İzleyiciler

27 Temmuz 2012 Cuma

Bir noktanın sırrı...



Aşktan da üstün dostluk değerleri vardır. Aşkta irade  yoktur. İyi ya da kötü aşka tutulan kişi iradesizliğe teslim olur. Gerçekten aşık olan kişi gözlerine mil çekilir. Dizlerinin bağı çözülür. Tir tir titrer sevdiğinin karşısında.  Dostlukta ise irade vardır. Bu irade ile kendisinden daha çok dostunu düşünen, onu üzmekten ve kırmaktan çekinen ve dostunu mutlu etmeye gayret eden kişi dostluk mertebesine ermiş demektir. Gerçek dostun yaşam biçimi ancak islamidir. İslami olan değerler aynı zamanda insani, vicdanidir de.  Dostların bütün varlıklara karşı duruşları ve pozisyonları adalet ve hakkaniyet duygularıyla eşdeğerdir. 

Bu bilinçle eğer bir kelime, hatta bir  harf bile işe yarayacaksa onu işleme dostluk adına sokabilmeliyiz.  Bir harfin bir noktası bile insanı derinden etkileyebilir. Çocukluğumun bir bölümünü kendi köyümüzde geçirdim. Çocukluk anıları anlatılmakla bitmez. Öyle bir çocukluğumda yaşadığım bir öyküm var ki hayat boyunca ders almaya yeter de artar bile.. 

Köylük yerde büyükler namaz vakitlerinde topluca camiye giderler. Biz çocuklar da onları izlerdik. Büyükler biz yaramazları  aralarına alıp camiye sokmazlardı. Kızarak  camiye girmemize mani olurlardı. Adamlar tabi ki haklıydılar biz çocuklara kızmakta. Oysa çocuklar yazın yalın ayak dolaşırlardı köylük yerde. Ayaklarımız toprak ve çamurdan sanki harita gibi kirler şekil almakta idi. Çocuk aklımızla bu şekilde  camiye girilmeyeceğini bilmemize rağmen takunyaları giyip abdest alarak camiye   girmemizi  sağlayabilirlerdi. 

Günlerden bir gün köyümüze bir yabancı geldi. Bu yabancı bir meczubtu aslında. Kimseyle konuşmazdı. Her yaz aynı tarihlere tekabül eden bir vakitte köyümüzde bir müddet kalırdı. Sonra da sanki bir mechüle giderdi. Kaybolurdu. Kimseyle muhabbeti  yoktu. Selam bile vermezdi. Sadece verilen selamları boş çevirmezdi. Kendisine dini bir konuda bir soru sorulduğunda kısa ve net bir cevap verirdi. Özel hayatıyla ilgili hiçbir soruya cevap vermiyordu. Öyle sorulara kesin cevabı 'Bilmiyorum" dan ibaretti. Bu yabancı ihtiyar tam anlamıyla bir meczuptu bence. Köylü de bunun bu haline alışmıştı. Bu gizemli ihtiyar adama "Sufi hoca" ismiyle çağırılırdı köylü tarafından.

Sufi hocayı bir cami çıkışında rastladım günlerden bir gün.  Gökyüzüne bakıyordu. Bir taraftan da sağ elinin  işaret parmağıyla gökyüzünü göstererek "Sad mı tatlı, Dad mı tatlı?" diye mırıldanarak kendi kendine soru  yöneltiyordu. Bu yaşlı, aksakallı, sarıklı ihtiyar adam; Sufi hoca bir türlü  "Sad mı tatlı, Dad mı tatlı?"  sorusunun cevabını kendi kendisine veremiyordu. Sanki Sufi hoca bir çıkmaz sokakta tıkanıp kalmıştı. Ben çocuk halimle ona yaklaşarak; "Sufi hoca.. Sufi hoca!.." diye seslendim kendisine. Şimdi anımsıyorum ben o zaman sekiz yaşında idim. Bana yüksekten süzerken ben ona "Bunun cevabını biliyorum." dedim ve ekledim. "Dad tatlıdır"  Sufi hoca şaşkınlıkla beni dinledi.  "Evet Dad tatlıdır. Çünkü Dad harfinin üstünde bir noktası var. Sufi hoca senin de yanağında bir nokta var. Senin yüzündeki benle Dad harfinin üstündeki noktası aynı" dedim. "Sad'ın üzerinde noktası olmadığına göre bence Dad tatlıdır" der demez bana sarıldı. İçin için çocuk gibi ağlamaya başladı. Hıçkırıkları kesilince, hiç kimseyle  konuşmayan bu yaşlı ihtiyar, benimle konuşmaya başladı.  Hayatıyla ilgili kimseye sırrını vermeyen Sufi hoca benimle arkadaş ve dost oldu. Köy kahvesinde bana çay ısmarladı. Bisküvi aldı.  Bana dualar etti.  

