İzleyiciler

22 Şubat 2011 Salı

Afganlı Gazi Arkadaşıma İthaf Ediyorum


Afgan-Rus harbi varlıkla yokluğun bir şavaşıydı aslında. Dünyayı yöneten ve sömüren ailelerin bir nevi bir demir perde ülkesinden soğuk yüzünü ve acımasızlığını gösteriyordu Afganistan'da. Sovyet gücü tamamiyle diğer kutbun tam karşısındaydı. Amerika ve Sovyetler birliği iki kutuptu. Bu iki kutup bir güce hizmet ediyordu. Böyle bir savaşın emsali görülmedi dünyada. Filistin'de sapanla taş atan çocukların "intifada" sıı gibi Müslüman Afgan halkı da aslında elindeki olmayanla, yokluğuyla karşı duruyordu düşmana ve Sovyet tanklarına.. Onların inancı ve iradesi düşmana karşı bir zafer kazandırmıştı. İşte bu inancın zaferiydi !..

Kabil'den Hindikuş dağlarına katırlarla taşınan cephane ve azık onlar için yetiyor artıyordu bile. Afgan Mücahitleri sanki yüzyıl öncesi silahlarla ve tüfeklerle Rus helikopterlerine ateş açıyordu. Tanklar pusuya düşünülerek ve lojistik desteklerin önü kesilerek, onların silahıyla onları püskürtüyorlardı.

Nihayet savaş bitip, Ruslar birliklerini çektiklerinde, geriye acı ve hüzün bırakıp gittiler. Ruslar bütün Afganistan coğrafyasını mayınlarını döşeyip gittiler. Neredeyse her evde mayınlardan ayağı kopan insanlarla doluydu. Afganistan'da harpten sonra takma ayak sektörü doğduğunu söyleyebiliriz. Bununla ilgili filmler bile yapılmıştır. Bu şavaştan dolayı birçok Afganlı başka ülkelere göç etmişlerdi.

Yine göçmen Afganlı ailelerden bir Afganlı Afganistan'a akrabalarının durumunu öğrenmek için özvatanına gelir. Afganistan'ın yerle bir olduğunu müşahede eder. Daha önce yaşadığı bir köyde bir aileye misafirliğe gider. Bu bir tanrı misafiridir. Madem ki tanrı misafiri gelmiş, evde bulunan en son erzaktan ona bir çorba hazırlayıp ikram eder ev sahibesi. Bu yabancı batı ülkesinden gelen misafir, çorbayı ve tandırda pişirilmiş ekmeğin tadını unutmamıştır. Bu lezzet ve bu ikram kendisinin varoluş kodlarını yeniden çözmesine yetmiştir aslında.

Afganlı göçmen misafir, bakımlı, tıraşlı, batı tarzı giyimi, kuşamı gittiği evdeki çocukların dikkatini çekmiştir. Bu bir batılı insan imgelerini taşımaktadır. Batılı insanın nasıl olduğunu bu çocuklar yakından anlamaya ve kavramaya çalışırlar. Çocukların birşey daha dikkatini çekmiştir. Misafirin kolundaki altın saat pırıl pırıl pırıldamaktadır. Çocuklar bir türlü bakışlarını bu saatten alamamış vaziyette sanki transa girmiş gibiydiler. Bu durum misafirin dikkatinden kaçmadığından, verilen ikramı, yani bir tas çorbasını içerken ev sahibi çocukların babasına, çocuklara bir hediye vermek istediğini söyler. Evin sahibi ve çocukların babası da buna mahçubiyetle izin verir. Misafir adam kolundaki kendisi için çok kıymetli pırıl pırıl ışıldayan altın saati çıkartıp çocuklara uzatır. Çocuklar da bu değerli ışıl ışıl ışıldayan değerli altın saati alırlar. Saati ellerinde evirirler, çevirirler, bir müddet inceledikten sonra bu saati hasırın üstüne bırakırlar. Çocuklar bu saate olan ilgiyi kesmiştir artık. Çocuklar ilgilerini bu sefer misafirin elindeki ekmeğe ve içtiği bir tas çorbaya yöneltirler. Bu seferki bakış daha farklı ve tarifi imkansız bir bakıştır. Ev sahibi evde bulunan son erzakını, aslen Afganlı olan ve savaştan sonraki akrabalarının durumunu öğrenmeye gelen bu misafire ikram etmektedir. Hanelerinde başka yiyecekleri kalmamıştır. Çocukların da karnı açtır.

Afganistan savaşı, ne Amerika'nın yardımıyla, Ne de top, tüfek ve tankla kazanıldı; Afganistan savaşı sarsılmaz bir inanç, irade, cömertlik ve bu duyarlılıkla kazanıldı.

Profösör
 
Bu yazımı Afganlı iki ayağı olmayan bir kardeşime ithaf ediyorum

13 Şubat 2011 Pazar

Bir kitap Önerisi..


ÜZÜNTÜYÜ BIRAK YAŞAMAYA BAK
Yazarı: Dale CARNEGİE / Yayınevi: Deniz Kitaplar Yayınevi 

I.BÖLÜM: 
‘Sorun Sızdırmayan Bölmelerde Yaşayın’ Başlığının kullanıldığı bölüm: 

Burada 1871’yılının baharında Montreal Hastanesi’nde stajyer tıp öğrencisi olan ve geleceğini, bir de nasıl para kazanacağını düşünüp üzülen ve daha sonra 11 kelimelik bir sözcüğü okuduktan sonra üzülmeyi bırakıp kendi adına belirlediği amaç doğrultusunda yapması gerekenlere çalışan William Osler’in hayatı ve ünlü bir doktor oluşunu anlatır. 

