ilgili bütün plan ve programlar onun üzerine kuruludur. Elbette bizi geleceğe taşıyan ve neslimizi devam ettiren yegane değer çocuklarımızdır ama; çocuklarımızdan da önce bizi yaratan, bizi rızıklandıran, bizi terbiye eden bir Allah vardır.

Hayatımızda herşey yolunda gitmekte birlikte, hiç beklemediğimiz bir olayla herşeyimizi bir anda kaybedebiliriz. O çok sevdiğimiz; canım ciğerim dediğimiz çocuğumuzu elim bir felakette, ya da bir kazada aniden yitirebiliriz.  Öyle bir acı yaşarız ki; bu acıyı hiç bir şey dindiremez. Hayatımızdaki yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz eften püften, sorunlar, olumsuzluklar, bunlardan doğan sıkıntılar ve üzüntüleri anında unutur, evlat acısından başka hiçbir acıyı ruhumuzda içselleştiremeyiz. Herkesin şikayet ettiği incir çekirdeğini bile doldurmayan şeylere boşu boşuna üzülürüz de, oysa elimizdeki bulunan değerlere sahip çıkıp da, şükretmesini ve kanaat getirmesini bir türlü öğrenemeyiz. Ufak tefek sıkıntılar ve mihnetler karşısında sabredemeyiz. Her sene meyve verip de, bakımsızlıktan ve ilgisizlikten bize küsüp, bir defacık bize meyve vermeyen ağaca kızarak, yaşayan bir ağacı kesilmeye mahkum ederiz. Fikirsiz, zikirsiz, şükürsüz elde edilen ve kolayca sahip olduğumuz değerlerin, yeri ve zamanı geldiğinde kolayca elimizden kayabileceğini göremeyiz. En büyük sınavı da, bize lütfedilen değerlerle veririz. En sonunda anlarız ki; başımıza gelen bir musibet bize bin nasihattan, daha da etkilidir. Bu sefer kendimizi ve inanç değerlerimizi artık sorgulamadan edemeyiz. Fikir nedir, zikir nedir, şükür nedir, en sonunda öğrenir ruhumuzda bütün değerleri içselleştiririz. İnsanoğlu için lütfedilen değerler varsa, onları yitirmek de vardır. Doğmak varsa, ölmek. Sağlık varsa hastalık, zenginlik varsa, fakirlik de vardır. Huzur, mutluluk, sevinç ve coşku varsa; acı, ıstırap, matem ve hüzün de vardır. Beterin beteri olmakla birlikte, her işte bir hayır vardır. Aldığımız bir nefesin değerini bilmek bile, beşere köle olmaktan kurtulup, sadece Allah'a kul olmak vardır.

Profösör

21 Kasım 2012 Çarşamba

İyi Bir İnsan; İyi Bir İletişim Kurandır.


İyilik, güzellik, doğruluk değerleri ancak; birey ve toplum üzerinde, iyi bir duyguya, güzel bir düşünceye, doğru bir davranışa dönüştüğü zaman etkili olarak hükmedici olabilir. Bu değerlerle bir donanıma sahip olan birey ve toplum, iletişim kurmada da muhatabını çekim alanını içine alması kolaydır. İyilik, güzellik, doğruluk insanın doğasında var olan, inancıyla ve ihlasıyla güçlenen, ilim ve irfanıyla yücelen, insanın değerlerine değerler katan niteliklerdir. Bu olumlu nitelikler aynı zamanda ahlaki olduğu için, "Üzüm üzüme baka baka kararır" misalindeki gibi bireyden bireye, toplumdan topluma sirayet eden benzeşmeler de olması beklenmektedir. Bu nitelikli değerlerle iletişim kuranlar birey ve toplum üzerinde olumlu etkiler oluşturacaktır. Bu etki kişilerde, en başta, inanma, güvenme duygu ve düşüncesini kazandıracaktır. Bütün amaç karşımızdaki kişiyi yaptıklarımızla hayran bırakmak değil, taşıdığımız inanç değerlerini, birlikte paylaşmak, karşılıklı insani değerleri yüceltmek, bir dostluk inşa ederek, birlikte koşmak, birlikte yorulmak ve ulvi bir mefkureyle belki de birlikte ölebilmektir.

