Her insanın mutlaka bir aşk hikayesi vardır. Aşk doğuştan genlere yerleştirilmiş bir kodlamadır. Var oluşun bir ön provasıdır. İnsanlık neslinin devamı, iki cinsin birbirine olan düşkünlüğüyle, birbirine yakıştırdığı eşleri aşkla istemesi, arzulaması, onsuz hayatının hiçbir değeri yokmuşçasına mantık kitabını bile yırtarak, hislerine tercüman olacak bir birlikteliğin yaşanmasıdır. Aşk gemisi duygularla yüklüdür. Gecenin mehtabıyla, yıldızların altında ilerleyen bir yolculuktur. Hayatımızın ve kaderimizin en belirgin ve en egemen bir unsurudur. Aşk doğal bir reflekstir. Zaman ve mekanın ne olacağını, nasıl olacağını kestirmek insanın elinde değildir. Aşık olma vaktiniz geldiğinde mutlaka aşık olursunuz. Sanki gözlerinize mil çekilmiş, ayak bağlarınız çözülmüştür. Artık siz değilsinizdirdir, Bir kimya değişikliği yle birlikte yepyeni bir kimlik ve kişilik özellikleri gösterirsiniz.
Aşkın herhangi bir kanunu yoktur. Sadece kişinin aşık oluncaya kadar olan sürede, kimlik, kişilik özellikleri, aldığı eğitim ve tecrübeleriyle ruhi yapısında zamanla kendi kendine oluşturduğu konumlama, nasıl bir birliktelik aradığıyla ilgili bize fikri birtakım ipuçları verebilir. Herkesin farklı bir özelliği vardır. Kişi için kaderinde hayata bakışıyla ilgili bir takım kaygıları varsa, aşk onun kapısını çalmadan giremez. Edep, hürmet ve geleceğe olan yatırımlarında mutlaka ilkeli, ahlaklı ve başını bir gaye için feda eden yapısıyla ulvi bir mefkureye sahiptir. Böyle kişiler birbirlerini Allah tarafından bahşedilen birer lütuf olarak kabul ederler. Böyle kişiler birbirleri için hem bir dayanak olup, elele çıkacakları sonsuz yolculukta aşktan dostluğa terfi eden, bir birlikteliği yaşarlar
Nice aşk hikayeleri kitap olur. Roman olur. Film olur. Öyle aşk hikayeleri var ki, insanlık dersleri verir. Günümüzde aşk filmleri basit ilişkileri işleyen, aşkın kimyasından süfli arzuları betimleyen yapısıyla bir sömürü düzeninin çarkından başka bir şey değildir. Ne yazık ki aşkı cinsellik ekseninde işlenen, gayrimeşru ilişkileri ön plana çıkaran bir senaryonun şablonuna hiç yakıştıramıyoruz doğrusu. Öyle bir sömürü çarkı ki, dişleriyle sinsice sırıtan bir yaratık gibi kanımızı emmektedir. Herşey filmin kız ve erkek kahramanı üzerinde şekillenirken, her yapmış oldukları eylemler, kanuna, nizama, ahlaka aykırı da olsa hoş gösterilmekte, senaryo, topluma ve sinema izleyicisine bir dayatma şeklinde ortaya konulmaktadır. Bir çocuğun, bir yaşlı annenin, hatta bir köpeğin bile asıl kahraman olup, egemen bir rol zenginliğiyle, insanlık dersi verecek filimler neden yapılmaz anlamakta güçlük çekiyoruz. Adı aşk filmi olarak piyasaya sürülen, asparagasçı, kolaycı, uyduruk, motamot birbirine benzeyen uvertür filmlerinden de kötü film ve dizileri toplum olarak izlemek zorunda mıyız? Sinema başlı başına edebi sanatlardandır. Edebi sanatlar; başta edeb kelimesinin hakkını veren, konularını edebe, adaba, ahlaka, ilme, irfana, insani ve evrensel değerlere dayandırması gerekmez mi? Sinema bir ibret sahnesidir. İbret olunabilecek her şeye karakter yükleyebiliriz. Marifet aşkın, sevginin, arkadaşlığın, dostluğun insani ve beşeri boyutlarının, ulvi değerlerle bezenebileceğini ortaya koyabilmektir.
Profösör