Osler daha genç ve yalnız bir öğrenci iken nasıl hayatta yaşayacağını ve zengin olacağını düşünerek çok üzülür ve hayatını kaosa sokar. Bu arada 11 kelimelik şu cümleyi bir kitapta okuyunca onun hayatı değişir. Devrinin en iyi doktoru olur. Ve öldükten sonra hayatı iki ciltlik bir eserde yayınlanır. 

Bu sihirli söz: 

‘Asıl görevimiz uzaktaki belirsiz şeylerle uğraşmak değil elimizdeki belli olanla ilgilenmektir’. Sözüdür. 

Osler bu sözün etkisinde kalarak geçmiş hatalarını ve kötü olayları unutup geleceğe bakmıştır. Ayrıca gelecekle ilgili tüm korku ve endişelerini bırakmıştır. Böylece kendi deyimiyle ‘Sorun sızdırmayan bölmeler’ oluşturmuştur. Ve kendi anını, hayatın bulunduğu anı yaşamaya ve elindeki imkanları değerlendirmeye çalışmıştır. Bu teknikle Osler genç bir asistanken, Oxford Üniversitesi Tıp Profösörü olmuş, Britanya Kralı ona şövalye ünvanı vermiştir. 

Bu konuda bir değerli insan: ‘Sabrınızı geçmiş ve geleceğe dağıtmayın’ demektedir. Şeytan insana gelecekte yapacağı işleri çok göstererek sanki onların hepsini o anda yapacakmış gibi bir ruh sıkıntısı vermektedir. Bundan dolayı geçmiş ve gelecek, insan olarak bizi ilgilendirir. Fakat daha gelecek gelmemiş; geçmiş ise bitmiştir. Bizim için önemli olan şimdiki andır. Onu değerlendirirsek, başarıya ulaşırız. 

II.BÖLÜM 

Herhangi bir kötü olay karşısında insanın üzüntüsünü nasıl yenmesi gerektiği Amerikalı ünlü işadamı ve aynı zamanda Cornegie’nin öğrencileri olan bu kişilerin hayatlarından örnekler verilerek anlatılır. 

Herhangi bir üzüntüden kurtulmanın sihirli yöntemini bu sefer işadamı Willies Corrier’in hayatından anlatacaktır. Bu kişi hava soğutma sisteminin mucidi ve şu andaki Corrier Klimaları’nı üreten şirketin sahibidir. 

Corrier bir şirkette çalışmaktadır. Burada kendisinden gaz temizleme sistemi kurmasını isterler ve bunun maliyeti şirketin neredeyse yarı fiyatıdır. Ama başarılı olursa karlı bir iştir. Carrier bu sistemi uygulamaya başladı. Fakat başarısız oldu. Hem şirket çok büyük kayba uğradı. Hem de kendi kariyeri sıfırlandı. O, buna çok üzülmüş bir şekilde, yerinden kımıldayamıyordu. Bu ortamdayken üzüntüyle hiçbir yere varamayacağını anlayarak üç basamaktan ibaret olan şu yöntemi uyguladı. 

1-Olayı inceleyip, en kötü olasılık nedir? Bunu araştırmak. 

2-Gerekirse bu en kötü olasılığa hazırlanmak. 

3-Sonra sakince zararı azaltmanın yollarını aramak. 

Bu yöntemle işe eğilen Carrier 20.000 Dolar zarar yerine 15.000 dolar kar elde etti. 

III.BÖLÜM 
Üzüntü size ne getirir? 

Yazar, ‘İşadamları ve yöneticiler işlerinden ve kişilerden dolayı çok üzülmekte ve bunun etkisiyle genç yaşta ölmektedirler’ diye yorum yapmaktadır. 

Mayo Clinic’den doktor Alvarez, ülser ağrılarının sinirsel gerilimin şiddetine göre arttığını ve azaldığını söylemektedir. 

Platon, doktorların en büyük hatasının hastaları ile ruhsal ve fiziksel olarak ilgilenmeleri olduğunu söyler. Platon’a göre ruh ve beden bir bütündür. 

Carnegie tıp biliminin gerçeği kabul etmek için iki bin yıl beklemesi gerektiğini ve buna bağlı olarak da ‘Psikosomatik’ adlı hem ruhsal, hem bedensel tedavi biliminin yeni geliştiğini söylüyor. 

Montaigne, Bordeaux’ya belediye başkanı seçildiğinde ‘sorunlarınızı ciğerlerimle değil ellerimle çözeceğim’ demişti. 

Cornell Üniversitesi Tıp doktorlarından Russel Lecid eklem hastalıklarının sebebini şöyle açıklıyordu: 

1-Ailede geçimsizlik 

2-Para sıkıntısının getirdiği üzüntü 

3-Yanlızlık ve sıkıntı 

4-öfke. 

Çin Derebeyleri tutsak aldıkları düşman askerlerinin ellerini ve ayaklarını bağlayarak bir su fıçısının altına koyarlar, oradan bir delik açarak, tutsağın başına küçük su damlacıkları bırakırlar ve tutsağı çıldırtana kadar bunlar devam ederlermiş. 

Doktor A. Carrel ise: 

‘Modern şehirlerin kargaşası içinde kendini rahatlatabilen insan sinir hastalıklarına karşı aşılanmış sayılır’ diyor. 

Carnegie üzüntü, stres ve iç sıkıntısının verdiği maddi ve manevi tesirin önlenmesi için yukarıdaki örnekler gibi yaşanmış olaylardan örnekler vererek insanın kendini üzüntü kurbanı yapmaması gerektiğini söyler. 

Yazar, yaşam ve olaylar karşısında insanoğlunun üzülüp, bunalıma girmesi gibi kötü sonuçların önlenmesi için örnekleri Amerika’da yaşayan ve Hristiyan olup inancı yarım olan insanlar üzerinde durmaktadır. 