İletişim kurmak, olmasını istediklerimizin olmasını ve olgunlaşmasını, olmamasını istediğimiz şeylerin de asla olmamasını istemek demektir. İletişim kurmak, yeryüzünde iyiliklerin, güzelliklerin, doğrulukların hakim olmasını arzulamak, tebliğ ve irşad görevini hakkiyle yapabilmektir. İletişim kurmak, alanında yetişmiş olmak, ehliyet ve liyakat sahibi olmak, yetişmekle birlikte yetiştirmeyi bilmek, bir kuşaktan bir kuşağa, sevgi ve saygıyı, herkesle ve herşeyle empati kurabilmek demektir. İletişim kurmak, haksızlığa karşı dik durmak, Hakka ve haklıya karşı diklenmemek demektir. İletişim kurmak bir lokmayı ikiye bölmek, onunla bereketlenmek; bir hırkayı birlikte örtünüp, onunla şefkat ve merhamet bulmak demektir. İletişim kurmak, kanayan bir yüreğe merhem olup, şifa olmak demektir. Kimsesiz bir çocuğun başını okşayıp, ona şeker vermek, yaşlı bir kadının elini öpmek, ondan hayır dua beklemek demektir.

Günümüzde ne yazık ki; manevi değerler karşılığını bulamıyor. Maddi değerler manevi değerlerle çelişiyor. Öyle bir nesil yetişiyor ki; bencil, çıkarcı, şekilci, köşeyi döneyim, gemimi yüzdüreyim diyerek aslında kendi sonunu getiriyor. Oysa kültürümüzde inancımız bizi komşumuzdan sorumlu tutuyor. Buna rağmen kimse kimseye güvenemiyor, güvenmiyor. Kişiler arasında yüz mimikleriyle yapılan yapmacık selamlaşmalar hemen sırıtıyor. Dostluk gösterdiğini sandıklarımız, aslında sahtelik gösteriyor. Bütün duygusal, düşünsel iletişimler kopuyor. Doğrular yanlışlarla, güzeller, çirkinlerle, iyiler kötülerle yer değiştirebiliyor. Kavramlar karışıyor, kafalar daha da karışıyor. Bir taraftan kırgın gönül, umutları kırılıyor, kanatları kırık, uçmak isteyip de uçamıyor.. Bir taraftan kanayan yürek, kanatıldıkça iyileşmek yerine bin kez kanıyor. Anladık ki hiçkimse doğru iletişim bilmiyor. İletişim deyince; harfler, kelimeler, cümleler, anlamını yitiriyor. Böylelikle boş yere konuşmalar, nutuklar edebiyat yerine hamaset kokuyor. Din, iman, vatan, namus, iffet, ahlak, hak ve adalet manevi değerleri dillendirenler, bu değerleri özünde içselleştirmedikleri için, yaşamak istese de yaşayamıyor. Yaşamadıkları için, birey toplumdan kopukça, toplum içinde samimi ve etkili bir iletişim kurulamıyor. Yardımlaşma ve dayanışma ruhu çöktükçe insanlık yalnızlığın cehaletinde boğuluyor. Dünyanın her yerinde İnsanlar öldürülüyor; insanlık ölüyor. Dünyanın her yerinde mazlumlar eziliyor; vicdanlar yerlerde sürünüyor.

Bütün mesele iyi bir insan olabilmektir. İyi bir insan iyi bir iletişim kurandır. İyilik, güzellik, doğruluk değerleriyle iyi bir insan olmalı, herkesle ve herşeyle iyi bir iletişim kurmalıyız. Gönüllere, vicdanlara kolayca girebilmeliyiz. Haktan hukuktan yana tavır alarak, insanlığın, barışa, sevgiye, selamete, kavuşmasına katkı sağlamalıyız. İyi ilişkiler kurabilen, dostluk mertebesine erebilen, Hakkın rızasını kazananlardan olmalıyız

Profösör

18 Kasım 2012 Pazar

İsrail saldırıyor.. Filistin direniyor..


