İzleyiciler

para etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
para etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2017 Pazar

Gönül Zenginliği


Parayı haddinden fazla değer yükleyemeyiz. Parayı hayatımızda merkeze alırsak, insanı insan yapan bütün değerleri değersizleştirmiş oluruz. Para bütün kapıları açar diyenlerden uzaklaşmak gerek. Paranın esiri olanlardan değil, paranın esir olduğu insanlardan olalım.  Para iyiliklerde kullanıldıkça değerlidir ve insana ayrıac değer katar. Cömertlik ve yardımseverlik gibi duygular ve davranışlar insanlıgın bütününü kapsayan mutluluğa dönüşmektedir. Yoksa sadece maddi zenginlik insanı zindan edebilir.
.....
Kuş sütünün eksik olmadığı mükellef sofralar düşünün. Altın, gümüşten kaplamaları olan sırça sarayları düşünün. Envayi çeşit, giyecek, yiyecek, içecek bir zenginliğin içinde yaşayan biri olduğunuzu düşünün. Hazineleriniz olsun.  Maiyyetinizde hizmetçileriniz ve avaneleriniz olsun. Astım, kestim diyebileceğiniz ahaliniz olsun. Sizene değer katar? Böyle nereye kadar gidebilirsiniz? İnsanlık adına ne yaptınız ki; insanlar size ışıltılı gözlerle bakabilsin. Kalbi olarak sıcak davranabilsin.   Yalakalık ve yardakçılık yaparak değil de, insanlar gerçekten ölümüne sizi sevebilsin, kalbinde yer verebilsin!...
.....
İnsan  maddi zenginlik, bollu bereketlik içinde bile isyan edebilir. Dünyada aç, sefil, hasta yoksul, evsiz barksız, kimsesiz insanlar varken şükretmesini bilmeyebilir. Şükretmenin sadece elini açıp dua Allah'a dua etmenin yetersizliğini  unutabilir, dağıtmasını ve infak etmesini bilmeyebilir. Oysa bir hastanın, bir yetimin, bir kimsesizin karnını doyurmak, ilacını vermek, ona sevgi, şefkat, merhamet göstermek suretiyle, onların yüz ifadesindeki mutluluğu ve gözlerinin parladığını gördükçe,  insan bu durumun Karun hazinelerinden bile  daha değerli olduğunu bilmelidir. Bir lokma ekmeğin, bir yudum suyun, bütün maddi değerlerden  üstün olduğunu idrakine ermelidir. 
.....
Hayatımızdaki para da, maddiyat da, makam mevki, şan şöhret de kemiyetle ifade edilecekse, keyfiyeti olmayan hiç bir zenginliğindeğer olarak hükmü yoktur. Zenginlik imkana sahip olanların cömertliği ve paylaşımıdır. Kemiyet imkanı elde etmenin, keyfiyet de  bize tanınan bütün imkanların Allah yolunda kullanılması,  bize lutfedilen bütün nimetlerin de Allah rızası için  infak edilmesidir.

Profösör

17 Temmuz 2012 Salı

Mucizenin bedeli

Zeynep, küçük kardeşi Baran hakkında anne ve babasının konuşmalarına şahit olduğunda derin bir üzüntü hissetti. Kardeşi çok hastaydı ve annesi "Onu yalnız bir mucize kurtarabilir " diyordu. Ama paraları yoktu; madem ki bu mucizeye para ile ulaşılacaktı, Zeynep derhal kumbarasının yanına koştu; bozuk paraları cebine doldurdu ve köşe başındaki eczaneye gitti:

" Kardeşim çok hasta; bir mucize almak istiyorum" dedi; hıçkırıklarını boğazında düğümlenmişti. Elindeki bozuk paraları satıcıya uzattı. "Tam tamına 10 lira 50 kuruşum var. Mucize almak için yeter mi?" diye sordu. Satıcı üzülerek baktı Zeynep'e "Maalesef küçük kız, biz mucize satmıyoruz" karşılığını verdi. Zeynep ağlamaklı, ısrar etti. Kolay pes etmeye niyeti yoktu: "Belki 3-5 lira daha bulabilirim. Belki daha da çok. Siz bana mucizenin fiyatını söyleyin yeter."