Halbuki Müslüman olan bir insan Allah’a inanmış, tam tevekkül etmiş ve kainattaki tüm olayların Allah’ın kudretinde olduğuna inanmaktadır. Bir sineği O (c.c.)’nun yarattığı gibi, koca bir Güneş’i de O (c.c.) yaratmıştır. Dolayısıyla herşeyde Allah’ın ve kaderin payı vardır. 

Said Nursi Hazretleri: ‘İman Tevhidi, Tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyn’i iktiza eder’ sözü bize çıkış noktası olmaktadır. 

IV.BÖLÜM 
Üzüntü veren sorunları nasıl çözebiliriz? 

Sorunları çözmenin üç ana yöntemini öğrenerek her türlü üzüntüyle savaşabiliriz. 

1-Olayı ve özelliğini kavramak 

2-Olayı ve özelliğini çözümlemek 

3-Bir karara varıp ona göre hareket etmek. 

Yazar bu kurallarla üzüntüye ve strese girmiş bir insanın, ondan kurtulmak için önce olayı incelemesi ve daha sonra çözüm kurallarını gerçekleştirmesi gerektiğini söyler. Örneklerle ve yaşanmış olaylarla buna örnek gösterir. 

Andre Maurois: ‘Kişisel isteklerimize uyan herşey gerçek gibi görünür; uymayan ise bizi öfkelendirir’ demektedir. 

V.BÖLÜM 

İşinizle ilgili sorunların verdiği üzüntünün yarısını yok etmenin yolu 

Carnegie, ‘Sizin üzülmenize sebep olan olayı inceleyerek bir kağıt, kalem alın ve şu soruların cevaplarını yazın’ der: 

1-Sorunu inceleyin. Colombia Üniversite dekanı Hawkes’in şu sözünü hatırlatarak, ‘Üzüntünün yarısı, sorunu yeterince anlamadan çözmeye çalışmaktan kaynaklanır’ demektedir. 

2-Elde ettiğiniz bilgileri yeterince inceledikten sonra karar verin. 

3- Kararınızı verince hemen harekete geçin. Olası sonuçları düşünüp kuşkuya kapılmayın. 

4-Eğer uygulamada herhangi bir kuşku oluşursa şu soruları cevaplayın: 

a-Sorun nedir? 

b-Sorunun nedenleri nelerdir? 

c-Olası çözüm yolları nelerdir? 

d-Sizin öğrendiğiniz en iyi çözüm yolu nedir? 

VI.BÖLÜM 
Üzüntüyü kafanızdan çıkarmanın yolları 

Üzüntüye zaman kalmıyor. II.Dünya savaşının en kızgın zamanında Churchill günde 18 saat çalışırken üzerine aldığı sorumluluktan dolayı üzülüp, üzülmediği sorulunca ‘fazla meşgulüm, üzülmeye zamanım kalmıyor’ cevabını vermişti. 

Doktor Cabott ‘Üzüntünün en iyi ilacı çalışmaktır’ diyor. Öyleyse üzüntüyü yenmenin birinci kuralı ‘Boş kalmayın acı sizi yutmadan eyleme başlayın’ 

VII.BÖLÜM 
Kuruntuya kapılmayın. 

En korkunç felaketlere göğüs gereriz fakat parmağımızın ağrıması gibi küçük şeylere yeniliriz. 

Harry Vane’nin başının kesilmesi sırasında giyotinin bulunduğu platforma çıkınca cellattan bıçağı, ensesindeki çıbana dokundurmamasını istemişti. Dolayısıyla küçük sorunların yaşamımızı zehir etmesine izin vermemeliyiz. Unutmamak gerekir ki yaşam küçük şeylerle uğraşmaya değmeyecek kadar kısadır. 

VIII. BÖLÜM 

Üzüntülerinizin önemli bir bölümünü yok edecek bir yasa: 

Olaylar karşısında sakin, dikkatli ve hoşgörülü olmak gerekir. Sinirlenildiği zaman telaşlanma olayını bir kez ayrıntıları ile düşünelim. Niçin üzülüyorsun? 

Üzüntüyü yenecek diğer kural ‘Kayıtlara bakalım, sonra soralım kendimize’ olasılıklar yasasına göre beni üzen olasılığın gerçekleşme olasılığı nedir. 

IX.BÖLÜM 
Kaçınılmaz olan şeylerle işbirliği yapın. 

Hepimiz yıllarca hoş olmayan birçok durumla karşılaşırız. Bunlar başka türlü olamaz. Önümüzde iki seçenek var: Ya onları zorunlu diye kabul edip alışacağız ya da isyan edip yaşamımızı zehir edeceğiz. 

William James: ‘Öyle olmasını kabullenin, olayları kabullenmek, hoş olmayan sonuçları önlemeye doğru atılan ilk adımdır’. 

Epiktetos dokuz yüzyıl önce ‘Mutluluğun tek bir yolu vardır. O da irademizin gücünden üstün olan şeylere üzülmekten vazgeçmektir’ demiştir. 

CARNEGİE bu bölümde yaşamış birçok örnek vererek ve Batıllı filozoflardan okuduğu kitaplardan öğrendiği hayatla ilgili fikirleri yazmıştır. 

Müslümanlıkta Kader İnancı’nın bir nevi açıklamasını yapmaktadır. Tevekkül eden, olaylar karşısında Allah’a sığınan insan mutlu olur. Hem de iki saadeti birden elde eder. Hem dünya, hem ahiret saadetini. 

Böylece diğer kural; ‘Üzüntü sizi yenmeden siz onu yenmek isterseniz zorunlu şeylerle işbirliği yapın’ 

X.BÖLÜM 
Kaygılarınıza ‘Dur’ demeyi bilin. 

Bir olayın gerçek değerini saptayıp, ona göre davranmak, zihni rahatlığa kavuşturan en önemli etkenlerden biridir. Bunun için, ‘Üzülmeye neden olan şeyin gerçek değeri nedir? Ve bu olaya ne zamana kadar üzülmeliyim?’ Bu soruları cevaplayarak üzüntünün insanın hayatını mahvetmesine izin vermemek gerekir. 