Bir tarafta İsrail füzeleri Gazze'yi aralıksız vuruyor. Uçaklar Filistindeki meskün yerlerde yaşayan Filistinlilerin üzerine acımasızca bombalar yağdırıyor. Gazzede taş taş üstünde kalmıyor, yerle bir ediliyor, yıkıp yakılıyor. İsrail canice katliam yapıyor; buna karşın Filistin biçare, can çekişiyor, ölüyor.. Yaşlı, kadın, hasta çocuk ve bebek demeden, Filistin kayıplar veriyor. Vızıl vızıl ambulanslar hastanelere yaralı yetiştirmeye çalışıyorlar. Hastaneler tıklım tıklım, yaralılarla doluyor.. Bu korkunç manzaranın içinde bizler de, yüreklerimizde yaşam savaşı veriyoruz.. İçimiz yangın yeri, yüreklerimiz burkuluyor. Acımız büyük, üzülüyor, bu insanlık dışı katliama seyirci kalmayalım diyoruz. Hıncımızla, öfkemizle, sesini çıkarmayan bütün insanlığı suçluyoruz. Gözü dönmüş, salyaları akan kuduz köpeği gibi mazlum Filistinlileri saldıran İsrail'i durdurmak için herkesi çağırıyoruz. İnsanlık namına  vicdan sahipleri varsa eğer, susmak yerine güçlüden değil, haklıdan yana tavır almalarını bekliyoruz. Çünkü terörist, katil ve cani İsrail masumları öldürüyor, insanlık yok ediliyor. Buna rağmen İsrail'in fırlattığı roketatar füzelerinin isabet ettiği yerler, savaş uçaklarının fırlattığı, bombaların açtığı korkunç çukurlar, yıkılan, yakılan evler, bombalar, füzeler, tanklar, uçaklar Filistinlileri hiç korkutmuyor. "Allahüekber" ve "Hasbinallah veni'melvekil" nidalarıyla mücahidler korkusuzca İsrail saldırılarına karşı direniş göstermeye çalışıyorlar. Eli silah tutan, Filistinli gençler İsrail'in en son teknolojik silahlarla yaptığı saldırılara göğüs geriyor.
Diğer tarafta Filistinli kahramanlar İsrail kasabalarına roketatar füzeleriyle taciz ateşinde bulunarak, İsrail halkını uyarıyor. İsrail halkının Netenyahu hükümetinin seçim yatırımını anımsatan bu saldırganlık politikalarının yanlış olduğunu bilmeleri gerekiyor. Bu saldırganlığın bedelinin yine İsrail halkının ödeyeceği de hatırlatılmış oluyor. Tek tük İsrail kentlerine düşen füzeler bile bütün İsrail halkını korkutmaya yetiyor. Sirenler sesleri peş peşe geldiğinde, ölüm korkusuyla herkes sığınaklara kaçıyor. Herkes sığınaklarda yerini alıyor. Bu esnada annesiyle sığınakta korkudan pusmuş, İsrailli küçük bir çocuk annesine "Neden sığınaklardayız anneciğim" diye sorduğunda, annesinin çocuğuna verdiği cevap "Ölmekten korkuyoruz" olunca akabinde, küçük çocuk hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor. Belki de İsrailli çocukların benliğinde yer edecek bir cümle kazınıyor; "Eğer öldürüyorsak, ömür boyu korkmaya mahkumuz"
İsrail saldırılarında ısrar ediyor. Dur durmak bilmeden uçaklarıyla, füzeleriyle hava saldırılarını tekrar tekrar yineliyor. Binlerce füze ve bomba Gazze'ye bırakılıyor. Sanki kıyamet Gazze'de kopuyor..  Füze ve bomba sesleri arasında, ağlaşmalar, bağrışmalar, çığlık çığlık haykırışlar, ateş altında oradan oraya koşuşturmalar, tekbir sesleriyle ambulans sesleri arasında zulme ve katliama karşı Filistin halkı yaşam savaşı veriyor, direniş gösteriyor. Soylu bir direnişle destansı bir yaşam savaşı veriliyor. Eğer; vatan, namus, din, özgürlük ve bağımsızlık adına, nefsi müdafaa olarak savunmak, direnmek, var olmak için gerekirse ölmek vardır. Ölümü göze almakla, bunun sonunda şehitlik mertebesi vardır. İman dolu göğüslerde bu cehennemi savaşların asla korkuları yoktur.. Çünkü cennette buluşmak vardır. Korkunun ecele faydası da yoktur. İntifada olduğu gibi, İsrail askerlerine sapanlarla taş atan Filistinli çocuklar vardır. Filistinli çocuklar için savaş korku değil, hınç ve öfkeyle oynanan bir oyun vardır. Belki de Filistinli çocukların benliğinde yer edecek bir cümle kazınıyor "Eğer öldürülüyorsak, ölmeye mecbur değiliz. Ömür boyu direnişteyiz"
Gazze ateş altında.. Yüreklerimiz yanıyor. Bir erkek silahıyla evinden çıkarken, ailesine dönüp "Cennette görüşürüz" diyorsa eğer; İşte orası Gazze'dir.
Profösör

15 Kasım 2012 Perşembe

Gökyüzü Karardığında

Her zaman insan sütliman olmaz. Her zaman duygular, düşünceler yerine oturmaz. Her zaman kurduğumuz hayaller gerçekleşmez. Bazen korkutucu bir sessizlik ve yalnızlık içinde kendimizi buluveririz. Sanki içinden çıkılmaz karmaşık bir bulmacanın kareleri içinde sıkışıp kalıveririz. Bu ruh halimizi anlatacak, kelimeler yetmez, harfler yetişmez bize. İşte fırtına öncesi sessizlik buna denir. Bazen nedensiz güleriz kendi kendimize. Güleriz ve kahkahalar atarak bu garip halimizi kendimiz de anlayamayız. Bir felaket gelecek ama bilemeyiz. Belki de çok gülmenin, haddi aşmanın cezasını şimdiden çekeriz. Belki de kendi bencilliğimizle kendi içimizde ölürüz.