Şimdi anlıyorum ki bir noktayla gönüller fethedilebildiğini. Düşünüyorum da bu  meczub adamın elbisesinde en az kırk tane yama  olmasına rağmen çok şık, yaşlı bir ihtiyar olmasına rağmen çok yakışıklı bir adamdı. Saçı ve sakalı muntazam tıraşlı, bakımlı, yalnız yaşayan bir adam olmasına rağmen üstü başı içi  ve yüreği gibi tertemiz pak bir insandı. Acaba Sufi hoca bir Allah dostu muydu?  Elbette o bir Allah dostuydu.

Yazan - Çizen : Profösör

23 Temmuz 2012 Pazartesi

"Kanaat tükenmez bir hazinedir" Açları düşünelim


"Kanaat tükenmez bir hazinedir"

Mevlâna Celalüddin Rumi hazretleri: Vekilharcına sorarmış, "Bugün evde ne var?" Vekilharç "Hiçbir şey yok, kiler tamtakır, mutfakta tencere kaynamıyor" cevabını verirse "Oh çok şükür bugün evim Peygamber evine benzedi" buyururlarmış. Vekilharç "Kiler dolu, mutfakta tencereler kaynıyor" cevabını verirse "Eyvah!.. Evim Firavun evine döndü..." diye hayıflanırlarmış. Peygamberimiz "Kanaat tükenmez bir hazinedir" buyurmuşlardır. Kanaatli yaşarsanız az gelir bereketlenir çoğalır. Bu bir sırdır, basireti bağlılar anlayamaz. Biz de kanaatkar olmalyız. Dünyanın her yerindeki bütün açlardan sorumluluk payımızın olduğunu unutmayalım.

17 Temmuz 2012 Salı

Mucizenin bedeli

Zeynep, küçük kardeşi Baran hakkında anne ve babasının konuşmalarına şahit olduğunda derin bir üzüntü hissetti. Kardeşi çok hastaydı ve annesi "Onu yalnız bir mucize kurtarabilir " diyordu. Ama paraları yoktu; madem ki bu mucizeye para ile ulaşılacaktı, Zeynep derhal kumbarasının yanına koştu; bozuk paraları cebine doldurdu ve köşe başındaki eczaneye gitti:

" Kardeşim çok hasta; bir mucize almak istiyorum" dedi; hıçkırıklarını boğazında düğümlenmişti. Elindeki bozuk paraları satıcıya uzattı. "Tam tamına 10 lira 50 kuruşum var. Mucize almak için yeter mi?" diye sordu. Satıcı üzülerek baktı Zeynep'e "Maalesef küçük kız, biz mucize satmıyoruz" karşılığını verdi. Zeynep ağlamaklı, ısrar etti. Kolay pes etmeye niyeti yoktu: "Belki 3-5 lira daha bulabilirim. Belki daha da çok. Siz bana mucizenin fiyatını söyleyin yeter."

Eczanede bu konuşmalara şahit olan iyi giyimli adam, Zeynep ile ilgilendi "Kaç paran var, bakayım" diye sordu. Şöhretli bir cerrahtı; küçük kızdan etkilenmişti. Zeynep avucundaki parayı gösterdi. "10 lira 50 kuruş." "Tamam, bu yeter mucize için." dedi iyi giyimli adam. "Yalnız sen beni evine götür, kardeşini göreyim."

Cerrah, parayı Zeynep'ten aldı, aile ile anlaşıp hiçbir bedel talep etmeden Baran'ın ameliyatını yaptı. Baran iyileşti. Anne: " Hâlâ inanamıyorum. Bu bir mucize. Doğrusu maliyeti ne kadar merak ediyorum" diyordu.