XI. BÖLÜM 
‘Talaş biçmeye çalışmayın’. 

Geçmişte meydana gelen olaylar, bitmiştir. Bugün artık onların tesirinde kalmanın hiç bir olumlu tesiri olmayacaktır. Yani ‘Talaş biçilmez’. Çünkü daha önce biçilmiştir. Geçmiş de öyledir. Olmuş bitmiş şeylere üzülmeye başlamak talaş biçmeye uğraşmak gibidir. 

Onun için insanların gözyaşlarını boş yere dökmesinin gereği yoktur. Tabii ki hepimizin yanlışı, kabahati olmuştur. Olsun! Kim yanlışlık yapmamış ki Napoleon bile önemli savaşlarının üçde birini kaybetmiştir. Belki bizim yanlışlarımız Onunkinden daha kötü değildir. 

XII.BÖLÜM 

İnsanın huzur ve mutluluk getirecek ruhsal ve zihinsel yapıya ulaşması gerekir. Bunun için de insan kendini devamlı mutlu kılmalıdır. Yoksa hem yaptığı işte, hem de insanlarla arasındaki ilişkilerde başarısız olur. 

XIII.BÖLÜM 
‘Kin tutmanın büyük bedeli’ 

Shakespeare: ‘Düşmanınız için öyle çok kızdırmayın ocağı. Çünkü o ocak sizi yakacaktır’ demektedir. Yani kin tutan ve nefret eden insana bunların çok zararı vardır. Bunun için. ‘Düşmanlarımıza kin beslemeyelim. Aksi halde onlar verdiğimiz zarardan fazlasını kendimize veririz. 

‘Sevmediğiniz insanları düşünmeye bir dakika bile harcamayın’.


11 Şubat 2011 Cuma

Belki de hazinenin üzerinde oturuyoruz da farkında değiliz.



Nabibya'ylılara göre tanrı Nabibya'yı yaratırken en kızgın ve gadaplı halinde iken yaratmış.. Bundan dolayı ülkenin hertarafını kızgın  çöllerli kaplamış.. Fakat tanrı sonradan düşünmüş ki; adaletsizlik olmasın diye de Nabibya'daki kızgın çöllerin altına da kıymetli pırlantalar, yakutlar mercanlarla bezemiş...

Profösör

29 Ocak 2011 Cumartesi

Herkes Laliş'in Mimini Cevaplasın

Sevgili Laliş,  "Biz neden bu dünyaya geliyoruz? Niye bir varız, bir yokuz?" diyerek beni mimlemiş. Ben de dilimin döndüğü kadar bu mimi cevaplamaya çalışacağım. Bu mimi de ziyaretçilerimin görüşlerine açıyorum. Cevaplarsanız hepimiz bundan müstefid olacağız.


Sevgili blogdaşlarım. Birçok blogdasımızın sayfalarını ziyaret ediyorum.  Çoğunu beğeniyorum. Seviyorum.  Bu sayfalarda bizler aslında fikir çilesi çekiyoruz hepimiz. Bu yaşadığımız evreni sonsuz olarak algılayabiliyoruz. Bunun yanında da bu evrenin küçük bir zerresi ve bir parçası olduğumuzu da biliyoruz. Bazen kendimize gülünç gelebilir ama sanki bazen kendimizi bir "Matruşka" bebek gibi hissedebiliriz. Bizi koruyan ve sarmalayan bizden büyük bir bebek daha olabilir. Sonra bizden büyük bir bebeği de ondan daha büyük bir Matruşka bebek niye sarmalamasın. Bu böylece  sonsuza kadar gidebilir. Sonsuzluk ezelden ebede, eksi değerden artı sonsuza giden değerler bütünü niye olmasın. Öbür hayata gelince, her şey zıddıyla kaimdir. Herşey zıddıyla varlığını sürdürmektedir. Bu dünyanın öbür tarafı olduğu gibi, gecenin de gündüzü olduğu  gibi.. Aslında sorular birbirini kovalar. İnsan her şeyiyle cüzi bir değere sahiptir. Varlığı kadar bir değerdir. Oyca bilinen ve bilinmeyen evrenleri de bir "Yaratan" ve bir "Hükmeden" tarafından murakebe edilmektedir. Bizim cüzi aklımız, bilgimiz, görgümüz, gücümüz, kuvvetimi. Algımız da cüzidir. Onun için bizler akla değil nakle teslim olmuşuzdur. Kurallar ve ilkeler konur, bizler kurallara ve ilkelere uyarız. Trafik kanunu gibi. Bundan sual etmeyiz. Bize sadece kurallara uymak düşer. İnandığımız ve teslim olduğumuz değerler bir rehber ve bir önder tarafından bizi hidayete erdirmektedir. Kuran-ı Kerim boşuna "Oku" emriyle gelmemiştir. Her şey bilgi ve amelle algılanır ve gerçekten yaratılmışların içinde insanın yüceliği de insanın en hayırlısı olanıdır. O da insanlık için kendini idealize eden kimsedir. Neden? Niçin? Niye? gibi sorular her zaman var olacaktır. Bu da bizim bilgi acizliğimizdendir. Akıl ve bilgi her ikisi de cüzidir. Sadece her şeyi içine alan bir rehberin bizi aydınlatması kalplerimizi yumuşatması gerekir. Bizim gibi inançlı olanlar; itikadı, ibadeti ve ahlakı bir bütün olarak görürler. Zaman zaman inandığımız değerlerle ilgili kuşkularımız olsa da o kuşkular bilgi, görgü ve davranışlarla aydınlatıldığı zaman ortadan kalkacaktır.. Çükü kuşku da imandandır diyor Hz Peygamber. Kuşkuyu giderdiğin zaman inandığın değerlere daha sımsıkı sarılırsın. Bu yaşantının mutlaka hesabı ve kitabı öbür tarafta yapılmalıdır ki adalet sahibi olanlarla zulmedenler karşılığını ecir ve ikab olarak karşılığını bulsunlar. Yazının deseni "Profösör"e aittir. (Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in "Çile" şiirini sizlerle paylaşmak istiyorum.) 


