İzleyiciler

26 Mart 2011 Cumartesi

Çocukluğumun İlk Sanat ve Estetik Ruhu


Nedense resim dersini çok seviyorum.  Resim yapmayı seviyorum. Akşamları da babamdan yardım istiyorum. Akşamları evde ders çalışıyoruz. Ortada bir küçük sehpa. Üzerinde küçük bir kanaviçe ile işlenmiş çiçekli örtü. Üzerinde bir gaz lambası bize göz kırpıyor. Ben henüz yedi yaşındayım. Gölgem lambanın ışığıyla birlikte duvara yansıyarak sanki sinemaskop bir sihirli odanın içinde mutluluğumu yaşıyorum. İlk kez babam bana resim yapıyor. Dün gibi hatırlıyorum. Babam sabit kalem kullanıyor. Islandığında mürekkep salıyor. Onunla yazılan ve çizilen şeyler silgiyle bile çıkmıyor. Daha sonra bu kalemleri postacıların kullandığını gördüm. İmza bilmeyenler başparmağını ıslatıp bu kalemle üzerinde karalandığı zaman bir nevi ıstampa görevi görüyor. Parmakla evraka imza basılıyor. Parmak basmak da oradan geliyor sanırım. 

Babam bana resim çiziyor. Üç tane kara selvi çiziyor, Yanında da üç tane ev. Bir otobüs ve otobüsü bekleyen bir de adam çiziyor. Ben çok beğeniyorum. ben de onun gibi nasıl çizerim uğraşıyor ve çaba gösteriyorum. Nihayet bir şeylere benzetiyorum. Seviniyorum, çocuk gibi seviniyorum. Oysa  daha çocuğum ben. Öğretmenim beğeniyor resmimi. Aferin diyor. Teşvik görüyorum. Sanat ve estetik sanki benim bilmediğim ve ben de var olan bir duyguyu öğreniyorum.

Yıl 1970 ilk kez tarama ucuyla tanışıyorum. Daha önce güzel yazı yazmak için öğretmenlerimizin aldırdığı divit uca benzemiyor. Karikatür çizimleri için ve kaligrafik yazılar yazmak için sihirli bir uç. İyi ki tanışıyoruz, karikatürler çizmeye başlıyorum o zaman. Kaligrafik yazılar yazarak kalpleri fethediyorum.

(Yukarıdaki videoda bir kaligrafik yazı çalışmasını sizlerle paylaşmak istedim. Siz de tarama ucuyla tanışın. Desen çizin. Kaligrafik yazı yazın. Mutlu olun. Mutlu edin.)

Profösör

22 Mart 2011 Salı

Terbiyeye Dair

"Bir küçük çocuk büsbüyük bir fili terbiye edebilir. Fakat; büyük bir adam, küçücük bir pireyi asla terbiye edemez"  Profösör

21 Mart 2011 Pazartesi

Herkes Bir Anlam Çıkartabilir


"Bu kara kedinin ağaçta ne işi var diye sormayın.. Kısa ve öz; kafasına koymuş yuvadaki yavruları yiyecek.. "   Profösör

12 Mart 2011 Cumartesi

Bir Felaketin Düşündürdükleri

Japonya'da 8,9 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Deprem ve ardından oluşan tsunamide yaklaşık 400 kişinin öldüğü, yüzlerce kişinin de kayıp olduğu bildirildi. 

Dünya tarihine baktığımızda nice felaketler, nice tufanlar birer ibret vesikası olarak yerini almıştır. En gelişmiş ülkeler büyük felaketlere ve afetlere sebebiyet veren etkenlere karşı önlem alabilir mi? Alışılagelmiş iklim şartlarına göre önlemler alınmaya çalışılsa da insanlık aciz kalabiliyor. Tsunamiler, kasırgalar, hortumlar, yanardağ püskürtmeleri, çekirge istilaları, buzulların erimesi neyin habercisi? İnsanlık kendini sorgulaması gerekmektedir. Hepimiz bir zincirin halkasını oluşturmuyor muyuz? Bir halkanın koptuğunu düşünebilir misiniz? Bu kurtuluş zinciri bize ne kadar güven telkin edebilir ki? Çevrecimiyiz? Çevrecilik deyince ne akla gelmelidir. Fıtri ve doğal yaşama karşı ne kadar acımasızız? Yüzyılda bir görülmemiş kar yağsa ve bu duruma mahkûm kalsak, hemen suçlanacak merciler ararız. Muson yağmurlarını önleyebilir miyiz? Muson yağmurları ekvator ülkelerini sele bassa da orda bu yağmuru bekleyen milyonrlarca insan var. Yağmur yağsa da hasat mevsimi başlasa. Bereket olsa. Açlık bertaraf edilse diye düşünürler. Muson yağmurları başladığında bütün köy halkı günlerce sokakta dans ettiklerini duymuş muydunuz? 