Eczanede bu konuşmalara şahit olan iyi giyimli adam, Zeynep ile ilgilendi "Kaç paran var, bakayım" diye sordu. Şöhretli bir cerrahtı; küçük kızdan etkilenmişti. Zeynep avucundaki parayı gösterdi. "10 lira 50 kuruş." "Tamam, bu yeter mucize için." dedi iyi giyimli adam. "Yalnız sen beni evine götür, kardeşini göreyim."

Cerrah, parayı Zeynep'ten aldı, aile ile anlaşıp hiçbir bedel talep etmeden Baran'ın ameliyatını yaptı. Baran iyileşti. Anne: " Hâlâ inanamıyorum. Bu bir mucize. Doğrusu maliyeti ne kadar merak ediyorum" diyordu.

Annesinin sözlerini duyan Zeynep kendi kendine gülümsedi. O, bir mucizenin kaça mal olduğunu biliyordu. Tam 10 lira 50 kuruş ödemişti. (Bu hikâye İngilizceden uyarlanmıştır)

16 Mart 2012 Cuma

Bir Cuma Yazısı

İnsan anlı ak, başı dik, onurlu bir hayatı yaşayabilmesi, bununla birlikte yürüdüğü yol ne kadar kaygan olursa olsun, düşmemek, Hakka ve hakikate olan soylu yürüyüşünü tamamlayabilmesi için, iradesini doğrulukta, iyilikte ve güzellikte kullanması gerekmektedir. Doğruluk, iyilik ve güzellik kavramlarının ne olduğunu, neler olması gerektiğini, inancımızın kaynağı olan, bütün insanlığı kıyamete kadar sevgiyle, şefkatle, merhametle kucaklayan Kuran'ı Kerim'den başka hiç bir rehber bize öncü olamaz. Hiç bir kitap bizi marazalardan kurtaramaz. Mutluluk ve huzur veremez.

Yaşadığımız bu kirli dünyada birbiriyle çarpışan ve birbirine zıd iki yol vardır. Birisi ahlaki, hukuki ve soylu bir yol, diğeri ise, insanı insanlık değerlerinden çıkartan, nefsini azdıran, nefsi karşısında diz çöküp, iradesizliğiyle insanı zulme götüren bir yoldur ki, hem bu dünya, hem de diğer alem için bir çöküş, bir bitim noktasıdır. İnsani varlığımız içinde var olan iyi olma veya kötü olma fikri ve duygusunu ömrümüz boyunca taşırız. Masumiyetimizle doğarız, sonra da aldığımız terbiye ve tecrübelerle, kendimize bir gelecek yol çizeriz. İyi insan olmak da, kötü insan olmak da artık bizim irademizde ve elimizdedir.

Bir tarafta iyilikler vardır, diğer tarafta kötülükler.. Bir tarafta inanç değerleri, diğer tarafta ise inkar.. Bir tarafta mutluluk ve huzur vardır, diğer tarafta mutsuzluk ve huzursuzluk.. Bir tarafta zenginlik, bolluk ve bereket vardır, diğer tarafta ise fakirlik, açlık, sefalet ve muhtaçlık.. Bütün bunları apayrı bir sınıflama içine sokacak olursak, maddi ve maneviyat, soyut ve somut olan bütün değerleri kapsamaktadır. Maneviyatı bırakıp sadece maddeye değer verenler, sadece kendini düşünen bencil, paracı, çıkarcı, dünya heves, zevk ve sefası için gözünü hırs bürümüş, kendisine bile yabancılaşmış kişilerdir. Bu kimliği taşıyan kişiler asla sevilmezler. Bunun yanında maneviyata değer verenlerin içinde bir sevinç, bir coşku, bir heyecan vardır. Bu kimlikteki kişiler maneviyat için maddeyi kullanırlar. Hayatlarını insanlık idealine adamışlardır. Böyle bir mefkuresi olan kişiler hem severler, hem de sevilirler. Asla paranın esiri olmazlar. Tam aksine para onların esiridir.