Yazan – Çizen : Profösör

17 Ocak 2011 Pazartesi

İslam ve İmparatorluk kavramlarının bir arada bulunması mümkün değildir

Kelimeler ve kavramların yüklendikleri anlamlar çok önemlidir. Üzülerek belirtmeliyiz ki; toplum olarak bunun farkında olmadığımızı düşünüyorum. Kelimeleri ezbere kullanıyoruz. Düşünmeden ve tartmadan sunulanı alıyoruz. Özellikle yabancı kelimelerde bunu çok yapıyoruz. Ne yazık ki en göze çarpan hatalar da Medya tarafından yapılıyor. Geçenlerde televizyondan izlediğim bir yabancı belgesel’in adı “İslam İnanç İmparatorluğu” idi. İslam düşüncesinin İmparatorluk mantığıyla yakından uzaktan alakası olmayan bir kavramla bağdaştırılması beni şaşırtmadı. Artık şaşırtmıyor böyle şeyler. Çünkü bilinçli yapılıyor. Yani bunu çeviren bilinçli çevirmiyor olabilir belki ama kelime batıdan öyle bir yerleşip geliyor ve diğer kavramları sömürüyor ki, işte batının ruhuna uygun davranış biçimi, burada kendini gösteriyor. Batı yüzyıllardır davranış biçimi olarak sömürme bilinciyle hareket etmiş ve imparatorluk fikrine de böyle ulaşmıştır. Batının imparatorluk kelimesine bakış açısı budur. Tüm bunların dışında İmparatorluk bir yönetim biçimidir. Haklıların değil de güçlülerin bir yönetim biçimidir. İslam İnancı ile nasıl bir bağlantı kurulmak istediğini düşünemiyorum. İslam inancının temelinde “senin dinin sana, benim dinim bana” prensibi vardır. İnancın kimseye zorla, sinsice kabul ettirme çabası yoktur. Bu mantık her alanda da böyledir. Sorumluluk bilinciyle hareket edildiği zaman ister istemez çarpıklıklar gözden kaçmıyor.

Bu itibarla kelime ve kavramları yerli yerince kullanmak ancak, kendi medeniyetimizin temel felsefesini iyi öğrenmekten geçiyor. İslam inancı, evrenselliğin başına madde olarak adaleti, hak ve hukukun yerine gelmesini şart koşuyor. İslam inancı sömürüyü, emperyalizmi ve imparatorluğu inancı gereği reddediyor. Zulmün yerine adaleti kaim etmeyi bir mefkure olarak inanan insanlara bir mükellefiyet yüklüyor.

Yazan - Çizen : Profösör

5 Ocak 2011 Çarşamba

Hayvanları sevmeliyiz. Onları korumalıyız.


Bize pek çok faydaları olan hayvanları biz de sevelim ve koruyalım. Onları rahatsız etmeyelim. Yaralı ve hasta olanları hemen veterinere götürelim. Hayvanlara iyi bakıp besleyelim. Her varlık eğer evrende var olma hakkına sahipse, bir varlık sebebi hikmeti vardır demektir. Onların da bu evrende birer görevi olduğu bilincini taşımalıyız. Bilmeliyiz ki hayvanlar içgüdüsüyle hareket ederler. Bu evrenin düzeninde büyük bir fonksiyonu olduğunu bilmeliyiz. Okyanusun öbür tarafında bir sineğin veya bir kelebeğin kanat çırpışı tusinamileri bile etkileyecek kadar bir gücü olduğunu da bilmeliyiz. Hayvan sevmek katı yürekleri yumuşatan bir fazilettir.

Bu günkü postu anime köpek yavrusuyla birlikte bilogdaşımız "Çizmeli Kedi" ve kızı "Puik" e ithaf ediyorum..

25 Aralık 2010 Cumartesi

Çocukluk Anılarımdan Bir kesit

Asahhara'nın "Anılarımız ve anılarımızın eşyalarımıza yüklediği anlamlar" Başlığıyla ilgili yazısını dikkatle okudum. Hem hüzünlendim hem de sevindim doğrusu.  Bu arada beni bu konuda "mim" lediği için de ayrıca kendisine teşekkür ediyorum. Çocukluğumu tekrar yaşadığım için  ayrıca keyiflendim.
1953 yılında tek odalı köy evinde doğmuşum.  O yılları düşünebilir misiniz? İmkânsızlıkları. Dedemler Yugoslavya'dan Türkiye'ye göç ettiklerinde babam  iki yaşında imiş. İzmir'in Tire İlçesi'nin bir köyüne göçmen olarak yerleşmişler.  Göçmen kültürü geldiğimiz köyde de varlıklığını ailecek sürdürmüştür. Daha küçük yaşlarda (bebekliğimde diyebilirim) türk kahvesi bağımlısı olmuşum. Hatta bir kahve fincanı tıkırtısı duyduğumda o küçük halimle çığlık çığlık bağırırmışım. Onun için annem misafirlikte utanırmış benim bu davranışımdan. Ninem alıştırmış beni kahve içmeye. İyi hatırlıyorum köyün en fakir ailesi oluşumuzdan kıt kanaat geçinirdik. Ama imkan geçtiğinde elimizde ne varsa  dağıtmayı da bilmişiz. Evde yapılan tepsi tepsi kol börekleri bütün mahalleliyle yenir içilirdi. Fakiriz ama fakirliği de bir mertebe sayıp dağıtmayı da, paylaşmayı da şükretmeyi de bilirdik. Fakirdik ama nedense kendimizi onurlu ve soylu bir ailenin çocuğu sayardım kendimi. Başkalarının varlığına özenmezdim hiç. Kendi içimde apayrı bir dünyam vardı benim. Annem bana yüklü iken ninem bir hocaya gider durumu hocaya anlatır. O da "bebeğiniz doğduğunda adını Mehmet" koyun der. Sonra ben doğunca dedem de kendi ismini vermek ister bana. Ninemle kavgaya girişirler. Hatta ninem dedemden baston da yer bu arada. Dedeme "Sen Muhammed Aleyhisselam'dan büyük müsün ki" deyince benim adım bundan böyle Mehmet olmuştur artık. Köy şartlarında yetişmemize rağmen bize hayranlıkla bakıldığını hissederdim hep. Bize güzel anlamlar yükleniyordu ailecek. Evimizin avlusunda hanımeli çiçeği vardı. Bütün avlu duvarlarını sarmıştı. Rüzgârın hanımeli çiçeğini yalamasıyla sanki bütün köy hanımeli kokuyordu.

