İzleyiciler

8 Eylül 2011 Perşembe

İstanbul'un içinde bir İstanbul yaşar. O da senin varlığındır..

İstanbul'da yaşıyorum. İstanbul'u özlüyorum.  Sabah namazından sonra güneşin doğuşuna kadar İstanbul semaları renkten renge bürünüyor. Hele sabah namazını Eyüp Camiinde kıldıysanız, oradan Eminönü ve Sarayburnu’na kadar uzanma imkânınız varsa mutlaka bu büyülü atmosferi fotoğraf çekimleriyle sabitlemelisiniz. Fotoğraf çekimi bulunduğu anı sabitleyen ve zamanı durduran bir aktivitedir.
Rengârenk renkler, tanyeriyle birlikte renkten renge gökyüzünde bir armoni oluştururken, sabahın serinliğiyle esen meltemin yüzünüzü okşadığını hissedersiniz. Boğazdan gelen rüzgârın yumuşaklığı, gecenin son deminde duygu, düşünce ve zihinsel hareketlerle yeni, temiz ve beyaz bir sayfanın açıldığını bilirsiniz. Yeni bir gün başlayacak, yeniden bir gün güneşi coşkuyla karşılayıp, ta güneşin batışına kadar gurub vaktinde kızıllıklar içinde hüzünleneceksiniz.

Yağlı boya tablolarına bile sığamayacak kadar güzel olan bu manzara, nice fırçalara karşı Yüce Kudret’in estetik güzelliğini gözler önüne sererken, varlığınızla bu güzel ortamla büyülendiğinizi hissedebilirsiniz. 

İstanbul'un yazı da güzel, kışı da güzel.. İstanbul'un baharı da güzel, güzü de güzel.. İstanbul'un gecesi de güzel, gündüzü de güzel.. Bu böyle olunca İstanbul'da yaşasak da İstanbul’u özleyebilirsiniz.  İstanbul'un içinde bir İstanbul yaşar. O da senin varlığındır..

Profösör

5 Eylül 2011 Pazartesi

Gençlik demek umut demektir..

Dünyanın her yerinde okuyan gençlerimiz, tahsil için gittiği ülkenin değerlerini de keşfederek geriye dönüyorlar. Kimisi bulundukları ülkede kalarak vatandaşlığını orada devam ettirerek hayatını kazanıyorlar. İş güç sahibi oluyor, evlilik yapıp çoluk çocuk sahibi oluyorlar. Kimisi de çifte vatandaşlık alarak bir ayağı Türkiye'de, bir ayağı yaşadığı yabancı ülkede oluyorlar. Her iki ülkenin değerlerini birbirine tanıtarak da barış ve kardeşliğe katkıda bulunuyorlar. Bu gençler bir nevi gönüllü barış elçileri sayılabilirler. Bunlardan biri de benim Ankara'da yaşayan bir arkadaşımın oğlu Huzeyfe’dir. Kendisi Çin'e Reklamcılık eğitimi almaya gittiğinde dört beş yılını orda, aynı zamanda çevresini tanımakla geçirdi. Üniversite ve iş çevresinden arkadaşlar edindi. Şimdi de Türkiye ile Çin arasında bir köprü kurarak her iki ülkenin kültür değerlerini tanıtmak amacıyla bir takım projeler geliştirerek hayata geçirmekte kararlı olduğunu söylüyor. Geçen gün İstanbul Kadıköy'de bir kafede Huzeyfe'nin  Çin'den getirdiği misafirlerle buluştuk. Biri kendisi, diğerleri de dört Çinli arkadaş bir ekip oluşturarak bir aylık gezi notlarını beş aynı kentte çekimler yaparak netleştirdiler. Bu çekimler bir egzersiz çalışma niteliğinde idi. 