Annesinin sözlerini duyan Zeynep kendi kendine gülümsedi. O, bir mucizenin kaça mal olduğunu biliyordu. Tam 10 lira 50 kuruş ödemişti. (Bu hikâye İngilizceden uyarlanmıştır)

20 Haziran 2012 Çarşamba

Karikatür yazıyla anlatılamayanı ifade eder


Karikatür içe kapalı toplumlarda, inanç ve ifade hürriyetinin olmadığı, hatta kısmen kısıtlandığı toplumlarda, karikatüristin insan hakları temelinde, çizgisi ve gönlüyle ortaya koyduğu duygu, düşünce ve davranışlrının dışa vurumudur. Eski Sovyetler Birliği gibi, demir perde ülkelerinde karikatür sanatçılarının çizgiileri genellikle yazısız olarak gazetelerde yayınlanmaktadır.

4 Haziran 2012 Pazartesi

Sen ve Ben "Biz" demektir

İki gözümüz, tek bir gözlük gibi bakar dünyaya ve hayata. Bir gözümüz, iyilikler, güzellikler ve doğruluklarla yücelip, estetik değerlere ulaşırken, bir gözümüz adeta kötülükleri, çirkinlikleri ve yanlışlıkları görebilme yeteneğine ve gücüne sahiptir. Onunla da bütün olumsuzlukları görmeye çalışarak kendimize çeki düzen vermeye çalışırız. İyi ve kötüyü, güzel ve çirkini, doğru ve yanlışı ayırt edebilmek için,  ancak bize sunulan emir ve yasakları bilmek ve uygulamaktır. İrademizi iyi yönde kullanmak bizi kurtuluşa, kötü yönde kullanmak ise bizi felakete götüreceğini bilmeliyiz.

Doğarız, öğreniriz ki ölüm vardır. Zaman ezel ve ebettir. İnsan özü itibariyle Adem ile Havva'dan gelen bir değerdir. Karşıt iki cinsin, erkek ve dişinin birlikteliğiyle üreyerek nesiller oluşur. Nesiller nesilleri getirir. Siyahın beyaza karşı çıktığı gibi, gece ve gündüz peş peşe gelir ve birbirini tamamlayarak günler günleri yer bitirir. Oysa gecenin gündüze muhtaç olduğu gibi, siyah beyaza, beyaz da siyaha muhtaçtır. Severiz, seviliriz. Üzeriz, üzülürüz. Açlığı da biliriz, tokluğu da.. Aşkı, sevgiyi, dostluğu bildiğimiz kadar, sevgiyi, şefkati merhameti de biliriz. İnsan her an, iki karşıt fikri, iki karşıt duyguyu bir arada yaşayabilir. Her an sevinci ve korkuyu bir arada yaşayabilir, Sevinci korkunun içinde, korkuyu sevincin içinde bulabiliriz. Hayatın anlamı ve hayatın dengesi her iki duygunun varlığıyla dengelenmiş demektir.

Bize kudretten sunulan görme yetisi sayesinde görebiliyoruz. Fakat bu bakışla olumlu ve olumsuz değerleri fark etme yetisini ancak ilim, irfan ve Allah'a olan kulluğumuzla algılayabiliyoruz. Eğer iyi bir terbiye almış isek, irademiz bütün olumluluklar yönünde işlev görebiliyor. Nefsin terbiyesi demek, iradeye sahip olmak demektir. Ya meleklerin masumiyetine erişip daha yücelere yükseleceğiz, Ya da şeytanın isyan çizgisinde sefil bir hayat süreceğiz. Her iki yol önümüzde durmaktadır. Eğer huzur ve mutluluğa erişmek istiyorsak, Allah'ın emirlerine uymak, hep birlikte kitaba, kurallara uygun yaşamaktır. Eğer huzursuz, mutsuz olmak istemiyorsak, Allah'ın yasak koyduğu şeylere karşı, hep birlikte savaş açmak ve onlardan kaçınmaktır.

Bir olgu, olumlu ve olumsuz değerleriyle olgu haline gelir. Her şeyin bir zahiri ve açık yönü olduğu gibi, bir de batini, kapalı yönü vardır. Her şeyi karşıt kavramlarıyla değerlendiririz. İki boyutlu algılar, analiz ve sentezlerimizle üçüncü boyuta taşınarak, böylece gerçeğe teslim oluruz. Bir gözlüğün iki camından biri kırmızı, diğeri mavi olsa, ikisinin bakış noktası bize mor ve mor ötesine götürebilir. Sen ve ben iken, bir bakmışız ki; ikimiz de aynileşmişizdir. Artık "sen" ve "ben" kavramı yerine "biz" kelimesinin anlam kazandığı bir yaşam içinde olabiliriz. Çünkü "Sen" ve "ben" "biz" demektir.  