Babam köyün iğnecisiydi. Hastalara gider şırınga yapar, pansuman ederdi. Bir nevi sıhhiye gibiydi. Ondan dolayı benim  ilaç şişelerinden, oyuncaklarım olurdu. İplik makaralarından, su kovası çemberinden, gazoz kapaklarından, oyuncaklarım olurdu. Kamıştan düdükler, tüfekler, değirmenler yapardım. Büyüdükçe de oyuncaklarım değişti.  Evde akşamları gaz lambası yakardık. Üç erkek kardeş gölgelerimizin lambadan yansıyan ışığıyla duvarda büyülü bir animasyon içinde bulurduk kendimizi. Bu şartlarda gerçekten sevgi ve şefkat içinde bulurduk kendimizi.  Kışın evde mangal yakılırdı. Yazın tütün tarlasında çardaklar kurulur, tütün işlenirdi. Sazdan kamıştan yapılan çardaklar içinde bütün yaz yaşardık. Bütün Tire ovası tütünle doluydu. Geceleri her taraf lüks lambalarıyla ışıl ışıl oluyordu. Uzaktan eğer bir gazel sesi geliyorsa, mutlaka o ses benim sesimdir. 

Çocukluk bu ya, köy hayatında her şey bizim için oyundu zaten. Karıncalarla yakından ilgilenirdim. Karınca yuvalarını ziyaret edip, onların çalışmalarını hayranlıkla izlerdim. Onlara karşı ayrıca bir sempati duyardım.  Bir gün bir karınca yuvasına rastladım. Bu yuvada hiçbir karınca yoktu. Bütün karınca yuvaları işlerken ve karıncalar çalışırken, bu yuvadaki karıncalar yan gelip yatıyorlar mı diye düşündüm. Biraz da hayal kırıklığı yaşadım tabi. Karıncaların bendeki imajı sarsılmamalıydı. Daha ilkokula gitmiyorum yani. Sanırım  beş ila altı yaşlarında olacağım. Aklıma şeytanca bir fikir geldi. Çocuk aklı bu ya eğer bu karıncalar tembellik yapıp yuvalarında yan gelip  yatıyorlarsa bunları birinin  uyarması gerektiğini düşündüm. Bir tas suyla  karınca yuvasını suladım. (Bu cümlenin yerini başka bir cümle olduğunu itiraf etmeliyim ki değiştirdim. Bir nevi sansür diyebiliriz. Anlayan anlamıştır.) Bir de ne göreyim!.. Sanki karınca deliğinden binlerce karınca fırlayarak, sel ve deprem afetinden kaçan mağdurlar gibi sağa sola son hızlarıyla kaçışıyorlardı. Karıncalar suyla ıslandığından yuvalarından çıkarken ıslak ıslak ışıldıyorlar, parlak parlak  parlıyorlardı. Karıncalar bu halde iken bir ordunun  içtima yerin koşturması gibi bir durum yaşanmaktaydı. Karınca yuvasında sanki bir alarm durumu yaşanıyordu.

Yukarıdaki ilk paragraftaki anlatılan çocukla, bu karınca hikayesi ne kadar birbirine zıd bir durum olduğunu şimdi tebessüm ederek çocukluğumdaki mizah gücünü  hatırlıyorum. 

Her zaman gülmek ve güldürmenin yeri başkadır. Bu çocukluk anım kısa olsa da, burada paylaştığım bütün  blogdaşlarım içindir.  Hoşgörünüze sığınarak bu anım hepinize bir "mim" teşkil etsin istedim. Yüzünüz hep gülmesi dileğiyle..

Profösör

24 Aralık 2010 Cuma

Nehir İda ve Madalya Kazanan Kuzusu İçin;

Asahhara'nın "Anılarımız ve anılarımızın eşyalarımıza yüklediği anlamlar" Başlığıyla ilgili yazısını dikkatle okudum. Hem hüzünlendim hem de sevindim doğrusu. Bu arada beni bu konuda "mim" lediği için de ayrıca kendisine teşekkür ediyorum. Çocukluğumu tekrar yaşadığım için ayrıca keyiflendim.

Çocuklarımız; aynı zamanda geleceğimizi süsleyen değerlerimizdir. Onlar bizin en büyük hülyamızdır aslında. Geleceğimizi çocuklarımızın üzerinden tasavvur ederiz. Hepimizin en büyük dileği, çocuklarımızın, sağlıklı, mutlu, huzurlu ve birer hayırlı evlat olmalarıdır. Bunun yanında çocuklarımızın maddi ve manevi bütün zenginliklere kavuşmasını isteriz. Onların bilgiyle donanmasını, bilinçli yaşamasını ve insanlık idealinde bir birey ve insan olmasını arzularız. Bu konuda üzerimize düşen her ne varsa onlar için hiçbir fedakârlığı esirgemeyiz. Bizim sağladığımız imkânlarla birlikte, kaderinin de iyi olmasını, bahtının güzel olmasını dileriz. Bizim de üzerimize düşen en büyük sorumluluk da kendimizin de iyi bir insan olma yolunda gösterdiğimiz çabadır. Bu çabayla çocuklarımızın da onurlu ve soylu bir şekilde hayat anlayışlarına bir katkı gösterebilmeliyiz. Bazı değerler genetik olsa da, hayata bakışındaki, duygu, düşünce ve davranış olarak da alabilecekleri değerlerdir. Buradan yola çıkarak, bir çocuk kitabının tanıtımını ele almaya çalışalım.