Akşamdan sakin, bir yaprak bile kımıldamayan gecenin lacivertinde, yıldızların parlayışı bile endişe verebilir bize. Belki de gökteki dolunayın etrafındaki ışıklı daire bir sıkıntıyı haber veriyordur geceden bize. Sanki böyle bir sükunet gecesinden, tam tersi, asimetrik duygularla kalkacağız sabaha. Nitekim bir uğultu başlamıştır kulakları uğuldatan. Ağaçların dalları bükülmüştür hoyratça esen rüzgardan. Dolunay kendisini saklamış, yıldızlar sönmüş, sabahın alaca karanlığında tufan başlamıştır. Öyle bir rüzgar esmektedir ki, yer yerinden oynamaktadır. Sahiller dev dalgalarla vurulmaktadır. İşte o zaman ruh halinle dalgaların uç noktasındasın. Herşey senin için olumsuzdur hayatında. Böyle bir ruh halinden kurtulmak için, tutunacak ne bir dalın, ne de seni dev dalgalardan sahile çıkartacak bir can simidin bile yoktur aslında..

Hepimiz sahil ve selamet ararız bu dünyada. Hepimiz huzur ve mutluluk peşinden koşarız ömrü hayatımızda. Hepimiz gelgitler yaşarız, duygularımızda, düşüncelerimizde.. Hayatımızın bir fırtına öncesi vardır ki; tedbiri bırakmayız ne de olsa. Hazırlıklı olmalıyız; olabilecek afetlere, yaşanabilecek felaketlere. Aslında bir tek gerçek vardır inancımızda, Allah her zaman yanımızda. O inanç ki; umut dolu ve o inanç ki, olumsuzlukların, afetlerin, felaketlerin panzehiridir. O inanç ki; umudumuzun, hayallerimizin gerçekleştirdiği bir tecelligahtır. O inanç ki sevdiğimizin ve sevildiğimizin mutluluğudur. O inanç ki; şefkat ve merhametle korunduğumuzun huzurudur. Yeniden ruhumuza ışıl ışıl parlayan bir güneş doğar. Yeniden bizi ışıtan ve ısındıran bir güneş doğar. Kara bulutlar bir bir dağılır da, tan yeri masum ve mahcup bir çocuğun utangaçlığında pembeleşerek kızarır. Sahil sakin ve bir göl sessizliği kadar durgundur. Sadece dev dalgaların ve fırtınaların sesi yerine denizdeki martıların sevinç çığlıkları kulaklarımızda çınlamaktadır. Yaşamak ne güzel deriz.. Yeniden içimiz içimize sığmüzde, varlığımızda bir duygu ve bir düşünce olarak bizii ayakta tutmaya yeter de artar bile.

Profösör

14 Kasım 2012 Çarşamba

Acı Bir Gurbet


Gardan bir tren kalkıyor çocukluğumun anısında, gideceği yer Almanya.. Kapkara bir kara tren.. Hareket etmeden önce öten.. Üç kez arka arkaya, acı acı ısrarla, düdüğünü öttüren bir kara tren. Sonra da homurdana homurdana, kara, kapkara dumanlarını savura savura gurbete giden bir kara tren.. Ta ki gözlerden kaybolan bu acımasız, sevgisiz ve şefkatsiz tiren; geride gözüyaşlı yaşlı bir kadın bırakan, yaşlı kadının elinde iki masum çocuğu da ağlatan tren. Yaşlı kadının gözü hep yaşlı. Küçük çocukların endişeli bakışı, sanki gurbetin çatık kaşı.

Akşam vakti şimdi. Karanlık yavaş yavaş kendini hissettirir şimdi. Yalnızlık gelir karanlıklarla, perde perde bir hüzün gibi çöküyor şimdi. Kara tren terkedip kaybolunca, yürekler burkulur başbaşa kalınca. Gözleri yaşlı ağlayan çocuklar, yaşlı kadına boş boş bakar. Çocuklar baktıkça, yaşlı kadın ağlamaya başlar. Peşinden bir hıçkırık gelir. Bir hıçkırık ki, bin hıçkırık getirir, Elden yapacak birşey gelmez. Kader bu, yazılmış, çizilmiş bir şey denemez.