Bizim umduğumuz ve beklentilerimiz afet ve felaketlere duçar kalmadan doğanın dengesi bozulmadan bir yaşam felsefesiyle bilinçlenmektir. Bir çivinin naldan düşmesi, bir nalın at ayağından yere düşmesidir. Bir nalın atın ayağından düşmesi demek, atın da tökezlemesi demektir. Bir atın yere yuvarlanması demek, üstündeki şehzadenin attan düşmesi demektir. Bir şehzadenin atından düşmesi demek, canından olması demektir. Bir şehzadenin ölmesi demek, ordusunu yönetememesi ve murebeyi kaybetmesi demektir. Muarebeyi ve savunmayı kaybeden ordunun da ülkeyi kaybetmesi demektir.

Bu böyle uzayıp gidecektir. İşin felsefesine gelince, en büyük tedbir bildiğimiz her türlü doğru, iyi ve güzel kavramlarıyla bilinçlenmek, yine toplumu ifsad eden bütün eğrilik, çirkinlik ve kötülüklere karşı savaşmak demektir. Her insan kendi nefsinde bunun muhasebesini yapacaktır. İnsanlık en büyük kötülüğü kendisine yapmaktadır.  Bunu yaparken de kendisini var eden ve varlık sebebi oluşturan bütün maddi ve manevi değerlere karşı da nankörlük etmektedir. 

Her konuda bilinçlenmeliyiz. Birbirimizi bilinçlendirmeliyiz. İnsan olmalıyız, Allah'a kul olmalıyız, maddi ve manevi değerlere sahip olmalıyız.

Profösör

10 Mart 2011 Perşembe

Bir Teşvik Ve Motivasyon Başarı İçin Bir Vesiledir


Küçük bilogdaşımız, geleceğimizin büyük yazarı Zülal'e ömür boyu başarılar, mutluluklar ve hayırlı bir ömür diliyorum. Bilog yazılarına başladığı için kendisini tebrik ediyorum. Bu kitap kapağı tasarımını kendisine armağan ediyorum. Bu kitap kapağı kendisi için bir teşvik ve motivasyon oluşturur da "Profösör"ü  zaman zaman hatırlamış olur.

6 Mart 2011 Pazar

Bir Reklam Ajansına İş Başvurusu

Reklam ajansına bir kutu yolladı hayatı değişti

(Defalarca okuduğum, reklamcılık konusunda bana şansın ve hayal gücünün
hiçbir, imkansızlık karşısında zayıf kalamıycağını ispat eden ve beni tetikleyen
gerçek alıntıdır.TK)

Her şey bir tehdit mektubuyla başladı. Serdar Erener’in reklam ajansı Alamet-i Farika’ya iş başvurusunda bulunmak istiyordu. Gazeteden kestiği harflerle "Cellocan elimizde, Özlem’i işe almazsanız sorumluluk size ait. İmza Özlem, pardon bir dost" yazdı ve gönderdi. Kağıdın sol tarafına da bir Cellocan fotoğrafı iliştirmişti.

Hemen akabinde Alamet-i Farika’ya Özlem’in CV’si de ulaştı. Beyaz bir dosya kağıdına okuduğu okulları, çalıştığı şirketleri sıralamak yerine kendini anlattığı kocaman bir kutu hazırlamıştı. Çünkü ne okuduğu üniversite ne de daha önce yaptığı işlerin metin yazarlığıyla alakası yoktu. Orman mühendisiydi ve uzun yıllar müzik sektöründe çalışmıştı. Kutu tıklım tıkıştı. Yüzücülük madalyaları, yara bandı, çivi, vida, okunmuş çikolata, minik bir kutu süt... Hepsinin bir nedeni vardı. Yara bandı ve çivi gibi şeylerle "Küçük çözümler, büyük işler başarır" demek istiyordu. Çikolatanın üzerine "okunmuş" yazarak da Türkiyeli olduğunu anlatıyordu. Sonuçta Özlem Küçükyılmaz(32) işe alındı. Hikayesi kariyer seminerlerinde anlatıldı. Ve sayesinde Alamet-i Farika’ya kutu yağmaya başladı. Şimdi reklamcı olmak isteyen gençler Özlem Küçükyılmaz gibi kutu ile işe başvuruyor. Ama Özlem onlara daha yaratıcı olmalarını öneriyor. "Kutu bir kere yapılmış bir şey. Başka bir şey yapmak lazım. İnsanın kendini ifade edebileceği bir yol mutlaka vardır."

Adana’da doğdu. Muhalif tarafını sendika ile uğraşan babasından, sosyal tarafını kozmetik mağazası sahibi annesinden aldı. Ortaokul, lise yıllarında okul sonrasında annesine yardıma gidiyordu. Bu sayede insan ilişkileri gelişti, bakımlı kadın nasıl olur öğrendi. Sosyal bir çocuktu. Bütün müsamerelere katıldı, başrolleri hep o kaptı. İyi bir yüzücü olmak tek tutkusuydu. Hayatının 12 yılında hiç durmadan kulaç attı.

18 yaşında üniversiteyi kazanıp İstanbul’a geldi. Okul, İstanbul Üniversitesi Orman Mühendisliği Fakültesiydi. Bu bölümün karakteriyle ve hayalleriyle uzaktan yakından alakası yoktu. Sekiz yaşından beri yazar olmak istiyordu. Ama nedense bu konuda bir hamle yapmıyordu. Yazdığı şiir ve öyküleri kimseyle paylaşmıyor, sadece duruyordu. Besbelli bir mucize bekliyordu.