Profösör

1 Haziran 2012 Cuma

Bir Duygu Paylaşımı

Fesleğenler, sardunyalar, kekikler, ortancalar, akşam sabah çiçekleri ve güllerin birbirine geçtiği küçük bir Ege kasabasının avlusundaki taş merdivenin basamağına oturmuş, rengarenk çiçeklerin görsel şölenine şahit oluyorum. Yine birbirine karışmış çiçek kokularını derin derin içime çekiyorum. Güvercinlerin gökyüzünde takla atarak, pike yaptığı bir gösteriden sonraki halini, kendilerine ait bir lisanla birbirlerine olan sevgiyi nasıl gösterdiklerini izliyorum. Burası rahmetli olan benim de çocukluğumun geçtiği halamın evi.. Burası çocukluğumun silinmeyen anılarını taşıyan, taşlıklı bir avlulu ev.. Burası düş bahçesi gibi bir yer.. Burası avlu duvarlarının üzerinde bulunan, yaz güneşinde kurusun diye bırakılmış bakır kapların içindeki domates ve kırmızı biber salçalarının ortalığa yaydığı leziz salça kokularının avluda bulunan çiçek kokularıyla buluşup, karıştığı egzotik bir yer.. Burası akşam saatlerinde demli çayların içildiği ve keyifli sohbetlerin yapıldığı bir yer.. Sıcak dostlukların kurulduğu, insanın kendisini çok özel hissedebildiği bulunması çok nadir olan bir yer..

Burada sabahleyin güneş üzerimize doğmadan kalkarız. Sonra avlu musluk suyu ile sulanır. Taşlık yıkanır. Bir taraftan penceresi açık mutfaktan mavi renkli, sırçalı, nostaljik çinko demliğin emziğinden çıkan dumanla, çayın dayanılmaz enfes kokusu bir an avludaki çiçeklerin çıkardığı kokuyu dahi bastırabilecek kadar gücünü bize hissettirir. Bu kahvaltı hazırlığı yapılıyor anlamına gelen bir müjdedir.. Ege'nin organik, sızma zeytinyağı, kokulu, kırmızı domatesler, acurlar, biberler, nefis köy tereyağı ve çamur peyniri yanında, karadut marmelatı ile kahvaltı sofrası bizi bekliyordur artık. Oysa biz kahvaltıyı beklemekteyiz.. Tadından ve lezzetinden kesin emin olduğumuz, yiyecek ve içeceklerin kokularından lezzetlerinin tarif edilemez olduğunu anlayarak, kahvaltı keyfinin mükemmel geçeceğini idrak ediyoruz. Hep birlikte, çoluk çocuk kahvaltıya oturuyoruz. Sanki kahvaltıdan hiç kalkmayacakmışız gibiyiz. Bazılarımız besmelemizi açıktan söyleyerek kahvaltıya başlıyor. Gözümüz bu manzaraya doysa da gönlümüz doymuyor; yedikçe yiyoruz. Çaylar peş peşe bardaklara konuyor. Bir yandan kahvaltı başında keyifli sohbetler sürüyor. Sohbet devam ederken birbirimizle bakışıyor, birbirimize tebessüm ediyoruz.

İşte böyle bir yerde, böyle bir evde, böyle bir sabah kahvaltısını o kadar özledim ki, sanki kimliğim, kişiliğim ve masumiyetimi bir arada görebileceğim bir iklimi özlüyorum. Bir yaz günü sabahında bu fani ömürden bir anlık, bir nefesi dostlarımla ve sevdiklerimle paylaşmak istiyorum. Bir karınca yuvasını düşünün. Avlunun tam ortasında, gül ağacının dibinden sağa ve sola, ucunun nereye kadar varacağı belli olmayan uzunlukta iki ana kol yol oluşturmuş, yüz binlerce karınca ordusunun kararlılıkla yuvalarına yiyecek taşıdığını görürsünüz. Öyle büyük bir karınca ordusu ki sanki dünyayı sağlı sollu doğudan batıya, güneyden kuzeye, fethe giden neferler gibidir. 