Herşey, bilen, gören, işiten, düşünen ve akleden için, ayan beyandır. Ya nefsimizi önümüzde diz çöktürüp ona kök söktüreceğiz, ya da nefsimizin oyuncağı ve kuklası olup Allah'a isyan edip cehenneme boylayacağız. Bununla da kalmayıp, dünyada da başımıza gelmeyen bin bir musibette kalmayacaktır.

Profösör

1 Kasım 2009 Pazar

İlitişim ve dil üzerine bir pazar yazısı


Bir evde büyük anne, büyük baba, hala, teyze, dede varsa o evde büyük bir tecrübe ve kültür birikimi vardır. kaynaşmış, ünsiyet etmiş insanlık değerleri vrdır. "Allah her yerde hazır ve nazırdır." diyen bir babaannenin ne demek istediğini şimdiki nesil ne kadarını anlayabiliyor. İletişim dilini katlettiler. Yani Allah; çiçekte, böcekte, havada, suda, sevinçte, tasada, velhasıl herşeyde varlığını hissettirir. Çünkü Allah "Benim rahmetim herşeyi kaplamıştır" demiyor mu? İletişim; konuşmak, yazmak, jest ve mimik, beden dili ve davranışların iletişim araçlarıyla kişi ve toplumlvar üzerinde olumlu etki oluşturulması eylemi olarak da tarif edilebilir. Ne yazıkki basının en üst seviyesinde görev yapanlar bile iletişim kazaları yapabilmektedir. Spiker;"ayemef" diye telaffuz etmesi gereken IMF kısaltmasını "imefe" şeklinde okumakta bir mahsur görmemektedir. Bu kısaltmanın aslı, ingilizce olan bir dizi ingilizce kelimeden oluşmaktadır. İngilizce kelimelerin baş harfleri eses alınarak kısaltma yapılmıştır. Bunun için de kısaltmanın okunuş da latin harflerin orjinal okunuş şekliyle olmalıdır. Bunun bir transkripsiyon meselesi olduğunu bilmiyorlar mı? Eski başbakanlardan Rahmetli Bülent Ecevit "Ayemef" diye teleffuz ederdi. Sn Başbakan Erdoğan da doğru teleffuz etmektedir. Ama genellikle politikacılar ve medya böyle bir yanlışlık tuzağına düşmektedirler. "Vak'a" kelimesini ve "vakıa" kelimesini de ne yazıkki birbirinden ayırdedememektedirler. Milyonlarca izleyicinin ekrandan izlediği bir spiker; "edeceğiz" yerine "ediciz" ya da "edicez" şeklinde cümleyi tamamlamaktadır. Ne yazık ki ismin "de" haliyle "dahi" anlamındaki sözü de birbirinden ayırdedemediği gibi, dahi kelimesini "daaahi" yani deha sahibi anlamına gelecek şekilde bir hatayı yapabilmektedirler. Medya yoluyla tek kelimeyle yozlaşıyoruz, cahilleşiyoruz, duyarsızlaşıyoruz. Bir de işin en çelişkili ve tiraji komik yanı ise yazar olarak yazdığı makalede kelimeyi düzgün ve dil kurallarına uygun yazdığı halde, "yapacağız" filini televizyon ekranlarında "yapıcaz" ve yukarıda bahsettiğimiz gibi "yapiciiz" şeklinde konuşmasını sürdürmektedir. Pes doğrusu!