Üniversiteden mezun olduğu yıl aşk çıkageldi. Hemen evlendi, hemen hamile kaldı ve bir kızı oldu. 2 yaşına kadar kendi baktı. Kızı üç buçuk, kendi 28 buçuk yaşındayken boşandı. Bu arada Dream Design Factory’nin müşteri tarafında çalışıyordu. Müzik sektörüne geçti. Farklı firmalarda satış, pazarlama yöneticiliği yaptı. Tarkan’dan Nazan Öncel’e, Mustafa Sandal’dan Özcan Deniz’e kadar bir çok ünlünün telif haklarını onların adına kovaladı. O sırada da şiir, öykü ve şarkı sözü yazıyordu ama her zamanki gibi kendine saklıyordu.

32 yaşına bastığı gün kendine gelmeye, yazmakla ilgili çabalamaya karar verdi. Kafasında uçuşan senaryolardan birinin kurgusunu tamamladı, bir sitcom projesine dönüştürdi ve BKM ile görüşmeye gitti. BKM çok beğendi ama dramaya ihtiyaçları vardı, Özlem’e bir dram senaryosu siparişi verdiler.

ÇOK ÜŞÜR, ŞİİR YAZAR, ANNE..

Senaryolarını okuyanlardan hep aynı öneriyi duyuyordu: "Kıvrak bir kalemin var, reklam yazarı olmayı denesene..." Deneyecekti de kendine pek güveni yoktu. 32 yaşındaydı, hiç deneyimi yoktu, üstüne üstlük orman mühendisiydi. Bir gün gazetede gördüğü bir ilan onu motive etti.

Serdar Erener’in sahibi olduğu reklam ajansı Alamet-i Farika eleman arıyordu, yaratıcı olduğunu düşünenleri görüşmeye çağırıyordu. Oturdu CV’sini yazdı ama yazdığı şeyden hiç memnun kalmadı. "Bu ben değilim ki" diye düşündü. Daha yaratıcı bir şey yapmazsa işe alınmayacağını biliyordu. İlk iş CV’sini poşet bir dosya kağıdına koydu. Üzerine küçük pos-itlerle gerçek Özlem’i anlatan kelimeler yazdı: "Çok üşür, şiir yazar, anne, sıcakkanlı, hızlı..." Ertesi gün sokakta gezerken iki rozet gördü. Birinde "Hayatta her şey olabilir", diğerinde de "Bakalım bugün neler olacak" yazıyordu. Hemen satın aldı. Kendini, hayata bakışını anlatacak bir kutu hazırlayacaktı. Kutunun en üstüne de bu rozetleri iğneleyecekti.

İlk iş edebiyata olan ilgisini yansıtmaktı. Şiirlerini, öykülerini ve senaryolarını itinayla kutunun zeminine yerleştirdi. Yazma tutkusundan ötürü gelişen kırtasiye bağımlılığını anlatmak için bir sürü kalem ekledi. Hayatının dönüm noktası olan kitabı unutamazdı: "Nazım Hikmet’in Kemal Tahir’e Mektuplar kitabı benim için çok önemlidir. Kitabın ilk sayfalarında Nazım Hikmet’in bir şiiri var. Şiirin bir yerinde ’kayısı gibi’ diye bir laf geçiyor. İlk okuduğumda o laf beni rahatsız etti. Kitabın ortalarına doğru Nazım Hikmet, Kemal Tahir’e yazdığı bir mektubunda şöyle diyordu: ’Şiirim hakkında yaptığın tenkitleri okudum. Gerçekten de kayısı gibi lafı lüzumsuz, çıkaracağım.’ Bu cümleyi okuduğumda ayaklarım yerden kesilmişti. İyi yazı yazacağımın ilk sinyali budur."

Senaryo ve kitaplardan sonra kutuya çift taraflı bant, ataç, kilit ve vida gibi araç gereçler koydu. "Küçük çözümler, büyük işler başarır" demek istiyordu. 12 yıllık yüzücülük deneyiminde kazandığı madalyalar ilk defa işe yaradı. Onlar sayesinde disiplinli ve sabırlı olduğunu anlattı. Para kazanmanın da önemli olduğunu vurgulamak için kutuya 50 kuruş attı. Reklamcılık sektörünü takip ettiğini, Love Mark, aşkla bağlanılan markalar terimini bildiğini anlatmak için küçük bir kutu Pınar süte kalpler bağladı.

Yedi yaşındaki küçük kızından bahsetmemek olmazdı. Defne’nin okuma yazmayı ilk söktüğü gün yazdığı notu kutuya koydu. Notta "Anneciğim sen olmasaydın ben ne yapardım" yazıyordu.

HIZLIYIM, ÇÜNKÜ TEMBELİM..