Benimle buluşmalarına gelince, beni de aralarında görmek isteklerinin olduğunu söylediler. Belli mi olur bu yaştan sonra Çin’e gidip böcek de yiyebiliriz. Farklı kültürler tanıyıp, farklı kültürleri de Türkiye'de tanıtım için bir çalışmanın içine girebilirdik. Toplantının gündemi olmamasına rağmen, orda yaptığımız bir gündemle yapacaklarımızı belirleyip bir çalışma takvimi çıkarttık. Ekip memleketleri olan Çin'e döndükten sonra da, Huzeyfe tekrar Türkiye’ye geldi. Konuyu birlikte yeniden toparladık. Türkiye ve Çin arasındaki kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasi açıdan bir amacı olacak olan bir konsept belirledik. Bu konsept dairesinde, her tür mecrayı kullanabilirlilik yeterliliğine sahip olabilecek ekiplerin ayarlanması için bir hareket noktası belirledik. Her iki ülkede ayrı ayrı iki ekip oluşacak ve çalışmalar karşılıklı transfer edilerek projeler hayata geçecek.  Bu projenin omurgası her iki ülke için aynı olacak. Bir örnek vermek gerekirse; Türkiye’de yapılacak bir televizyon programının formatı aynı şekilde Çin’de de bir benzeri olacak. Türkiye'de Çin, Çin’de ise Türkiye tanıtılacak..


Karşılıklı kültür alış verişlerinde iki ülke birbirini yakından ve detaylı tanışma fırsatı yakalarken sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal alanlarda da her ülke bu proje sayesinde kazanımları olacaktır. İlk çalışmalar belki eksikliklerle olacak ama bir yerden başlanmış olması ve projenin işlevsel olması bu eksikliği ortadan kaldıracaktır. Bu çalışmalar  sadece para kazanmak amaçlı olmamalı..  Aynı zamanda bu çalışmalar bir gönüllülük esasına dayanmalı.. Böyle bir anlayış projeyi yapanlara ve her iki ülkeye itibar kazandıracaktır. Yeter ki gençler işin içine girsinler. Çünkü gençlik demek;  umut  demektir.

Profösör



2 Eylül 2011 Cuma

Söz ola kese başı.. Söz ola kestire başı..

Eğer ağlarsam taş taş üstünde kalmaz Babil harab olur. Eğer ağlarsam katı yürekleri yumuşatırım.. Eğer ağlarsam hıçkıra hıçkıra ağlatırım...

Hasret ve hüzün birbirine komşu olmuşlar. Birlikte oturup sabaha kadar uyumamışlar..

Kimsenin kalbinin incinmemesi adına korkak bir paranoyak olunmamalı.. Eğer yanlış anlaşılma varsa özür dilenip yanlışlar düzeltilmeli..

Öldükten sonra kıymet bilinen sanatçı gibi insanlardan olmak istemem.. Hayatımda da, sonrasında da gönüllerde yaşamak isterim.

Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi.. Müşkil budur ki ölmeden önce ölür kişi

Yüzyılın en büyük insanlık suçu; açlık .. Hepimiz suçluyuz !.

Tesadüf; bir güç tarafından programlanmamış.. Tevafuk ise bir Yaratanın bahşettiği lütufların tümü denebilir.

Tesadüf gelen aşkta rezil, tevafuk gelen aşkta ise vezir olursun.

Biz iyilik yapalım, isterse karşılığı olmasın. En azından pragmatik sayılmayız. Çıkarcı duruma düşmeyiz..

Bebekliğinde annesi tarafından ayacıkları üşümesin diye patik giydirilmiş olan insanlar genelde sempatik oluyor..

Kendimi şişeden çıkmış cin gibi hissediyorum. Kime "Ne dilersen dile" diye sorsam; "Özür dilerim" cevabını alıyorum. Ne tuhaf !..

Yarımken ay, sabırla dolunay olmasını bekler..