Çocuklarımızın hayal dünyasına büyükler erişebilir mi diye sorarsanız hemen "Hayır" cevabını verebilirim. Çocuklar kendini Pokemoon yerine koyabilirler. Çocuklar kendini Heeman yerine koyabilirler. Çocuklar kendini bir kedi, bir köpek, bir böcek ve bir çiçek yerine de koyabilirler. Hatta çizgi filmdeki kahramanlara özenerek Arımaya gibi çiçekten çiçeğe konabilirler. Arı gibi sokabilir, kelebek gibi uçabilirler. İsterlerse hiç düşünmeden kendilerini bir boşluğa bırakıp kendilerini bir Süpermen kahramanı gibi görebilirler. Onlar inandıkları ve aklına getirdikleri her şeyi gözlerini kırpmadan yapabilecek bir potansiyele sahiptirler.

La Fonten masallarındaki gibi kendilerini kırmızı başlıklı bir kız, Ormandan dönen bir avcı, ya da bir kurt, bir tilki yerine de koyabilirler. Hele resimli bir masal kitabı onları çıldırtabilir de. Fareli köyün kavalcısının arkasından bile gidebilirler. Keloğlan gibi padişahın kızına aşık olabilirler. Kitaplarda geçen masalımsı öykülerin mantık ve fizikötesi ütopyasında biner gece masallarının içinde şişeden çıkan cin gibi kendilerini düşleyebilirler.

Yukarıdaki videoda bir öykü kitabının tanıtımı yapılmaktadır. Bu öykü kitabının tanıtım serüvenindeki üç boyutlu hareketli animasyonla çocukların ve bizim gibi ebeveynlerin beğenisine sunulmuştur. Öyküden alınan ilhamla kitabın sayfaları arasında dolaşan bir masal kahramanı gibi, kendimizi bir an rüzgârın önünde etekleri savrulan kırmızı başlıklı kız yerine koyabiliriz. Ya da bize biçilen kaderimizin bir kuru yaprak gibi rüzgârın önünde, bilinmeyen bir yolculuğa imzamızı atan bir maceraperest gibi, bir buçuk dakikalık bu kitap animesinin çarpıcı ve cazibeli bir büyünün tutsağı olmaktan kurtulamayız.

İşte iletişim budur. İşte iletişim mecrası budur. İşte tanıtım ve iletişimin sırrı bu büyüde gizlidir. Çocuklarımız neden istemez ki bu masalımsı büyülü fragmanda yerini alsın. Birer rol kapmasınlar. Biz bile...

Bu videoyu ve altyazıyı Sevgili Nehir İda ve madalya kazanan kuzusuna armağan ediyorum.

9 Aralık 2010 Perşembe

Mehmet Akif Bebeğin ziyaretçisi yine geldi


Daha önce ziyaret eden bu kedicik, bu sefer Mehmet Akif bebeğin odasındaki pencere kapalı olduğundan, sabaha kadar pencerede nöbet bekledi. Penceredeki tanıdık kedicik ve Mehmet Akif bebek annesi tarafından bu kez fotoğrafları çekildi. Bundan önceki blog yazımızın iki esas kahramanının mutluluk tebessümleri okuyucuya da bir mutluluk olarak yansısın diye paylaşıma konuldu. Kedi yavrularını sevenler, bebekleri de sever. Bebekleri sevenler, kedi yavrularını da sever. 

Bundan önceki "Bir anne bir bebek bir de kedicik" öykümüz gerçekte yaşanmış bir hayat hikâyesidir. Öyküdeki kahramanlar o zaman fotoğraflanmadığı için biraz  hüzünlenmiştik doğrusu. Bu kez pencereye tekrar gelerek ziyaret eden bu kedicik, bize fotoğraf verince mutlu olduk. Sanırım bu kedicik arkadaşı Mehmet Akif bebeği özlemiş yine gelmişti. Sanki bir roman ve film senaryosu gibi öykülerinin sürmesini mi istiyorlardı. 

Profösör

3 Aralık 2010 Cuma

Bir anne, Bir bebek, Bir de kedicik

Mehmet Akif  daha iki buçuk aylık dünya tatlısı bir bebek. Doğumundan bu yana pek sıkıntısı olmayan, Ağlaması zırlaması olmayan, bol bol uyuyan bir bebek. Mehmet Akif bebek, bir uykuya dalışıyla, dört beş saat kesintisiz, uyanmadan uyuması, ilk günlerinde  annesini korkutuyordu. Bu kadar uzun  uzun uyur muydu bebekler? Oysa Mehmet Akif bebek sanki uyumak için gelmiştir dünyaya. Annesinin de ilk bebeği olduğundan, çok fazla üzerine titriyordu sanki. Annesi bazen bebeğinin  bu kadar çok saatlerce, uzun uzun uyumasını istemeyerek onu uyandırıyordu. Mehmet Akif bebek "Gak" deyince süt,  "Guk" deyince altı alınıp temizleniyordu. Mehmet Akif şanslı bir bebekti vesselam.