Yazdığı birkaç şarkı sözü tesadüf eseri birilerinin kulağına gitmiş ve ünlü şarkıcıların albümlerinde yer almıştı. Emel Müftüoğlu, Yonca Lodi ve Sedat bunlardan üçüydü. Üçünün CD’si de kutudaki yerlerini aldı. Kutuyu açanların gülümsemesi için "İstediğiniz kişiye sekiz dakikada nasıl evet dedirtirsiniz" isimli kitabı da koydu. Üstüne de "Bana cevap vermeden önce lütfen bunu okuyun!" yazdı. Bir de ilaç prospektüsü yerleştirdi. "Enine boyuna incelerim, etkileri ve yan etkileri hep göz önünde tutarım" demek istiyordu. Türkiye’yi iyi tanıdığını da marketten aldığı çikolatanın üstüne "Bu okunmuş bir çikolatadır. Bunu yiyen bana evet der" yazarak anlatıyordu. En sona bir itiraf saklamıştı. Oyuncak aslancık, hem aslan burcu olduğunu hem de aynı ormanlar kralı gibi yan gelip yatmayı sevdiğini anlatıyordu. "Bir işi çabuk yapıyorsam, tembellik moduna çabuk geçmek içindir" diyordu.

Fotoğraf büyük sorundu. Özlem vesikalık çektirmekten nefret ediyor, hiçbirinde kendi gibi çıkmıyordu. Çareyi kutuya büyük ebatlı, çerçeveli fotoğraflar koymakta buldu.

Sonunda dolup taşan bu kutuyu Alamet-i Farika’ya gönderdi. İlk görüşmede neyi ne için koyduğunu anlattı. Herkes çok etkilendi ama diğer başvuruları da değerlendirmek için Özlem’i yaklaşık iki ay beklettiler. Özlem bu iki ayda da boş durmadı. Taciz telefonları, e-mailler ve mektuplar yollamaya devam etti. Bir gün "Ne zaman karar vereceksiniz, dokuz doğurdum" diye telefon açtı. Ertesi gün dokuz tane bebek resmi postaladı.

Ve 10 Ocak’ta işe başladı. İki aylık bir deneme süresinin ardından metin yazarı oldu. Ekibe alışması, diğer reklamcıların bir orman mühendisini kabullenmesi zor oldu ama oldu. Özlem, "Bu yaşadıklarım bazen bana rüya gibi geliyor" diyor. 

(Not: Alıntıdır.)


22 Şubat 2011 Salı

Afganlı Gazi Arkadaşıma İthaf Ediyorum


Afgan-Rus harbi varlıkla yokluğun bir şavaşıydı aslında. Dünyayı yöneten ve sömüren ailelerin bir nevi bir demir perde ülkesinden soğuk yüzünü ve acımasızlığını gösteriyordu Afganistan'da. Sovyet gücü tamamiyle diğer kutbun tam karşısındaydı. Amerika ve Sovyetler birliği iki kutuptu. Bu iki kutup bir güce hizmet ediyordu. Böyle bir savaşın emsali görülmedi dünyada. Filistin'de sapanla taş atan çocukların "intifada" sıı gibi Müslüman Afgan halkı da aslında elindeki olmayanla, yokluğuyla karşı duruyordu düşmana ve Sovyet tanklarına.. Onların inancı ve iradesi düşmana karşı bir zafer kazandırmıştı. İşte bu inancın zaferiydi !..

Kabil'den Hindikuş dağlarına katırlarla taşınan cephane ve azık onlar için yetiyor artıyordu bile. Afgan Mücahitleri sanki yüzyıl öncesi silahlarla ve tüfeklerle Rus helikopterlerine ateş açıyordu. Tanklar pusuya düşünülerek ve lojistik desteklerin önü kesilerek, onların silahıyla onları püskürtüyorlardı.

Nihayet savaş bitip, Ruslar birliklerini çektiklerinde, geriye acı ve hüzün bırakıp gittiler. Ruslar bütün Afganistan coğrafyasını mayınlarını döşeyip gittiler. Neredeyse her evde mayınlardan ayağı kopan insanlarla doluydu. Afganistan'da harpten sonra takma ayak sektörü doğduğunu söyleyebiliriz. Bununla ilgili filmler bile yapılmıştır. Bu şavaştan dolayı birçok Afganlı başka ülkelere göç etmişlerdi.

Yine göçmen Afganlı ailelerden bir Afganlı Afganistan'a akrabalarının durumunu öğrenmek için özvatanına gelir. Afganistan'ın yerle bir olduğunu müşahede eder. Daha önce yaşadığı bir köyde bir aileye misafirliğe gider. Bu bir tanrı misafiridir. Madem ki tanrı misafiri gelmiş, evde bulunan en son erzaktan ona bir çorba hazırlayıp ikram eder ev sahibesi. Bu yabancı batı ülkesinden gelen misafir, çorbayı ve tandırda pişirilmiş ekmeğin tadını unutmamıştır. Bu lezzet ve bu ikram kendisinin varoluş kodlarını yeniden çözmesine yetmiştir aslında.