Bir baba çaresiz el kapılarına gidiyor gurbete. Anneleri ölmüş, çocuklar kalmış babaanneye. Bu ayrılık ne memlekettir, ne köydür.. Bu ayrılık ne Trabzon, ne Rize, ne Gaziantep'tir.. Bu ayrılık ne Urfa'dır, ne de Konya'dır.. Bu ayrılık sadece acı bir gurbettir.

Profösör

13 Kasım 2012 Salı

Yeniden Uyanış..


İnsan kendisini nasıl tanımlayabilir. Elbette insanın inancı, yaşam biçimi, istekleri, sevdikleri, genel olarak herşey, kişinin kimlik ve kişiliğinde yer bulacaktır ama, bir de yaşadığı zaman birimi içindeki en küçük anında bile, ruh hali kendi duruşunu ve varlık bilincini de etkisi altına alacaktır. Evrenin yaratılışındaki kodlamada, veri tabanı olarak sevgiyi hakim bir değer olarak görsek de, sevginin korunması da, daha yücelere taşınması da, şefkat ve merhametle eşdeğer görürüz. Madem ki evren sevgi üzerine yaratıldı ve madem ki yaratılan evrendeki herşeyiyle, Yaratanın rahmeti bütün varlıklara kapladı; o halde bize düşen sevmek ve sevilmektir. Merhamet etmek ve merhamet görmektir. Yürekten seviyorsan eğer, herşey güzeldir. Herşey Yaratanın bir tezahürüdür.

Moral değerler önce inançla başlıyor; inancını güçlendirmekle sürüyor. İnançla birlikte insana ayrıca sorumluluk da yükleniyor. Her adım atışta, her vakitte ibadette olduğu gibi, inanç tazeleniyor, düşünce ve duygular güncelleniyor. Ruhumuz inançla, sevgiyle besleniyor. Ancak o zaman var olmanın, varlık göstermenin sevgi ve merhametiyle buluşuyoruz. Eğer insan, gecesinde de, gündüzünde de hayatını bir şuur içinde kulluğunu yaşıyorsa, huzur buluyor, istediği mutluluğu yaşamaya hak kazanıyor.

Şuur halinde yaşayan insan, seven ve sevilen insandır. Şuur halinde yaşayan insan merhamet eden ve merhamet bulan insandır. Şuur halindeki insan, gece uykusunun en derinliklerinde, ve uykusunun en tatlı yerinde bile gördüğü rahmani rüya ile namaza kaldırılabiliyor. Sevginin, şefkatin ve merhametin kollarında, yeniden uyanışın ve yeniden dirilişin kitabı yazılıyor.

Profösör

10 Kasım 2012 Cumartesi

Hayat Kurtaranın, Hayatı Kurtulur

Yaşlı adam sokak kedilerini pek severdi. Kedi sevgisi ta çocukluğuna kadar gidiyordu. Çocukluğundaki Alaca kediyi hiç unutamıyordu.. Bu öyle bir kedi ki; zaman zaman evden ve evin bahçesinden kaybolur, köy içinde yerine göre serserilik yapar ve avare avare dolaştıktan bir müddet sonra da, tekrar evlerine dönerdi. Bu kedi diğer komşu kedilerden daha akıllı, daha zeki ve daha çevik bir kediydi. Yaşlı adam çocukluğunda bu kedisiyle arasında garip bir bağ oluşturmuştu. Çocukluğundaki kedisi siyah beyaz tüyleri olduğundan ona "Alaca" diye isim takmıştı. Alaca kedi fare yakalar, kuş yakalar, börtü böcüyle uğraşır, kelebeklere, sineklere patisiyle ani ve sert vuruşlar yaparak çevikliğini gösterirdi. Alaca kedi yılan da yakalardı. Yılan yakaladığı zaman mutlaka ona getirir, önüne atar, patileriyle ve ağzıyla yılanı dümdüz hale getirerek "İşte ben buyum" der gibi kahramanlık da gösterirdi. Velhasıl bundan olacak ki, yaşlı adam kedi sevgisini bu yaşına kadar sürmüştü. Ne zaman ki; köy hayatından kent hayatına geçtiğinde semtin bütün sokak kedileriyle arkadaş olmasını bildi. İnancı gereği bütün hayvanları sevmesine rağmen, nedense köpekleri kediler kadar sevmiyordu. Köpeklerle ilgilenmiyordu hiç. Dikkatini bile çekmiyordu. Oysa köpekler de can taşıyor, susuyor, acıkıyordu. Köpeklerin de ilgiye, şefkat ve merhamete ihtiyaçları vardı. Kedilere olan bu aşırı düşkünlüğü, köpekleri ikinci plana, hatta üçüncü plana itiyordu. Bu doğru değildi. İnanç ve vicdan bunu kabul etmiyordu. Zaman zaman bu düşünceler içinde kendisini eleştiriyor, kendi adalet duygusunu da sorgulamaktan kendini alamıyordu. Çünkü mahallenin bütün kedileri onun geliş saatini bekliyor, daha gelmeden yalanıyorlardı bile. Yaşlı adam torbasıyla gelir gelmez boş arsa sanki bayram yerine dönüyordu. Miyavlamalar, kuyruk sallamalar, birbiri üzerine atlamalar, sevinç gösterileri aslında görülmeye değerdi.