Bu yerdeki karınca yuvasına ekmek kırıntıları koymak, karıncalara yiyecek vermek isterim. Böylece onlarla bir duygu paylaşımı içinde olmak isterim. Hatta onlar gibi ben de karınca olmak isterim. "Karıncanın kardeşi vardır" derler ya, bir karınca ordusu kadar kardeşlerimin olmasını isterim. Çünkü karıncaların birbiriyle hem fikir hem de duygu paylaşımı olarak nasıl bir ahenk içinde yaşadıklarını, çalıştıklarını ve paylaşım içinde olduklarını biliyorum. Hep birlikte Allah'ın ipine sarıldıklarını, hep birlikte tek bir yürek olup da, birbirleri için yüreklerinin gümbür gümbür attığını biliyorum. Bir karınca yuvasında, yüz binlerce karıncayla birlikte kardeş olup yaşadığımı anlamak istiyorum. Onlarla birlikte çalışıp, onlarla birlikte kazanıp, onlarla birlikte yemek, içmek, aynı kaderi paylaşmak istiyorum.

Profösör

31 Mayıs 2012 Perşembe

Söz Dinleniyorsa Sözdür


Şükür ki, varsın. Şükür ki; birsin. İçimde bir tarifsiz sevgi var. Bize nimet veren letafetinle sensin.

Bir can, can içinde. Onu Yaratan onun içinde. Bu girift bilmeceden.. Çıkabiliyorsan çık içinden.

Bir rüya gördüm yıldızlarlaydık. Ayla yıldızlarla birlikte sarmaş dolaştık. Bir meltem yüzümüzü yaladı gitti. Vuslat başladı, hüzün bitti.

Nicelik değil nitelik önemli. Bir tane beş kuruş, bin tane elli kuruştan değerli.

Yalnızlık kendinden uzaklaşmaktır. Kaynaşmak kendinle buluşmaktır. Yüreğini dostluklara aç.. İkiyüzlü riyakarlardan kaç.

Bir dalda iki çiçek. Bunun adı hanımeli. Biri sarı biri ak, Bakarsan yüreğinle bak.. Akarsan yüreğinden ak.

Gerçek bir değer, tanındıkça yücelir yücelir büyür. Yapmacık bir değer, aşağılanır, aşağılanır küçülür.

Aklımda değil gönlümde yaşatırım. Sevgiyi, şefkati, merhameti gönlümden başlatırım.

Aklımdan bir sayı tuttum. Denizde yaşadığımı balık gibi unuttum. Bir değere sahipsen eğer, değersizleri unutturur.

Bir fikir, her şeyi değiştirir. Taksim'e gidecek iken, Kartal'a gidersin. Kırmızıyı, maviyi beğenirken morarıp gidersin.

Bir değer var beni yüceltmek isteyen. İşte onun için uğruna canımı veriyorum.

Profösör

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Bir Örümcek Adam Olmalıyım

Örümcek adam kendi kişisel problemlerini yine kendi içindeki potansiyel olarak barındırdığı gizli ve gizemli güçleriyle çözümleyen bir adamdır. Aynı zamanda çizgi dünyasının en meşhur süper kahramanları arasında imtiyazlı bir yeri vardır. Örümcek adamın en önemli ilkesi "Büyük güç büyük sorumluluk getirir”dir. Bu ilkeyle çizgi romanın genel olarak konusunu belirler. Örümcek Adam karakterinin insani boyutları ve yaşadığı iç çatışmalar çizgi romanının bütün dünyada tanınırlığını artırmıştır.

Çocukluğumda bazen görünmez adam olur, bir manavın önünden geçerken, isteğim doğrultusunda tezgahın içindeki bütün portakalların yuvarlanıp,  "Beni ye!.. Beni ye!" diyerek peşimden gelmelerini isterdim. Çocukluk bu ya, belki de paramın olmayışı, belki de o an canımın portakal yemek istemesi, bende böyle bir hayal kurma pratiklikleri kazandırıyordu. Aynı şekilde henüz çizgi dünyasında örümcek adam tiplemesi ve karakteri yaratılmadan önce de kendime bütün engelleri aşan bir karakter yüklediğim olmuştur. İnsanüstü bir güç edinmeliyim ki; dere tepe düz gitmeliyim. Büyük binalara, gökdelenlere bir solukta tırmanıp, çıkmalıyım. Minareden atlamalıyım. Hiçbir engel tanımamalıyım. Bir örümcek adam olmalıyım. Şimdi bile dünyayı kasıp kavuran kötülüklere karşı savaş açmalıyım. Mazlumları, zayıfları, kimsesizleri korumalıyım. Bu insanlık idealiyle hayatımı sonsuza dek sürdürmeliyim.