Afganlı göçmen misafir, bakımlı, tıraşlı, batı tarzı giyimi, kuşamı gittiği evdeki çocukların dikkatini çekmiştir. Bu bir batılı insan imgelerini taşımaktadır. Batılı insanın nasıl olduğunu bu çocuklar yakından anlamaya ve kavramaya çalışırlar. Çocukların birşey daha dikkatini çekmiştir. Misafirin kolundaki altın saat pırıl pırıl pırıldamaktadır. Çocuklar bir türlü bakışlarını bu saatten alamamış vaziyette sanki transa girmiş gibiydiler. Bu durum misafirin dikkatinden kaçmadığından, verilen ikramı, yani bir tas çorbasını içerken ev sahibi çocukların babasına, çocuklara bir hediye vermek istediğini söyler. Evin sahibi ve çocukların babası da buna mahçubiyetle izin verir. Misafir adam kolundaki kendisi için çok kıymetli pırıl pırıl ışıldayan altın saati çıkartıp çocuklara uzatır. Çocuklar da bu değerli ışıl ışıl ışıldayan değerli altın saati alırlar. Saati ellerinde evirirler, çevirirler, bir müddet inceledikten sonra bu saati hasırın üstüne bırakırlar. Çocuklar bu saate olan ilgiyi kesmiştir artık. Çocuklar ilgilerini bu sefer misafirin elindeki ekmeğe ve içtiği bir tas çorbaya yöneltirler. Bu seferki bakış daha farklı ve tarifi imkansız bir bakıştır. Ev sahibi evde bulunan son erzakını, aslen Afganlı olan ve savaştan sonraki akrabalarının durumunu öğrenmeye gelen bu misafire ikram etmektedir. Hanelerinde başka yiyecekleri kalmamıştır. Çocukların da karnı açtır.

Afganistan savaşı, ne Amerika'nın yardımıyla, Ne de top, tüfek ve tankla kazanıldı; Afganistan savaşı sarsılmaz bir inanç, irade, cömertlik ve bu duyarlılıkla kazanıldı.

Profösör
 
Bu yazımı Afganlı iki ayağı olmayan bir kardeşime ithaf ediyorum

13 Şubat 2011 Pazar

Bir kitap Önerisi..


ÜZÜNTÜYÜ BIRAK YAŞAMAYA BAK
Yazarı: Dale CARNEGİE / Yayınevi: Deniz Kitaplar Yayınevi 

I.BÖLÜM: 
‘Sorun Sızdırmayan Bölmelerde Yaşayın’ Başlığının kullanıldığı bölüm: 

Burada 1871’yılının baharında Montreal Hastanesi’nde stajyer tıp öğrencisi olan ve geleceğini, bir de nasıl para kazanacağını düşünüp üzülen ve daha sonra 11 kelimelik bir sözcüğü okuduktan sonra üzülmeyi bırakıp kendi adına belirlediği amaç doğrultusunda yapması gerekenlere çalışan William Osler’in hayatı ve ünlü bir doktor oluşunu anlatır. 

Osler daha genç ve yalnız bir öğrenci iken nasıl hayatta yaşayacağını ve zengin olacağını düşünerek çok üzülür ve hayatını kaosa sokar. Bu arada 11 kelimelik şu cümleyi bir kitapta okuyunca onun hayatı değişir. Devrinin en iyi doktoru olur. Ve öldükten sonra hayatı iki ciltlik bir eserde yayınlanır. 

Bu sihirli söz: 

‘Asıl görevimiz uzaktaki belirsiz şeylerle uğraşmak değil elimizdeki belli olanla ilgilenmektir’. Sözüdür. 

Osler bu sözün etkisinde kalarak geçmiş hatalarını ve kötü olayları unutup geleceğe bakmıştır. Ayrıca gelecekle ilgili tüm korku ve endişelerini bırakmıştır. Böylece kendi deyimiyle ‘Sorun sızdırmayan bölmeler’ oluşturmuştur. Ve kendi anını, hayatın bulunduğu anı yaşamaya ve elindeki imkanları değerlendirmeye çalışmıştır. Bu teknikle Osler genç bir asistanken, Oxford Üniversitesi Tıp Profösörü olmuş, Britanya Kralı ona şövalye ünvanı vermiştir. 

Bu konuda bir değerli insan: ‘Sabrınızı geçmiş ve geleceğe dağıtmayın’ demektedir. Şeytan insana gelecekte yapacağı işleri çok göstererek sanki onların hepsini o anda yapacakmış gibi bir ruh sıkıntısı vermektedir. Bundan dolayı geçmiş ve gelecek, insan olarak bizi ilgilendirir. Fakat daha gelecek gelmemiş; geçmiş ise bitmiştir. Bizim için önemli olan şimdiki andır. Onu değerlendirirsek, başarıya ulaşırız. 

II.BÖLÜM 

Herhangi bir kötü olay karşısında insanın üzüntüsünü nasıl yenmesi gerektiği Amerikalı ünlü işadamı ve aynı zamanda Cornegie’nin öğrencileri olan bu kişilerin hayatlarından örnekler verilerek anlatılır. 

Herhangi bir üzüntüden kurtulmanın sihirli yöntemini bu sefer işadamı Willies Corrier’in hayatından anlatacaktır. Bu kişi hava soğutma sisteminin mucidi ve şu andaki Corrier Klimaları’nı üreten şirketin sahibidir. 