İnsan rüyasında kendi haline bakmaksızın, Keloğlan kimliğinde ve kişiliğinde padişahın kızına aşık olabiliyor

Bir O herşeye yetebilir. Yüzünün tebessümü gamzenle belirir. Gözlerinin ışıltısı dudaktan kalbe giden bir huzurdur.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Bayramınızı bütün içtenliğimizle kutluyoruz..


Onbir ayın sultanı Ramazan ayı boyunca nefislerimizi terbiye etmek, tezkiye etmek için oruç ibadetimizi yerine getirdik.. En büyük terbiyecimiz Rabbimizdir. Orucun manevi hükmü nefsimizi eğiterek irademizi iyi ve güzelden yana kullanıp, Allah'ın rızası doğrultusunda kulluk görevlerimizi yapmaktır. Bunun yanında tezkiye etmek; kendimizi manevi temizlik içinde bulmamızdır. Yani kalbimizin inkâr, şirk, nifak, isyan, gaflet gibi manevi kirlerden temizlenme ameliyesidir. Bu temizlik, ilâhî nur ve sevgi ile gerçekleşir. Ramazan ayı boyunca oruç tutan müslümanlar nefisleriyle başbaşa kalırlar. İyilik yaparlar, kötülük yapmaktan da sakınırlar. Güzelliklere karşı bütün yüreğini açık tutarlar, çirkinliklere de yer vermezler. Bedenen ve ruhen olgunluğa erişirler. Ramazan ayı boyunca müslümanlar ibadetleriyle ve davranışlarıyla gönülleri hoş eder ve kendileri de hoşnut olurlar. Zekâtlarını genelde bu ayda verirler. Sadaka ve fıtırlarını ihtiyaç sahiplerine ulaştırırlar. Tevbe ederler.. Zikirederler.. Şükrederler.. Dualar ederler...

Bayram günü sabah namazıyla birlikte evlerimiz hareketlenir. Manevi havayla heyecan kat kat artar.. Bayram namazında camide toplanan müslümanlar birbirlerini tebrik eder, ışıltılı gözlerle birbirlerine muhabbetlerini gösterirler. Bundan sonrası da evde ve komşularla bayramlaşma safhasıdır. Daha sonra akraba ziyaretleri, hediyeleşmeler takibeder. Küçükler büyüklere bayram ziyareti yaparken büyükler de küçükleri beklemektedirler.   Herkes güler, herkes mutlu olur. Herkes ulvi bir duygu yaşar ve umutlar yeşerir. Küslükler, düşmanlıklar ve kırgınlıklar ortadan kalkar. Gönüller alınır, helalleşmeler olur. Birlik ve beraberlik olur.. Bel bereket artar...

Bu seneki ramazan bayramı ülkemizde, Otuz Ağustos Zafer bayramıyla birlikte kutlanacak olması da ayrıca bir güzelliktir. Otuz Ağustos Zafer bayramı; yurdumuzu işgal eden düşmana karşı verilen bir mücadelenin karşılığıdır.  Ramazan bayramı ise, ramazan ayı boyunca nefislerimize karşı verilen bir mücadelenin karşılığıdır.. Yurdumuzu işgal eden düşmanla savaşmadan kurtuluşa ve bağımsızlığa kavuşamayacağımız gibi nefislerimizle mücadele etmeden de felaha kavuşamayız.  Allah rızası kazanmak için önce nefislerimizi dizginlemek gerekir. Allah'a iyi bir kul olabilmemiz için de salih amel işleyerek İslami, insani, ahlaki ve vicdani sorumluluklarımızı bilmemiz gerekmektedir. İşte o zaman bayramlarımız neşeyle, heyecanla, coşkuyla, umutla, birlik ve beraberlik ruhu içinde kutlanacaktır.

Asahhara - Profösör
Fotoğraf : Hurşit Akyıl

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Küçük bir mum ışığından büyük bir ışık kütlesine..