Örümcek adam olan ben, bu gücümü geri kafalılıktan değil, bilakis inancımdan ve zekamdan almalıyım. Sevgi, şefkat, merhamet duygularının hamiliğini yapmalıyım. İslam peygamberinin kendilerini öldürmeye gelen müşriklerden korunmak için, sığındığı mağaranın kapısını ağlarıyla ören bir örümcek kadar şanlı bir şerefe nail olmalıyım.

Profösör

24 Mayıs 2012 Perşembe

Bir Esinti.. Bir Uyarı..

Sevgi iki insanın birbirinden tam olarak emin olup paylaştığı güzel bir ruh halidir. İki insanın birbirinden emin olması demek, tereddütsüz olarak, tam anlamıyla birbirine inanması ve güvenmesi demektir. İnandığımız ve kendisine güvendiğimiz bir kişiyi, kimlik ve kişiliğiyle tanıdıktan sonra, bir takım eksikliklerinin olmasına rağmen, kendisine dostluk adına şans tanırız. Karşılıklı iletişim ve ilişki dâhilinde de ona inanır, ona güvenir ve ona karşı da sevgi besleriz. Ona sevgi beslediğimizden itibaren de kayıtsız şartsız ona teslim oluruz. İşte sevgi budur.

Sevgi varsa, hoşgörü, anlayış, karşılıklı anlaşma ve anlaşılma vardır. Sevgi varsa heyecan ve coşku vardır. Sevgi varsa umut etme, hayal kurma vardır. Sevgi yoksa büyük bir çöküntü vardır. Hayal kırıklığı vardır. Bizi hayal kırıklığına uğratanlar, daha çok olduğu gibi görünenler değil, göründüğü gibi olmayanlardır.. Açıkçası bu tür insanlar iki yüzlüdür. Bu tür insanlar riyakar olanlardır. Bu durumu bazen geç fark edebiliriz. Ne yapsak da bu tür insanları düzeltemeyiz. Yüce kitabımızda en çok münafıklar konu edilmektedir. Öyle bir zaman gelir ki; bir noktadan sonra canımızın yandığını ve canımızın acıdığını itiraf ederiz. Bundan sonra da ilişkimizi ona göre yürütürüz. Çünkü riyakarlık başlı başına Allah'a şirk koşmaktır. Allah'a şirk koşanlara fırsat vermemeliyiz. Allah riya içinde olanları lanetliyor. Lanetlenen insanlarla ne tür paylaşımımız olabilir!. Bu tür insanlar imandan sonra küfür içinde kendini kaybedenlerdir..

Bu tür insanlar sadece ben ben diyenlerdir. Bencil olanlardır. Böyleleri çıkar uğruna herşeyi mübah görür. Malını mülkünü haksız yere çoğaltanlardır. Bu tür insanlar haksız yere kazanç sağlayarak Allah'a karşı savaş açanlardır. Bu tür insanlar mal ve mülkünü putlaştıranlardır. Bu türler kapitalist bir kafa yapısına sahip olanlardır. Bu düşünceleriyle İslam inancıyla asla bağdaşmazlar. Çünkü kapitalistler parayı ilahlaştırır ve mala mülke taparlar. Malları canlarından da kıymetlidir.. Haksız kazançlarını birilerinin alın terini sömürerek yaparlar. Bunlar tek kelimeyle dünyaya taparlar. Allah'tan başka, herşeyin; paranın, pulun, malın, mülkün, şöhretin, kadının ve şehvetin esiridirler. Nefsin kölesidirler.