Corrier bir şirkette çalışmaktadır. Burada kendisinden gaz temizleme sistemi kurmasını isterler ve bunun maliyeti şirketin neredeyse yarı fiyatıdır. Ama başarılı olursa karlı bir iştir. Carrier bu sistemi uygulamaya başladı. Fakat başarısız oldu. Hem şirket çok büyük kayba uğradı. Hem de kendi kariyeri sıfırlandı. O, buna çok üzülmüş bir şekilde, yerinden kımıldayamıyordu. Bu ortamdayken üzüntüyle hiçbir yere varamayacağını anlayarak üç basamaktan ibaret olan şu yöntemi uyguladı. 

1-Olayı inceleyip, en kötü olasılık nedir? Bunu araştırmak. 

2-Gerekirse bu en kötü olasılığa hazırlanmak. 

3-Sonra sakince zararı azaltmanın yollarını aramak. 

Bu yöntemle işe eğilen Carrier 20.000 Dolar zarar yerine 15.000 dolar kar elde etti. 

III.BÖLÜM 
Üzüntü size ne getirir? 

Yazar, ‘İşadamları ve yöneticiler işlerinden ve kişilerden dolayı çok üzülmekte ve bunun etkisiyle genç yaşta ölmektedirler’ diye yorum yapmaktadır. 

Mayo Clinic’den doktor Alvarez, ülser ağrılarının sinirsel gerilimin şiddetine göre arttığını ve azaldığını söylemektedir. 

Platon, doktorların en büyük hatasının hastaları ile ruhsal ve fiziksel olarak ilgilenmeleri olduğunu söyler. Platon’a göre ruh ve beden bir bütündür. 

Carnegie tıp biliminin gerçeği kabul etmek için iki bin yıl beklemesi gerektiğini ve buna bağlı olarak da ‘Psikosomatik’ adlı hem ruhsal, hem bedensel tedavi biliminin yeni geliştiğini söylüyor. 

Montaigne, Bordeaux’ya belediye başkanı seçildiğinde ‘sorunlarınızı ciğerlerimle değil ellerimle çözeceğim’ demişti. 

Cornell Üniversitesi Tıp doktorlarından Russel Lecid eklem hastalıklarının sebebini şöyle açıklıyordu: 

1-Ailede geçimsizlik 

2-Para sıkıntısının getirdiği üzüntü 

3-Yanlızlık ve sıkıntı 

4-öfke. 

Çin Derebeyleri tutsak aldıkları düşman askerlerinin ellerini ve ayaklarını bağlayarak bir su fıçısının altına koyarlar, oradan bir delik açarak, tutsağın başına küçük su damlacıkları bırakırlar ve tutsağı çıldırtana kadar bunlar devam ederlermiş. 

Doktor A. Carrel ise: 

‘Modern şehirlerin kargaşası içinde kendini rahatlatabilen insan sinir hastalıklarına karşı aşılanmış sayılır’ diyor. 

Carnegie üzüntü, stres ve iç sıkıntısının verdiği maddi ve manevi tesirin önlenmesi için yukarıdaki örnekler gibi yaşanmış olaylardan örnekler vererek insanın kendini üzüntü kurbanı yapmaması gerektiğini söyler. 

Yazar, yaşam ve olaylar karşısında insanoğlunun üzülüp, bunalıma girmesi gibi kötü sonuçların önlenmesi için örnekleri Amerika’da yaşayan ve Hristiyan olup inancı yarım olan insanlar üzerinde durmaktadır. 

Halbuki Müslüman olan bir insan Allah’a inanmış, tam tevekkül etmiş ve kainattaki tüm olayların Allah’ın kudretinde olduğuna inanmaktadır. Bir sineği O (c.c.)’nun yarattığı gibi, koca bir Güneş’i de O (c.c.) yaratmıştır. Dolayısıyla herşeyde Allah’ın ve kaderin payı vardır. 

Said Nursi Hazretleri: ‘İman Tevhidi, Tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyn’i iktiza eder’ sözü bize çıkış noktası olmaktadır. 

IV.BÖLÜM 
Üzüntü veren sorunları nasıl çözebiliriz? 

Sorunları çözmenin üç ana yöntemini öğrenerek her türlü üzüntüyle savaşabiliriz. 

1-Olayı ve özelliğini kavramak 

2-Olayı ve özelliğini çözümlemek 

3-Bir karara varıp ona göre hareket etmek. 

Yazar bu kurallarla üzüntüye ve strese girmiş bir insanın, ondan kurtulmak için önce olayı incelemesi ve daha sonra çözüm kurallarını gerçekleştirmesi gerektiğini söyler. Örneklerle ve yaşanmış olaylarla buna örnek gösterir. 

Andre Maurois: ‘Kişisel isteklerimize uyan herşey gerçek gibi görünür; uymayan ise bizi öfkelendirir’ demektedir. 

V.BÖLÜM 

İşinizle ilgili sorunların verdiği üzüntünün yarısını yok etmenin yolu 

Carnegie, ‘Sizin üzülmenize sebep olan olayı inceleyerek bir kağıt, kalem alın ve şu soruların cevaplarını yazın’ der: 

1-Sorunu inceleyin. Colombia Üniversite dekanı Hawkes’in şu sözünü hatırlatarak, ‘Üzüntünün yarısı, sorunu yeterince anlamadan çözmeye çalışmaktan kaynaklanır’ demektedir. 

