Bir ilköğretim okuluna teftişe gelen bir müfettiş birinci sınıfa giden küçük bir öğrenciye "İskelet nedir?" diye sorduğunda beklemediği cevap karşısında şaşırır. Sonra da müfettişin yüzünde küçük bir tebessüm belirerek küçük öğrencinin cevabında haklılık payı olabileceğini düşünür. "İskelet; eti olmayan insana denir öğretmenim" diyen öğrenci, aslında bu verdiği cevabın bir hazırcevap olduğunun farkında bile değildir. Sınıfın gülüşmeleri arasında çocuk yerine oturur. Bir anlamda verdiği bu cevap mizahi bir içerik de taşımış olacak ki, arkadaşlarını verdiği bu cevapla güldürebilmiştir. İnsana kabaca baktığımızda, insanın etten ve kemikten olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü insanı ayakta tutan temel unsur iskeletidir. İskelet insanın yükünü taşıyan bir binanın kolonları gibi işlev görmektedir. Belki de küçük öğrencinin bu cevabı akılda kalabilecek güzel bir yaklaşımdır. Müfettiş öğrenciyi süzdükten sonra, yanına gider, başını okşayarak "Aferin evladım" der. Burada insan için, eti de kemiği de, vücudumuzun bütün azalarını da çalıştıran, insana hayatiyet kazandıran tek kelimeyle insanın ruhudur. Bir anlamda insanın canıdır.
Eğitim o kadar önemlidir ki, eskiden evladını mektebe yazdıran bir veli, hocaya "Hocam bu benim evladımı hayırlı bir evlad olarak yetiştir. Eti senin, kemiği benim " diyerek, evladının tahsil görmesi için hocaya teslim ederdi. Bunun anlamı çocuğunun yaramazlık ya da tembellik yaptığında, falakaya yatırılıp, kırbaçlanmasını kastetmiyordu. Çocuk yetiştirmenin mutlaka bir usulü ve adabı vardı. Osmanlı tedrisatı iyi biliyordu. Zamanla eğitim özünden ve ruhundan saptırıldı. Çağdaş cumhuriyet değerlerinde de bir türlü yerine oturamayan bir eğitim sistemi içine girildi. Ne kadar eğitim reforu yapılsa da, insan unsuru hep ikinci planda kaldı. Öğretmen, doktor, mühendis yetişti ama, iyi bir öğretmen, iyi bir doktor ve iyi bir mühendis yetişemedi. Medreselerde talebeye falakaya yatırma adeti ise, Osmanlının çöküş dönemine rastlar. Yoksa talim ve terbiyenin özünde sevgi ve saygı yatar.
İnsanı kabaca tarifi edersek, "İnsan et ve kemikten ibarettir" diyebiliriz. Et ve kemik benzetmesi aynı zamanda da, et ve kemiğin birbirine sarıp sarmalaması ve birbiriyle kaynaşması demektir. Et ve kemik birbirini tutar ve birbiri için birer varlık sebebidir. Bu bir anlamda "muhabbet ve ünsiyet" gibidir. Bu tabiri sadeleştirmek gerekirse "sevgi ve kaynaşma" demektir. Sevgi kaynaşmasız, kaynaşma da sevgisiz olmaz. Her ikisi bir arada varsa mutluluk vardır. Sadece birinin olması mutluluğu ifade etmez. Osmanlının son zamanlarındaki düğün davetiyelerine baktığımızda; matbu olan düğün davetiyelerinin bir çoğunda, davet metnindeki ibarede mutlaka "muhabbet ve ünsiyet" kelimelerini bir mutluluk ifadesi olarak kullanmış olduklarını görürüz. Evlilikten beklenen ancak mutluluk olmalıdır. Mutluluk varsa ve mutlu bir aile kurulursa, yeni nesiller de bu düzende gideceklerdir. Ailedeki sevgi ve kaynaşmayı öğrenecek ve bunun mutluluk için önemli bir değer olduğunun bilinciyle mutlu bir hayat sürdüreceklerdir.
Eti olmayan insandan, et ve kemiğe, et ve kemikten de sevgi ve kaynaşmaya kadar bir yelpaze içinde hayatımızı ve varlığımızı mutluluk ekseninde düşünmemiz gerektiğini söyleyebiliriz. Mutlu olmanın temel şartında, sevgi ve kaynaşma olsa da, başta doğru düşünmek, iyi hissetmek ve güzel yaşamanın temel şartı da eğitim ve terbiyedir. Ancak cehalete karşı savaş açarak ve cehaleti yenerek kulluk, insanlık ve mutluluk bilinci oluşturabiliriz.
Profösör