Küçücük bir ışık kendini var eden büyük bir ışık kütlesine dönüşebilir. İnsan neslinin de içinde olduğu bütün canlılar nesillerini devam ettirmek için üreyerek doğal olarak devri daim içinde olurlar. Hayat öyle bir düzen ki, bu devri daim sayesinde, doğuyor, ürüyor ve ölüyor. Oysa hakikatte ölen ve yok olan hiç bir şey yoktur. Her yaratılmışın terekesi olan nesiller kıyamete kadar devam ederken, bir çok nesiller de doğacak, ürüyecek ve öleceklerdir.

Duygular ve düşünceler de bu olgu içinde değer kazanamaz mı? Bir fikir ki; binlerce fikrin içinde işe yarar, insanlığın kurtuluşuna ve aydınlanmasına vesile olamaz mı? Elbette her fikrin en tutarlısını, her duygunun en duyarlısını insanlar yaşarlar ve bu değerleri karşısındakilere de yaşatırlar. Her değer iyisiyle, kötüsüyle iç içedir. Bizler bilgi, birikim, akıl ve zekâmızla en doğrusunu, iyisini, en güzelini bulmakla mükellefiz. Yaşantımızı, düşünce sistemi içinde şekillendirirken bu kendimiz için hem de içinde bulunduğumuz insanlık ailesinin hayrına olacaktır.

Not: Paylaştığımız video, tridimaks grafik ve animasyon programında hazırlanmış, felsefi altyapısı düşündürücü ve hoş bir yapıttır. Arzu eden ziyaretçilerimizin bu konudaki yorumlarını merakla bekliyorum.

Profösör

Hep birlikte tevbe kapısından girelim, masumiyet kapısından çıkalım..

BÜTÜN MÜSLÜMANLARIN KADİR GECESİNİ TEBRİK EDİYORUM...

Müslümanların kutsal kitabı Kur’an-i Kerim’in inmeye basladığı Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi Islam’da en kutsal ve en faziletli gece olarak sayılmaktadır. Kadir gecesi öyle mübarek gecedir ki, içerisinde Kadir gecesi bulunmayan bin aydan daha hayırlıdır. Bu gecenin değerini bilen müminler, bu geceyi boş geçirmezler. Bu gecede ömrünün geçen bölümü için muhasebesini yaparlar. Ömrünün geri kalan kısmı için de, iki cihanda kendilerini mutlu edecek bir hayatı arzu ederler. Böylece önce günahlarından arınmak için Allah'tan af ve mağfiret dilerler. Gelecek hayatları için daha bilinçli bir şekilde insanlara hayrı dokunan birer insan olmak için çalışırlar. Allah'ın sevgili kulları olmak, huzur içinde yaşamak için ibadetlerini ihlasla yaparlar. İnsanlara hakkı tavsiye ederler. doğru yolda iyilikler, güzellikler içinde yaşamalarını isterler. Dünyanın sıkıntı ve meşakkatlerine karşı da insanlara sabrı tavsiye ederler.

Her insan günahkar ve mücrimdir. Allah ise Rahman ve Rahim'dir. Bu kutsal gecede hep birlikte " tevbe kapısından girelim, masumiyet kapısından çıkalım" bu gecenin değerini bilelim. Bu gecede İbadet edelim. . Bu gecede dualar edelim..

Fotoğraf: Hurşit Akyıl

25 Ağustos 2011 Perşembe

Herşeye rağmen gülmek ve güldürebilmek erdemdir


İnsan duygu ve düşünceleriyle yaşar. Duygu ve düşüncelerle yüz ifadesi, konuşması, tavrı, beden dili ve  varlığıyla kendini ortaya koyar.. Bir kişinin kimliğini çektiğimiz fotoğraflarla ifade etmemiz yetersiz kalabiliyor. Oysa kişinin yaşantısından bir kesit alırsak, yukarıda saydığımız özelliklerden dolayı hakkında bilgi ve kanaat sahibi olabiliriz. Osmanlıda ilmi kıyafe adında bir bilim dalı olduğunu biliyoruz. O zamanlar resim ve fotoğraf da kullanılmadığından kişinin ahlak ve karakter yapısını ortaya koyacak bilgileri ilmi kıyafe ile belirlendiğini Osmanlı resmi evraklarında rastlamaktayız.