Yaşlı adamın torbasıyla getirdiği ciğerler, ya da balıkçıdan aldığı yiyecekler kediler arasında, adilane bir hak olarak, pay ediliyordu. Yine günlerden bir gün aynı arsada bir köpek inliyordu. Yaşlı adam merakla hayvanın yanına yaklaştı. Köpekceğiz yolda bir otomobil tarafından ezilmiş boş arsaya atılmıştı. Hemen bir taksi çevirdi, hayvancağızı bir baytara götürerek ezilen ayaklarını ameliyat ettirdikten sonra, tedavinin geri kalanı için köpeği evine getirdi. Hayvan bir müddet sonra iyileşince yine sokak özgürlüğüne kavuşmuştu. Yaşlı adamın merhameti belki de kedilere olan aşırı ilgisinden kaynaklanıyordu.

Bir gün akşam vakti elinde torbasıyla, boş arsada yığılıp kalmıştı. Bir kalp krizi yaşıyordu. Bütün mahalle kedileri garip garip miyavlayarak yerde yatan adamın etrafında endişeyle dolanıyorlardı. Bu öyle bir duyguydu ki; yaşlı adamın günler önce kendisini tedavi ettirdiği köpek koşa koşa yerde yatan yaşlı adamın yanına geliverdi. Onu kokladıktan sonra ağzıyla adamın ceketinden sürüklemek istedi ama yaşlı adam, tombul bir insandı. İyice de ağırlaşmıştı. Köpek tekrar geldiği yere koşarak kaybolur gibi oldu. Hemen akabinden beş altı kadar köpekle birlikte arsaya geldiler. Yaşlı adamı birlikte vasıtaların geçtiği yolun kenarına kadar sürükleyerek yerde yatan yaşlı adamın başında beklediler. Bir otomobil bu durumu görünce yolun kenarına yaklaşarak durdu. İçinden orta yaşlarda bir kadın, oradan geçmekte olan bir gençten yardım isteyerek, yaşlı adamı, koltuklarından tutup otomobilin arka koltuğuna uzatıverdiler. Yaşlı adam hastaneye götürülmüştü anlaşılan.. Adamcağız bir iyilik yapmıştı. Yaralı, belki de ölecek olan ve acısından inleyen bir hayvanı kurtarmış ve tedavisini üstlenmişti. Yaşlı adam hayatı boyunca yaptığı iyilikleri zaten hiç hesap etmezdi. Çünkü inancı gereği, hiçbir beklentisi yoktu. Yaşlı adamın ne beklentisi olabilirdi ki!.. Onun vicdanı müsterihti. Yapılan iyiliğin bir karşılığı beklenmemeliydi. Bilsek de bilmesek de yapılan iyiliğin bu dünyada mutlaka bir karşılığı değil, binlerce değerde bir karşılığı vardı.

Profösör

3 Kasım 2012 Cumartesi

Pinokyo Bebek



Genç adam ömründe bir kez olsun, burnunun büyüyeceği kadar yalan söylemeyi hiçbir zaman becerememişti. O aslında doğrucu davut denilen yapıdaki insanlardan biri gibiydi. Yalan söylemeyi hiç sevmiyor, yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağını da çok iyi biliyordu. Fakat her yerde ve her zaman doğruyu söylemenin de iyi olmadığını düşünüyordu. Mutlaka doğruyu söylerken, bazen de bildiğini söylemek yerine tam aksini söylemenin ve gerektiğinde susmanın da gerekli olduğuna inanıyordu.. Genç adam henüz yeni evliydi. Gecekondu denebilecek küçük bir evde karısı ve bir çocuğuyla kıt kanaat yaşayarak geçinip gidiyorlardı.. Bir gün çocuğu hastalandığında günlerce o hastaneden bu hastaneye koşuşturmaktan işinden de olmuştu. İçinde bulunduğu sıkıntılı durumu kimseyle paylaşamadı. Yaşadıkları bir zor durumdu; köyde yaşayan fakir, yaşlı annesi ve babasının da durumları kendilerinden daha kötüydü.