2-Elde ettiğiniz bilgileri yeterince inceledikten sonra karar verin. 

3- Kararınızı verince hemen harekete geçin. Olası sonuçları düşünüp kuşkuya kapılmayın. 

4-Eğer uygulamada herhangi bir kuşku oluşursa şu soruları cevaplayın: 

a-Sorun nedir? 

b-Sorunun nedenleri nelerdir? 

c-Olası çözüm yolları nelerdir? 

d-Sizin öğrendiğiniz en iyi çözüm yolu nedir? 

VI.BÖLÜM 
Üzüntüyü kafanızdan çıkarmanın yolları 

Üzüntüye zaman kalmıyor. II.Dünya savaşının en kızgın zamanında Churchill günde 18 saat çalışırken üzerine aldığı sorumluluktan dolayı üzülüp, üzülmediği sorulunca ‘fazla meşgulüm, üzülmeye zamanım kalmıyor’ cevabını vermişti. 

Doktor Cabott ‘Üzüntünün en iyi ilacı çalışmaktır’ diyor. Öyleyse üzüntüyü yenmenin birinci kuralı ‘Boş kalmayın acı sizi yutmadan eyleme başlayın’ 

VII.BÖLÜM 
Kuruntuya kapılmayın. 

En korkunç felaketlere göğüs gereriz fakat parmağımızın ağrıması gibi küçük şeylere yeniliriz. 

Harry Vane’nin başının kesilmesi sırasında giyotinin bulunduğu platforma çıkınca cellattan bıçağı, ensesindeki çıbana dokundurmamasını istemişti. Dolayısıyla küçük sorunların yaşamımızı zehir etmesine izin vermemeliyiz. Unutmamak gerekir ki yaşam küçük şeylerle uğraşmaya değmeyecek kadar kısadır. 

VIII. BÖLÜM 

Üzüntülerinizin önemli bir bölümünü yok edecek bir yasa: 

Olaylar karşısında sakin, dikkatli ve hoşgörülü olmak gerekir. Sinirlenildiği zaman telaşlanma olayını bir kez ayrıntıları ile düşünelim. Niçin üzülüyorsun? 

Üzüntüyü yenecek diğer kural ‘Kayıtlara bakalım, sonra soralım kendimize’ olasılıklar yasasına göre beni üzen olasılığın gerçekleşme olasılığı nedir. 

IX.BÖLÜM 
Kaçınılmaz olan şeylerle işbirliği yapın. 

Hepimiz yıllarca hoş olmayan birçok durumla karşılaşırız. Bunlar başka türlü olamaz. Önümüzde iki seçenek var: Ya onları zorunlu diye kabul edip alışacağız ya da isyan edip yaşamımızı zehir edeceğiz. 

William James: ‘Öyle olmasını kabullenin, olayları kabullenmek, hoş olmayan sonuçları önlemeye doğru atılan ilk adımdır’. 

Epiktetos dokuz yüzyıl önce ‘Mutluluğun tek bir yolu vardır. O da irademizin gücünden üstün olan şeylere üzülmekten vazgeçmektir’ demiştir. 

CARNEGİE bu bölümde yaşamış birçok örnek vererek ve Batıllı filozoflardan okuduğu kitaplardan öğrendiği hayatla ilgili fikirleri yazmıştır. 

Müslümanlıkta Kader İnancı’nın bir nevi açıklamasını yapmaktadır. Tevekkül eden, olaylar karşısında Allah’a sığınan insan mutlu olur. Hem de iki saadeti birden elde eder. Hem dünya, hem ahiret saadetini. 

Böylece diğer kural; ‘Üzüntü sizi yenmeden siz onu yenmek isterseniz zorunlu şeylerle işbirliği yapın’ 

X.BÖLÜM 
Kaygılarınıza ‘Dur’ demeyi bilin. 

Bir olayın gerçek değerini saptayıp, ona göre davranmak, zihni rahatlığa kavuşturan en önemli etkenlerden biridir. Bunun için, ‘Üzülmeye neden olan şeyin gerçek değeri nedir? Ve bu olaya ne zamana kadar üzülmeliyim?’ Bu soruları cevaplayarak üzüntünün insanın hayatını mahvetmesine izin vermemek gerekir. 

XI. BÖLÜM 
‘Talaş biçmeye çalışmayın’. 

Geçmişte meydana gelen olaylar, bitmiştir. Bugün artık onların tesirinde kalmanın hiç bir olumlu tesiri olmayacaktır. Yani ‘Talaş biçilmez’. Çünkü daha önce biçilmiştir. Geçmiş de öyledir. Olmuş bitmiş şeylere üzülmeye başlamak talaş biçmeye uğraşmak gibidir. 

Onun için insanların gözyaşlarını boş yere dökmesinin gereği yoktur. Tabii ki hepimizin yanlışı, kabahati olmuştur. Olsun! Kim yanlışlık yapmamış ki Napoleon bile önemli savaşlarının üçde birini kaybetmiştir. Belki bizim yanlışlarımız Onunkinden daha kötü değildir. 