Dil konusunda ne kadar anlatsak, yazsak da yetmez. Arnavutlar latinceye geçerken dışarıdan yüzden fazla dil uzmanı çağırmışlar. Harflerin mahreçleri üzerinde çalışmışlar, hece ve kelimenin nasıl yazılıp okunması gerektiği üzerinde ciddiyetle durmuşlar. Özel işaretlerle kendi yazı biçimiyle yazılması gereken fakat bazı zorunluluklar sbebebiyle anlam kaymalarını önlemek amacıyla, kendilerine has yerel dili ve alfabesiyle yazılmış bir metnin latince yazı diline çevrilmesinin eşyanın tabiatına aykırı olduğunu söylemişlerdir. Ama zorunluluklardan dolayı hataları en az düzeye çekecek şekilde azami gayreti sarfetmişlerdir. Dünya artık bir köy haline geldi; hatta mahalle gibi. İnternet, iletişim ve bilişim teknolojileri insan topluluklarını buraya kadar getirdi. O zaman önce kendi dilimizi öğrenerek ve onu koruyacağız. Dünyanın kullndığı dilleri de doğru teleffuz edeceğiz. Onları dilimize aktarırken de doğru aktaracağız.

Birkaç örnekle bize nasıl bir çelişki yaşatıldığını hatırlatalım; Suriye eski devlet başkanı nın ismi Hafız Esed'dir Türkçe yazım diline çevrilmesi gerekirken, basın haberleri batı kaynaklarında aldıkları için ingilizcedeki gibi Hafız Esad olarak yazmaktadır. Onlar "a" yı b.izdeki "e" sesini verecek tranhskripsiyonu yapmaktadırlar. Ama bizimkiler b.alıklama bu transkripsiyon işini yapmadan türk okuyucularına servis etmektedirler. İngilizlerin yaptığı işlem doğrudur. Fakat bizimkiler fotokopiden fotokopi alır gibi aynen ingilizlerin yaptığı gibi Hafız Esad olarak çevirebiliyorlar. Oysa dil aslından terceme edilir. Bir metnin ranskripsiyonu aslından yapılmalıdır. Bizim islam kültürüne sahibiz. Aynı isimleri bizler de kullanmaktayız. Hafızın ne demek olduğunu biliyoruz. "Esed" arapça bir kelime olup "aslan" anlamında kullanılmaktadır. Bu hatayı araplar içinde de, kendi dilini kullanan mensupları da yapmaktadır. Bir kişi, ya da bir kurum düşünün. Bir kurumsal kimlik oluşturmak istiyorsa, kurumsal bilince sahip olmalıdır. Muhatap olduğu kültürlere de saygının gereği olarak, önce kendi ülkesinin kurumsal anlatım dilini bilimsel ve kurallar gereği kullanmalıdır. Bir üst kimlik olarak, hizmet verdiği yabancı ülkelerde de oranın yerel dilini ve yazım biçimini dikkate alması kendisinin itibarı açısından çok önemlidir. Ülkemizde bulunan finans kurumlarından Albaraka Türk şeklinde yazılan kurum ismi; niye Elbereke Türk yazılmasın? Elbereke bereket manasını taşıyor ve bizim de bildiğimiz bir sözcüktür. Bir kelimeyi öldürmek, bütün kelimelerle olan bağlantısını kesmek gibidir. Bu bir caniliktir. "Şurba" kelimesi öyle bir hale getrilmiş ki, kelime anlamıylada yapısıyla da tam bir "çorba" olmuş, Oysa "şurba" arapça anlamı içmek olan fiilden türemişktir. Şarap, şurup, şerbet, maşraba, meşrubat, meşreb aynı kökenden gelmektedir. "Şurba"yı bu sürüden ayırmak demek, kurtlara yem etmek anlamına gelmez mi? Çorba kardeşlerine yabancıdır, kardeşleri de çorbaya yabancıdır. Bizim böyle bir kaosta ne anlattığımız değil, karşımızdakilerin ne anladığıdır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...