Bir gün memleketten annesi kendisini telefonla aradığında, "Nasılsınız oğlum, gelinim, torunum nasıllar? Hiç de bizi aradığınız yok.. Meraktan çatladık burada babanla" dedi. Henüz otuzbeşinde olan, fakat saçlarına aklar düşmüş bu adamın ağzından sadece kısa ve öz olarak "İyiyiz anneciğim" cümlesi dökülse de, cümlenin devamını getiremedi. Belki "Anne siz nasılsınız? diye bir soruyla annesine karşılık verebilirdi, ama o cümleyi söylemeye ne gücü ne de takatı vardı. Çünkü genç adam bitkin ve perişandı. Nedense o anda anneciğinin yüreğine yakıcı bir kor ateş düşüverdi. Telefonun öbür ucundan bulunan yaşlı anne ağlamaklı bir sesle oğluna "Yalan söylüyorsun" dedi. Yalanlardan uzak yetiştirdiği ve kendisine doğrulukta çok güvendiği oğluna, annesi ilk kez inanmamıştı. "Ana yüreği bu!." derler ya; ne olduğunu bir türlü kestiremediği bir felaketin olabileceğini sezinleyiverdi. Yaşlı anne "Neler oluyor oğlum orada?" der demez, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Genç adam; hasta çocuğunun başında oturan, yavrusunun yüzüne ısrarla konmak isteyen arsız sinekleri kovalamak için, beyaz yaşmak sallayan karısına telefona gelmesini istedi. Böylece karısının bu sıkıntılı durumu idare etmesini eliyle ve kaş gözüyle işaret ederek hasta çocuğunun yanına ilişiverdi. Artık bir kez yalan söylemişti. O an bilinçsizce, ilk kez de olsa, doğruyu söylememesi gerekiyordu. Doğruyu söylese anne ve babası ne yapabilirdi ki!.. Ellerinden bir şey gelmezdi üzülmekten başka.. Genç adamın henüz teşhisi konamamış bir hasta çocuğu olduğu gibi, çalıştığı işinden de olmuş, parasız pulsuz ve çaresiz bir durumda olduklarını annesine bir türlü söyleyemedi.. Çünkü yaşlı annesini ve babasını üzmek istemiyordu.

Hasta çocuğunun yastık ucunda bulunan, annesinin bezden yaptığı bir oyuncak bebek duruyordu. Sanki bu bebek; tıpkı bu genç adamın annesinin, küçüklüğünde oynaması için, kendisine yaptığı kırmızı beyaz, burnu yalan söylemekten uzamış bir pinokyo bez bebeğinin tıpa tıp, bir benzeriydi. Genç adam hasta çocuğunun başucundaki pinokyo bebeğe, utangaç, fakat üzüntüsünü bir ifade eden bir cümleyle "Yalan söylememeliydim"dedi. Fakat doğruların da, her zaman ve heryerde söylenmemesi gerektiğini düşünerek, gayri ihtiyari elini burnuna götürerek "Şükürler olsun" dedi. Çünkü burnu uzamamıştı. Az önceki üzüntülü yüz halinin yerine, genç adamın yüzüne garip bir tebessüm beliriverdi.

Yazı ve Çizgi: Profösör

1 Kasım 2012 Perşembe

Duyduk Duymadık Demeyin !..


Algılarımıza güvenelim. Doğallıkla yapaylığın arasındaki farkı görebilelim. Kişi neyi murad ediyorsa, er veya geç o çıkıyor karşısına.

Neyi ararsak onu buluruz. Bazen de hiç aramadığımız bir şey çıkıveriyor karşımıza. Biz yine de murad ettiğimiz şeyi aramakta ısrar etmeliyiz

Yürekten, özden söylenmiş bir söz; gider bir yaraya merhem olur kurutur. Yeniden bir hayat kurulur; kurtuluş da budur.

Nefes alışımız, içinde umudu taşır. İman içinde huzuru, huzur içinde de mutluluk taşır.

Allah’tan tek isteğim; şu bir nefeslik ömrümün hesabını vereyim. Allah'ın huzuruna ancak huzurla gideyim.

Bir doğruluk, başından bin yanlışı önler. Binlerce kötülüğü bir iyilik karşı koyar. Binlerce çirkinliği de bir güzellik yok eder.