Asıl konumuza dönersek insanın duygu ve düşüncelerini belirleyen yüz ifadeleri, jest ve mimikleri, davranışları kişinin ruh halini bize anlatmaya yetiyor. Bin bir çeşit duygu, bin bir çeşit düşünce besleyen insan gülmek ve ağlamak arasındaki bütün duyguları yaşayabiliyor ve bütün duyguları yansıtabiliyor. Biz ise hayatımızda hep gülmeyi isteriz. Zamanımızda insani ve dünyevi sorunlarla baş edemeyen insanlar gülebilme sorunlarını da yaşıyor demektir. İşte o zaman devreye güldürü sanatçıları ve aktiviteler giriyor. En azından buruk da olsa yüzlerin tebessüm etmesi arzulanıyor.

Şimdiki gazetelerde yazı yazan köşe yazarlarına eskiden fıkra yazarı denirdi. Adı üstünde fıkra yazarı demek, her şeye rağmen gülebilmek ve güldürebilmek demektir. Hayatın iyi yönleri vitrinlenerek kötü yönlerine karşı nasıl dudak bükülür, okuyuculara yazdıklarıyla ustalıklarını gösterirlerdi. Adeta yoldan çıkmayalım ve elaleme gülünç duruma düşmeyelim denmek istenirdi. Böylece doğruluk, iyilik ve güzellikler teyid edilerek, toplumu ifsad eden her türlü yanlışlıklar, kötülükler ve çirkinlikler yerilirdi.

Meddahlar, karikatüristler, mizançılar, orta oyuncuları, hacivat ve karagöz gibi gölge oyunları, günümüzdeki standapçılar, palyaçolar ve komedilerin yanında farklı ülkelerde gördüğümüz karnavallar bile insanı güldürebilmek için yapılan aktivitelerdir. Sözün kısası hepimiz gülelim ve hepimiz güldürelim. Her halimiz ve davranışımız ve bütün varlıklarımızla gönül alalım. Gönülleri hoş tutalım. İnsanları hoşnut edelim. Bütün varlığımız ve varlıklarımızla insanlara iyiliğimiz dokunmalı ki tebessümün bir anlamı olsun.

Profösör

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Hakikat içinde bir rüya, rüya içinde hakikat..


Ramazan ayının sonuna yaklaşıyorken kendimizi, İstanbul'un tarihi yarımadasında bulduk. Onbir ayın sultanı olarak nitelendirdiğimiz Ramazan ayı, rahmet, mağfiret ve bereket ayı. Bu ayda kendimi gerçekten bir garip hissederim. Sağlıklı herkes gibi oruç tutma vecibemi yerine getirememenin bir burukluğu ve hüznünü her halimle taşırım. Buna rağmen iftar vaktinde hayatımın en mutlu anlarını yaşarım. Herkes gibi iftar vaktini bekler, müezzinin akşam ezanını okumasıyla birlikte iftar açarım. Bu duygunun feyzi bereketiyle kendimi yeniden dirilmiş, yeniden dünyaya gelmiş gibi hissederim. Bu vesileyle ramazan ayı boyunca bir iç muhasebe içinde olduğumu söylemeliyim.