XII.BÖLÜM 

İnsanın huzur ve mutluluk getirecek ruhsal ve zihinsel yapıya ulaşması gerekir. Bunun için de insan kendini devamlı mutlu kılmalıdır. Yoksa hem yaptığı işte, hem de insanlarla arasındaki ilişkilerde başarısız olur. 

XIII.BÖLÜM 
‘Kin tutmanın büyük bedeli’ 

Shakespeare: ‘Düşmanınız için öyle çok kızdırmayın ocağı. Çünkü o ocak sizi yakacaktır’ demektedir. Yani kin tutan ve nefret eden insana bunların çok zararı vardır. Bunun için. ‘Düşmanlarımıza kin beslemeyelim. Aksi halde onlar verdiğimiz zarardan fazlasını kendimize veririz. 

‘Sevmediğiniz insanları düşünmeye bir dakika bile harcamayın’.


11 Şubat 2011 Cuma

Belki de hazinenin üzerinde oturuyoruz da farkında değiliz.



Nabibya'ylılara göre tanrı Nabibya'yı yaratırken en kızgın ve gadaplı halinde iken yaratmış.. Bundan dolayı ülkenin hertarafını kızgın  çöllerli kaplamış.. Fakat tanrı sonradan düşünmüş ki; adaletsizlik olmasın diye de Nabibya'daki kızgın çöllerin altına da kıymetli pırlantalar, yakutlar mercanlarla bezemiş...

Profösör

29 Ocak 2011 Cumartesi

Herkes Laliş'in Mimini Cevaplasın

Sevgili Laliş,  "Biz neden bu dünyaya geliyoruz? Niye bir varız, bir yokuz?" diyerek beni mimlemiş. Ben de dilimin döndüğü kadar bu mimi cevaplamaya çalışacağım. Bu mimi de ziyaretçilerimin görüşlerine açıyorum. Cevaplarsanız hepimiz bundan müstefid olacağız.


Sevgili blogdaşlarım. Birçok blogdasımızın sayfalarını ziyaret ediyorum.  Çoğunu beğeniyorum. Seviyorum.  Bu sayfalarda bizler aslında fikir çilesi çekiyoruz hepimiz. Bu yaşadığımız evreni sonsuz olarak algılayabiliyoruz. Bunun yanında da bu evrenin küçük bir zerresi ve bir parçası olduğumuzu da biliyoruz. Bazen kendimize gülünç gelebilir ama sanki bazen kendimizi bir "Matruşka" bebek gibi hissedebiliriz. Bizi koruyan ve sarmalayan bizden büyük bir bebek daha olabilir. Sonra bizden büyük bir bebeği de ondan daha büyük bir Matruşka bebek niye sarmalamasın. Bu böylece  sonsuza kadar gidebilir. Sonsuzluk ezelden ebede, eksi değerden artı sonsuza giden değerler bütünü niye olmasın. Öbür hayata gelince, her şey zıddıyla kaimdir. Herşey zıddıyla varlığını sürdürmektedir. Bu dünyanın öbür tarafı olduğu gibi, gecenin de gündüzü olduğu  gibi.. Aslında sorular birbirini kovalar. İnsan her şeyiyle cüzi bir değere sahiptir. Varlığı kadar bir değerdir. Oyca bilinen ve bilinmeyen evrenleri de bir "Yaratan" ve bir "Hükmeden" tarafından murakebe edilmektedir. Bizim cüzi aklımız, bilgimiz, görgümüz, gücümüz, kuvvetimi. Algımız da cüzidir. Onun için bizler akla değil nakle teslim olmuşuzdur. Kurallar ve ilkeler konur, bizler kurallara ve ilkelere uyarız. Trafik kanunu gibi. Bundan sual etmeyiz. Bize sadece kurallara uymak düşer. İnandığımız ve teslim olduğumuz değerler bir rehber ve bir önder tarafından bizi hidayete erdirmektedir. Kuran-ı Kerim boşuna "Oku" emriyle gelmemiştir. Her şey bilgi ve amelle algılanır ve gerçekten yaratılmışların içinde insanın yüceliği de insanın en hayırlısı olanıdır. O da insanlık için kendini idealize eden kimsedir. Neden? Niçin? Niye? gibi sorular her zaman var olacaktır. Bu da bizim bilgi acizliğimizdendir. Akıl ve bilgi her ikisi de cüzidir. Sadece her şeyi içine alan bir rehberin bizi aydınlatması kalplerimizi yumuşatması gerekir. Bizim gibi inançlı olanlar; itikadı, ibadeti ve ahlakı bir bütün olarak görürler. Zaman zaman inandığımız değerlerle ilgili kuşkularımız olsa da o kuşkular bilgi, görgü ve davranışlarla aydınlatıldığı zaman ortadan kalkacaktır.. Çükü kuşku da imandandır diyor Hz Peygamber. Kuşkuyu giderdiğin zaman inandığın değerlere daha sımsıkı sarılırsın. Bu yaşantının mutlaka hesabı ve kitabı öbür tarafta yapılmalıdır ki adalet sahibi olanlarla zulmedenler karşılığını ecir ve ikab olarak karşılığını bulsunlar. Yazının deseni "Profösör"e aittir. (Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in "Çile" şiirini sizlerle paylaşmak istiyorum.) 


Yazan – Çizen : Profösör
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...