Düşüncelerimiz, duygularımızla sarmaş dolaş olsun da, bir hayale bürünsün. Öyle bir hayal ki; içinde muradımız olsun.

Burası imtihan dünyasıdır. Her şeyle imtihan oluruz. Hem mal, mülk, makam, şöhretle, hem de sıkıntı mihnetle.

Sabır; durup bilinçli beklemektir. Ağaç yapraklanacak, çiçek açacak, sonra da meyve verecektir.

Bir okyanus nasılsa, bir yudum su da odur.  Bazen bir damla su, bin okyanusa değerdir.

31 Ekim 2012 Çarşamba

Kuşlar da İletişim Kurar


Mefkuremiz, İnanç, umut, selam, rahmet, bereket, ihlas..  İslam, ihsan, ilim, irfan, sevgi, şefkat, merhamet, adalet, ahlak..  Dostluk, arkadaşlık, birlik, beraberlik.. Çöl çiçeği, ezel, ebed, serap, hakikat.. Yazı, çizgi, fotoğraf, karikatür, grafik.. Reklamcılık, halkla ilişkiler, gazetecilik, sosyal medya, editöryal.. Tebessüm, hikmet, hayır ve şer, kader, keder, ölüm, diriliş.. Ağlamak, hüzünlenmek. Gülebilmek. Kediler ve yavruları, bloglar, haber, yorum, röportaj..  Sadık dostlar, ikiyüzlü tipler.. Değerli, değersiz... Mehtap, güneş, yıldızlar, deniz, yakamozlar.. İrade, iyi insan, kötü insan, sahtekarlar.. Karıncalar, arılar, böcekler.. Kelebekler, çiçekler, kurtlar, kuşlar..

 们的理想,信念,希望,和平,怜悯,祝福,纯度..伊赫桑伊斯兰教,知识,智慧,爱,同情,怜悯,公义,道德..谊,友谊,团结,和睦..沙漠之花,自古以来,永恒的,海市蜃楼,的真相。文字,线条,图像,卡通,图形,广告,公共关系,新闻,社交媒体,编辑..微笑,智慧,善良与邪恶,命运,悲伤,死亡,复活......哭泣,感叹。笑了起来。猫和小猫,博客,新闻,评论,访谈..实的朋友,虚伪的类型..有价值的,无价值...月亮,太阳,星星,海,磷光..请问,善良的人,不好的人,骗子..蚂蚁,蜜蜂,昆虫......蝴蝶,花卉,狼,鸟。

Notre idéal, la foi, l'espérance, la paix, la miséricorde, la bénédiction, la pureté .. Islam, ihsan, la connaissance, la sagesse, l'amour, la compassion, la miséricorde, la justice, la morale .. Amitié, amitié, unité, unité .. Fleur du désert, immémorial, éternel, mirage, la vérité .. Textes, lignes, images, dessins animés, graphiques, .. Publicité, relations publiques, journalisme, médias sociaux, rédaction .. Sourire, la sagesse, le bien et le mal, le destin, le deuil, la mort, la résurrection .. Pleurer, se lamenter. Rire. Chats et chatons, des blogs, des nouvelles, des critiques, des interviews .. Amis fidèles, les types hypocrites .. Valeur, sans valeur ... Lune, le soleil, les étoiles, la mer, la phosphorescence .. Will, bonnes gens, des gens mauvais, les escrocs .. Fourmis, abeilles, insectes .. Papillons, fleurs, des loups, des oiseaux.

مثلنا الأعلى، والإيمان والأمل والسلام عليكم ورحمة الله عليه، والنقاء .. الإسلام، إحسان، والمعرفة، والحكمة، والحب، والتعاطف، والرحمة، والعدل، والأخلاق .. الصداقة، والصداقة والوحدة والتكاتف .. زهرة الصحراء، سحيق، الأبدية، سراب، والحقيقة .. النص والخطوط والصور، والرسوم، والرسومات، .. الإعلان والعلاقات العامة والصحافة ووسائل الإعلام الاجتماعية، والتحرير .. ابتسامة، والحكمة، الخير والشر، مصير، الحزن، الموت القيامة، .. البكاء، والرثاء. تضحك. القطط القطط و، بلوق، والأخبار، استعراض، والمقابلات .. الموالية الأصدقاء، وأنواع النفاق .. قيمة، لا قيمة لها ... القمر، والشمس، والنجوم، والبحر، وتفسفر .. سوف، وحسن الناس، والناس سيئة، المحتالين .. النمل والنحل والحشرات .. الفراشات والزهور والذئاب والطيور.

Profösör



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...