Cihan devleti Osmanlı'nın dünyayı adaletle yönettiği bu tarihi yarımadaya geldiğimizde dini, milli, tarihi duygularla karışık, insanın yaşadığı bütün mikro ve makro duyguların evrensel boyutlarını da bu tarihi yarımadada hissederek büyük hazlar yaşadığımı söylemeliyim. Devlet olma, halife ve reis olma sorumluluğuyla aç bir aileye sırtında un çuvalı taşıyan Hz. Ömer’i düşündüm. Bu sorumluluk bilincinin dünyayı yönetmedeki Osmanlının fetih ruhunu düşündüm. Dünyada tek bir insanın, tek bir canlının zulümden kurtuluncaya dek adalet duygusunun bizim birey olarak insani, vicdani ve dini vecibelerimizi salih amellerle bezemek olduğunu anladım. Göğsümde bir kez değil, bin kez atan bir yüreğimin bin yürek taşıdığını hissettim. Sevmenin, sevilmenin, yardımlaşmanın, kaynaşmanın ne demek olduğunu anladım.

İşte böyle bir duygunun yaşandığı yerlerden biri de Sultanahmet Meydanı.. Tam iftar vakti koskoca meydanda oturarak bir iftar yapabileceğimiz bir ağaç altı, ya da bir çiçek kenarı bulamadığımızı söyleyebilirim. Yediden yetmişe herkes yerini almış iftarı bekliyordu. Banklara, çimlere, kaldırımlara oturmuş binlerce insan iftarı bekliyordu. Bu güzel manzara içinde kendimize parkın Sultanahmet camisine bakan kısmındaki kaldırımda iki kişilik bir oturma yeri bulabildik. İftariyeliğimiz evden hazırladığımız mütevazı bir sofradan ibaretti. Bazı illerde iftar vakti İstanbul'a nazaran eken yapılıyordu. Ankara’da saat yirmide ezanlar okunmaktaydı. Sanki İstanbul’dan bu ulvi sesi duyar gibi oldum. Telefonumun saatine baktım ev et Ankara'da iftar açılıyordu. Dostlarım için güzel dualarda bulundum. Türkiye’nin her ili, hatta dünyadaki tüm müslümanların iftar vakti benden soruluyormuş gibi, hepsinin sofrasında bulunmak istedim. Özellikle Somali'deki açlık kampındaki insanları düşünürken kendimi tutamadım. Gözyaşlarım gözlerimden değil de yüreğimin derinliklerinden akıyor gibiydi.

"Allah'ü Ekber.. Allah'ü Ekber.." Caminin minarelerinden ezanlar okunmaya başlar başlamaz caminin bütün şerefelerinin lambaları ışıl ışıl yanmaya başladı. Sultanahmet Camisi'nin altı minaresi vardı. Bu altı minarenin dördünde de üçer şerefe, ikisinde ise ikişer şerefeden "Onaltı" şerefesi vardı. Bunda da bir hikmet vardır düşüncesiyle orucumuzu dualarla açtık. Allah'tan hidayet; hastalara şifa, dertlilere deva, borçlulara eda diledik. Sevgi, şefkat ve merhamet diledik. Dostluk ve kardeşlik diledik. Rahmet, mağrifet, bereket diledik. Bu ışıklı şerefelerle birlikte yanan minareler arasındaki "Namaz dinin direğidir" mahyasındaki yazılar ise, müslümanlara önemli bir uyarı niteliğindeydi. Eğer dimdik ve dipdiri ayakta durmak istiyorsak namaza sarılmamız gerekiyordu. Sağ ve sol yanımızda kaldırımda oturarak bu ışıklı ve büyüleyici muhteşem manzarayı içselleştiren iki turist kıza da birer küçük sandviçlerden ikram ederek karşılıklı konuşmadan tebessüm ettik. " Hakikat içinde bir rüya, rüya içinde hakikat" her zaman vardır bunun nedeni nedensiz bir tebessümdür.

Profösör

19 Ağustos 2011 Cuma

Gecenin mehtabı ve Yalnızlık duygusu..

