İzleyiciler

21 Eylül 2012 Cuma

Mutluluğun Kaynağı

Mutluluk önce öğrenilir; sonra da yaşanır. Mutlu olmak için birçok sebebimiz olsa da, nedense bunun idrakinde olup, işe şükrederek başlayamayız. Bir de; mutsuzluk yaşayan kimsenin önce kendisiyle ilgili inanç sorunlarının var olabileceğini düşünemeyiz. Oysa mutluluğun kaynağı kesinlikle inanç değerleridir. Önce inancımızı yaşamakla başlar mutluluk. Mutsuzluk da, inancımızı uygulamaya sokmayıp ve gaflet içinde yaşamak demektir. İnsan nasıl mutlu olur, sorusunun cevabını NLP kitaplarının hiçbirinde bulamayız. İlahi bir kaynağa dayanmayan, hiç bir öğreti tatminkar değildir. Çünkü mutluluk özü itibariyle ilahi bir kaynaktan beslenir. Bu durumu "Maverayla göbek bağını kopartmış bir dünyanın insanı, ya intihar eder, ya da isyan" diyerek, anarşi, terör ve anomi kavramlarına dikkat çekerek de izah edebiliriz. Elbette kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanırız. Başımıza gelen her türlü sıkıntıdan da Allah'a sığınırız.. Ancak Ona inanır ve Ondan yardım isteriz. Toplumda yaşanan her türlü sıkıntı tek başına bir bireyden kaynaklanır görünse de, toplumsal olarak, potansiyel bir cehaletin yansıması olarak da görebiliriz. Bir kişinin işlediği suçun arkasından bununla ilgili suç ortaklarını ararız. Hatta sivrisinekler ve bataklık misali; bataklığın kurutulması gerektiğini düşünürüz. Eğer toplumda cehalet varsa, her türlü kötülük, çirkinlik ve sapkınlığın olması doğal hale gelir.. Çünkü cehalet karanlık demektir. Zulüm demektir. Mutsuzluğun kaynağı demektir. Aydınlık ise; okumak, öğrenmek, bilmek demektir. Bilmek demek hayatımızı bir şuur halinde yaşamamız demektir. Ancak bir şuur halinde yaşayabiliyorsak gerçek mutluluğu yaşıyoruz demektir. Mutluluğumuzu sadece iki kişi arasındaki sevgi bağına endekslersek, hem bencil, hem de büyük bir kısır döngü içinde olduğumuzu söylememiz yeterlidir.

Çocuğunu teröre kurban eden annenin feryatlarını görüyoruz. Onun içindeki evlat acısını tarif edemeyiz. İçine düştüğü, yüreğini yakıp kavurduğu ateşi söndüremeyiz. Trafik kazasında eşini kaybeden bir insanın yıkılışını ekranlarda izliyoruz. Bir hastanın hastanede doktorların elinden şifa aradığını, kan ve böbrek arayışlarının anonslarını işitiyoruz. Üzülüyoruz. İçimiz acıyıp merhamet duygularımız harekete geçiyor. Bunun yanında kedisini yada köpeğini kaybeden birinin üzüntüsünü, ağlayışlarını ve mutsuzluğunu görebiliriz.. Elbette biz insanız; yaratılıştan sevgi, şefkat ve merhamet gibi duygularımızla yaratılmışızdır. Bu duyguları taşındığımız müddetçe, hiç kimsenin burnunun kanamasına tahammül edemeyiz. Tahammül edemediğimiz gibi, kötülüklerin olmasına da müsaade edemeyiz. Çirkinliklere ve sapkınlıklara izin vermek istemediğimiz gibi, kendimiz de bilerek ve kasıtlı olarak kötülük yapamayız. Buna karşın çirkinliklerden ve sapkınlıklardan kaçınırız. Burada söylemek istediğimiz gerçek; herşeyin "Takdiri ilahi" olduğunu hatırlatmakla birlikte, herkesin kendi bireyselliğinde kendini hesaba çekmesi olmalıdır. İstenmeyen şeyler insanlığın başına bela olarak geldiğinde, bütün insanlık alemi, meseleleri hep birlikte çözmesidir. Aynı zamanda da alınan derslerle şuurlu yaşayan bir toplum idealini oluşturmaktır. Bu ideal insanlık ailesinin huzur ve mutluluğunu, sonsuz sevgi, şefkat ve merhamet mefkuresinde buluşabilmesidir.

Mutluluk önce hakikati okumak ve öğrenmekle başlar; sonra da bu hakikat ışığında hayatımızı şekillendirmekle devam eder. Eğer kendimizden, ya da toplumdan kaynaklanan sorunlar varsa, bu sorunların kökten, hep birlikte halledilmesi gerekmektedir. Önce kendimizi hesaba çekmekten başlamalıyız. Toplumsal bir hayat içinde varlığımızı sürdürürken, bizi olumlu ya da olumsuz yönden etkileyen her tür olayın sorumluluk duygusunu taşımalıyız. Sorumluluk bilinci bireysel olarak başlar, dalga dalga bütün toplumu içine alır. Çünkü insan, görünürde bireysel bir varlık olsa da, paylaştığımız hayat tamamen bütün toplumu içine alan bir hayattır. Bir evde huzur ve mutluluk varsa bize yansıması bu yönde olacaktır. Eğer bir evde huzur ve mutsuzluk yoksa bütün toplumu bu anlamda etkileyecek ve üzecektir.

Profösör

2 yorum:

Şükriye Karahan dedi ki...

Bir zaman çok düşünmüştüm ,mutluluk diye bir şey var mı diye.Günlerce Herkese göre farklıysa neden mutluluk diye bir şeyden söz ediyordu ki insanlar?Mutluluk varsa herkese göre aynı ölçütlerdedir diye düşündüm.Sonra başka başka örnekler düşündüm.Her gördüğümüz var oluyor anlamına gelmezdi.Ama her görmediğimiz yok olduğu anlamına da gelmiyordu...Düşündüm ki mutluluk var ve mutluluk öğrenilebilir bir olgu..mutlu olmak bir başarı...Esasında insanların içinde bencillik bu derece yoğunsa,karşılıksız bir şey yapılmıyorsa şu mutlak bir gerçek ,kanımca: Onun için,bunun için ya da bazılarına yaranmak veya sevap kazanmak için ticari düşünmeden kendi iç huzurları için iyi olabilmek...Karşılık beklemeden...Çünkü beklenti içinde olmadığınız durumlar karşısında daha doğal daha naif ve insanız..ama beklentilerimiz olunca o beklentimiz de gerçekleşmiyor ve bu ruhumuzda büyük tahribatlara yol açabiliyor...kanaatimdeyim profesör.
Güzelbir konuya işaret etmişsiniz.Dayanamayıp kendimce bir şeyler ekleme arzusu duydum.
bu yazıların o kadar önemli bir etkisi oluyor ki bana göre,şu ana kadar bunu düşünmeyen,farkında olmayan arkadaşlar zihinlerinde bunu sorup irdelemeye başlıyorlar...Yüreğinize sağlık!

Profösör dedi ki...

Şükriye Karahan@ Teşekkür ederim. Siz de bir değerin farkındasınız. Bir değerin görünen yüzü olduğu gibi, bir de görünmeyen yüzü vardır. İnsan olarak Allah bize cüzi irade vermiştir. Külli iradeden ancak cüzi iradeyle hareket ederiz. Biz ne kadar planlayıp proğramlasam da hayatımız, bütün varlyıklar alemi ve olgularıyla ilişkilidir. Bizim hesaplarımızın üstünde bir de Allah'ın hesabı vardır. Hepsine birden kader deriz.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...