Profösör

20 Mayıs 2012 Pazar

Güneş Tutulması ve Değişim Algısı

Bu gece tam anlamıyla bir güneş tutulması yaşanacak. Bu güneş tutulması dünyanın sadece bir iki yerinde tam anlamıyla görülebilecek. Ayrıca güneş tutulmasının çıplak gözle de görülmesi gerekmez. Sadece güneşin tutulacağını bilmemiz, bir takım değişikliklerin olacağı anlamına gelebilir. Evren herşeye gebedir. Herşey birbirini etkilemektedir. Biz bilsek de bilmesek de olan oluyordur zaten.. Bu açıdan da bütün varlıklar ister istemez evrendeki işleyen ilahi hükme sadece teslim olurlar. Evren öyle var edilmiştir ki, bilim adamlarının okyanusta bir damla suda boğulmaları gibi, uçsuz bucaksız bir oluşumun içinde küçücük bir nokta kadar yok hükmündeki bilgileriyle bir acziyet içinde, ilminde sonsuz güce sahip olan mutlak varlığa teslimiyetten başka bir hakikatları yoktur. Hakikat imandır. Kainatta herşey birbirine girmiş, iç içe mimari iç içe benlik kadar bizi içine alır ve bizi kainatın bir merkezi haline getirebilir. Aynı zamanda bizi bilinen bir alemin bilinmeyen bir varlığı olarak da bizim dışımızdaki varlıklarla ortak değerler bütününün bir paydası yapar. 

Kainatta sadece bir güneş sistemi yoktur. Güneşler vardır. Güneş sistemlerinin içinde ayrı ayrı fakat birbiriyle bütünleşmiş güneş sistemleri vardır. Kainat bir girift bilmece ve çok bilinmeyenli denklemdir. Sonsuzluğun ifadesi birbirini varsayan binen ve bilinmeyen alemin bir mutlak varlık olarak karşımıza çıkışıdır. Her bir yerde ne olursa olsun bilimsel açıdan fizyolojik, biyolojik, psikolojik, sosyolojik gibi sayamayacağımız kadar bilimsel verinin konusu haline gelebilir. Biz sadece kainattaki yıldızlar aleminin uyduğu o yüce ilahi kanunun hükmüne tabi olmaktan başka bir seçeneğimiz yoktur. Bizim irademiz insan olarak ve insan gücü kadar kendimize verilen izin kadar kendimizi iyi yönden konumlandırmaktır. Kul olma bilinci önce insanın kendi nefsinde başlar. Kaderimiz sadece bize verilen izin kadardır. O da bizim hidayetimiz için iyilik üzerine irademizi kullanabilme becerimizdir. Hidayet yine de Allah'tandır. 

Değişim; değişmeyen bir gerçek olarak biliriz. İnsan olarak bizler yok iken var oluruz. Doğar, yaşar ve ölürüz. Hayatımız enlemesine ve boylamasına inişli çıkışlıdır. Hayatımız statik değildir. Sağlıklı iken hasta olabiliriz. Zengin iken fakir olabiliriz. Mutlu iken mutsuz olabiliriz. Umutlu iken karamsar olabiliriz. İnsan yaratılış itibariyle tam tamına karşıt düşünceleri, duyguları ve bütün değerleri yaşayabilir ve yaşatabilir. Bir değişim içine çekecek hayatında dönüm noktaları ve yeni bir başlangıç vesilesi olaylara müşahede olabilir. Her ne olursa olsun inandığı değerler içinde bir rehbere sahipse sonucunun hayır olacağını düşünür. Vuku bulan olaylar kendi canını acıtsa da Allah'tan gelene bir teslimiyet olarak kadere olan inancıyla algılar. Sabit fikirliler bunu anlayamaz. Çünkü sabit fikirliler bir kısır döngü içindedir. İstisnai durumları görmezden gelir. Başını kuma sokar. Değişime ayak diretir. Ancak bir kasırgaya yakalandığında, azgın dalgalara kapıldığında, bir kuru yaprak kadar cansız ve güçsüz olduğunu anlamada da gecikmeyecektir. 

Evrende güneşler, aylar tutulabilir.. Evrende yıldızlar kayabilir.. En iyisi mi biz biz olalım, insan olma bilinci, Allah'a kulluk görevimizle bir güneş gibi parlayalım. Yıldızlarımız bizi biz yapan değerlerle pırıl pırıl parlasın. Huzur ve mutluluğumuz için bize göz kırpsın.. Asla gönlümüzün ve bahtımızın yıldızı kaymasın. 

Profösör

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...