Yazı ve Grafik: Profösör / Müzik: Percy Faith - Somewhere (Tıklayınız)

Bu gece ayın tam ondördü.. Gökyüzündeki dolunay benim yalnızlığımı izliyordu.. Yatak odasındayım. Penceremin üst camından  bana bakan, parlayan, bir tepsi görünümündeki dolunay sanki bana tebessüm eder gibiydi.. Saat, gecenin yirmi dördünü göstermesine rağmen, yatıp, uyuyarak kendimden geçmek istesem de, zerre kadar gözüme uyku girmiyordu.  Zihnim nedenini bilemediğim bir aydınlık içindeydi. Kendimi bu manzara içinde hüzünle karışık duygusal bir transın eşiğinde buldum. Adeta gecenin esintisiyle iradesiz sürüklenen kuru bir yaprak gibiydim.  Sanki her an,  merdiveni olmayan bir yalnızlık kuyusuna düşebilirim endişeyle kendimi toparlamaya çalışıyordum. Aslında bu gayretimin de boşuna olduğunun bilincindeydim.  Gökyüzünde mehtap bana tebessüm ederken, ben ise onu bütün hüznümle seyre dalmıştım. Aramızda bir tür efsunlu bir yakınlık oluşmuştu.. Büyük bir sessizlik senfonisi ve mehtabın tebessümü hüznümü kat kat arttırıyordu.

Böyle bir ruh haliyle gayri ihtiyari bir şekilde elimdeki kitabı yatağımın üzerine bırakarak pencereye yöneldim. Sonra pencerenin perdesini iyice araladım. Pencerenin kanatlarını ardına kadar açtıktan sonra dolunaya daha geniş bir çerçeveden dikkatle baktım.  Pencere camımdan gülümseyen dolunay, pencere ardına kadar açılınca, sanki birbirimize bakış mesafemiz aralanmış gibiydi. Benden uzaklaşma anlamına gelen bu durumda, birden içimden gelen bir titremeyle sessiz sesiz ağlamaya başladım.  Uykusuzluğa yenik düşmüş ruh halimle, gözüme zerre kadar uyku gelmediği gibi, sessiz ağlayışlarımla gözlerimden bir damla dahi gözyaşım dökülmüyordu. Sanki göz pınarlarım kurumuş gibiydi. Bunun arkasından gelen ağır bir ağlama dalgasıyla, ağlama  şeklim hıçkırığa dönüşünce, sanki içimden bir baraj boşanırcasına iki gözümden gözyaşlarım akmaya başladı. Onlar aktıkça, yanaklarımdan, burnumdan, dudaklarımdan ve çenemden, ılık ılık süzüldükçe hıçkırıklarım kat kat arttı. Artık kendimi tutamayarak bağıra bağıra ağlama transına girmiştim.  Ağladıkça içim burkuluyor, içim burkuldukça da ağlıyordum.

Bu hıçkırıklar gecenin senfonik sessizliğini bozuyordu. Bu senfonik sessizliğin yerini sürekli yükselen hıçkırıklara bırakıyordu. Apartmanımızın giriş katında oturmamızdan, dairemiz sanki müstakil bir ev gibi, bahçemiz dört bir tarafından gözetlenebiliyordu. Gecenin sessizliği, penceremden bana bakan mütebessim bir dolunay, yalnızlığımla yaşadığım bu garip durum karşısında, penceremin tam karşısında duran, üzeri brandayla kaplı bir otomobilin üzerinde uyuklayan siyah bir kedinin dikkatini çekti.

Benim hıçkırık seslerimi ve ağlayışımdan etkilenen bu kedicik, aslında zaman zaman kendisine yiyecekler verdiğim sadece gecelerini bizim avluda geçiren bir sokak kedisiydi. O da en az benim kadar yalnızdı. O da en az benim kadar duyguluydu. O da en az benim kadar cefakâr, fedakar, vefakar bir kediydi. Pencerede bu halimi görerek yerinden kalktı. Küçük bir gerinmeden sonra usul usul penceremin tam altına gelerek başını yukarıya kaldırdı. Siyah kedinin gözleri ışıl ışıl parıldıyordu.. Gözlerinin ışıltısı sevgi, şefkat ve merhamet hisleriyle yüklüydü. Göz göze geldiğimizde beni bir dost olarak tanıdığını ima edercesine benimle dertleşir gibi miyavlamaya başladı. Bu siyah kedinin dostane davranışı beni teselli etmeye yetmişti. İnanılması güç gelebilir ama; bu dost sokak kedisi mehtabın altında, penceremin önünde serenat yapar gibi miyavlamasını "onaltı" kez yineleyip ortadan kaybolup gitti.

Artık yatıp uyumalıydım. Yaşadığım bu hüzünden sonra başımı yastığa koyduğumda, yalnız olmadığımı hatırlatan "Seni çok seviyorum" cümlesini tekrarlayan bir değerin varlığıyla uykuya teslim oldum. Asla yalnız değildim.  Uyandığımda mutlu ve umutlu bir sabah beni tebessüm ederek karşılıyordu.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Kurbağa kurbağa ne ister.. Şimşek yağmur ister ...

Bir kurbağa zulme uğramaya  görsün!. Tek başına devleşebilir, dünyanın bütün düşman ordularını  bir anda talan edebilir. Doğa adına, doğaya tahribat yapanlardan hesap sorarcasına, bütün hiddetiyle intikam alabilir.

Bir çoğumuzun küçüklüğü köylerde geçtiğinden, hep tabiatla iç içe yaşamışızdır.  Genellikle biz çocukların, o zamanki bir numaralı oyuncağı, kendi yaptığımız oyuncaklardan ibaret olurdu. O zaman ne hikmetse hem hayvanları çok sever,  onlarla arkadaş gibi oynar, hem de boynumuzda birer sapan taşırdık. Sapan bir nevi köy çocuklarının, kuş avlamak için icad edilmiş bir silahıydı. Bizim boynumuzda gezdirdiğimiz sapanlarla kuşları huzursuz eden bir duruşumuz da vardı. 

Oysa köylük  yerde bütün hayvanların değeri çok büyüktü. Bizim bahçemizde on, onbeş tane tavuk bir de horoz beslenirdi. Hatta onların kümesini de babamla birlikte yaptığımızı anımsıyorum. Bunun yanında hayvan olarak bir de eşeğimiz vardı. Onunla işlerimizi görür, ayrıca bizi taşıması için üzerine binerdik. Yine bahçemizin kenarından geçen su arkının kenarlarında kurbağalarla tanışır onlarla oyunlar oynardık. Özellikle yaz gecelerinde kurbağaların vıraklamaları, milyonlarca çekirge sesinin içinde dikkat çekici olurlardı. Yaz gecelerinde arkta akan su sesi, kurbağaların vıraklaması, çekirge sesleriyle oluşan doğal orkestranın sunduğu armoniyi unutmam mümkün değildir.  Bir anlamda kurbağaların vıraklamaları susuzluğu, kuraklığı gideren ve yağmuru yağdırdığına inanılırdı. Biz de çocuk olarak buna inanır, büyük, küçük her hayvana bir anlam yükler, onları ulvi ve yüce değerlerle bütünleştirirdik.. Hatta yazları kurak geçtiğinde, hububat susuz kalırsa, büyükler yağmur duasına çıkar iken, biz çocuklar kurbağaları bir küçük gölete toplayarak bütün çocuklar göletin etrafında bir halka oluştururduk. Sonra da hep bir ağızdan,  "Kurbağa, kurbağa ne ister? Şimşek, yağmur ister" diye bağırarak tempo tutardık.

Yukarıdaki videoyu izleyince kurbağaların da ne kadar güçlü olduğunu ve kendisine kötülük yapılırsa nasıl patlayabileceğine inanırım. Dünyanın öbür ucundaki bir kelebeğin kanat çırpışı nasıl tusunamiler oluşturabilecekse, bir kurbağa isterse atom bombası etkisini düşmanlarına gösterebilir.

Profösör
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...