Günlerden bir gün, Mehmet Akif bebek, mutat her günden farklı duruyordu sanki. Gülüyordu bebek kendi kendine. Melekler mi görünüyordu kendisine bilinmez ama, annesine olan bakışları annesinin içini eritiyordu. Gün boyunca annesi bir başka  çağırıyordu. O'na  "Bebeğimmmm!.." deyişiyle Mehmet Akif bebeğinin yüzünde güller açılıyordu. Bu güzel bebek o gün annesini bir başka emiyordu. Altı itinayla temizleniyordu. O gün banyosu da yaptırıldı Mehmet Akif bebeğin. Artık uyumanın vakti gelmişti. Zaten banyosu yaptırıldıktan sonra hemen uykuya dalıyordu. Her zamanki gibi banyo sonrası duyduğu rahatlık ve gevşemeyle, mışıl mışıl uyuması bekleniyordu bebeğin.  Ne mümkün? Sanki bir gariplik vardı bu bebek üzerinde.  Uykuya ait bir emare  yoktu.


Durmadan elini, kolunu sallıyor, ayaklarıyla tepiniyor, vücudunu oynatıyordu.  Bu da yetmiyormuş gibi "Agu" "magu" gibi sesler çıkartarak gülücükler veriyordu. Sanki bu bebeğin kimyası değişmişti. Mehmet Akif bebek gitmiş, yerine bir başka bebek gelmişti sanki. Beşik bile bir başka türden sallanıyordu. O bile yadırgamıştı bu duruma. Bütün gece uyumadı bu sevimli ve şirin bebek. Sanki bütün gece meleklerle konuşuyordu.  Bu bebeğin ne uykusu geliyor, ne acıkıyor, ne de ağlıyordu. Sadece gülücükler vermeye devam ediyordu. Annesi de pür dikkat O'na baka baka sabahladı. Annesinin gözlerinden uyku akıyordu ama bebeğin uyumaya niyeti yoktu. Annesi bir iki dakika uyku kestirmeliyim diyecek oldu. Önce yavrusunu aldı bağrına bastı ve onu öptü, tekrar beşikteki yatağına  yatırdı.

Son bir kez bakar bakmaz bebeğin annesi oracıkta kıvrılarak kendiliğinden derin bir uykuya daldı. Koskoca bir gecenin uykusuzluğu ve yorgunluğuyla anne gözlerinden akan uykunun tutsağı olmuş oldu. Bebek olanlara aldırmadan gülüşlerini sürdürüyordu. Bebek ve annesi evin giriş katında yaşıyorlardı. O günün sabahında şafak söker sökmez, bebek odasının pencere camının önündeki tül perdeler dalgalandı. Eve pencerenin aralığından bir kedi yavrusu  süzüldü. Gözleri çakmak gibi parlayan bu kedicik etrafına bir bakındı ve tereddüt etmeden beşiğe doğru yürüdü. Sonra da beşiğin içine girerek, Mehmet Akif bebeğin başını koyduğu kaneviçe oyalı yastığa başını koyarak bebeğin yanına yattı. Bebekle kedicik aralarında  beş on santimlik bir mesafede birlikte beşikte yatıyorlardı. 

Bu arada uykuya yenik düşen anne, gelişmelerden bi haber kıvrılmış uyuyordu. Bir anlık bir titreme gibi bir his oldu uykulu halinde. Bir rüya görüyordu sanki anne. Kendini çocukluğunun geçtiği evde buldu kendini. Kapıyı  eskiden tanıdığı anne kedi açtı bebeğin annesine. Onu içeriye davet etti.  Bir taraftan da acı acı miyavlayarak balkondaki yavru kediciklerinin yanına kadar götürdü anneyi. Rüya bu ya anne kedi dile gelmişti adeta; "İşte benim yavrularım dedi. Kedicikler birbirine sokulmuş uyuyorlardı. "Bir bebeğim, yavrum  kayıp onu bulamıyorum." der gibi acı acı bağırarak feryat ederek "Perişanım bak" dedi anne kedi bebeğin annesine. Mehmet Akif'in annesi rüyasında çok üzüldüğü belliydi. Sanki kendi bebeği kaybolmuş gibi, tarifi mümkün olmayan bir hisse kapıldı. Gerçekle rüya sanki perde perde, iç içe girmiş bir görüntü oluşturuyordu belleğinde.

Mehmet Akif bebeğin annesi, rüyasında yavru kedilerin annesi gibi gerçek bir duygu yaşarcasına, çaresizlik içinde kıvranırken, birden beklenmedik bir şekilde cep telefonun akşamdan kurulan alarmı çalmaya başladı. Anne birden irkildi ve uyandı. Kâbus gibi yaşadıkları rüyaydı. Ter içinde kalmıştı. Telefonun alarm düğmesini kapatır kapatmaz hemen beşikteki bebeğine baktı. Mışıl mışıl uyuyordu bebeği. İçi rahatladı, sevindi.  Bir de ne görsün? Bebeğinin yanında bir küçük kedicik uyuyordu. İki yavru birbirine söz vermiş gibi zarar vermeden kardeş kardeş aynı beşiği paylaşıyorlardı.
Anne birden irkildi. Bir an ne yapacağını bilmeden  durdu. Yüzünde garip bir tebessüm belirdi. Sonra arkasından korkar gibi oldu. Kedicik bebeğe zarar verebilirdi diye annelik duygusuyla tedirgin oldu. Telefon kamerasıyla bir poz almayı aklından geçirir geçirmez vazgeçti bu düşüncesinden.

Onları uyandırarak rahatsız etmek istemedi. Aklınca bebeğini emniyete almak için bebeğini kucağına alarak bir gölge gibi sessizce diğer odaya süzüldü. Kediciği uyandırmak istemiyordu. Bebeğini koltuğa yatırdı. Bebek hala mışıl mışıl uyuyordu. Hem de uykusunda tebessüm ederek, olan bitenden haberim varmış dercesine keyifle uyuyordu. Anne tekrar bebek odasına gidip bebeğinin beşiğini paylaşan kediciği karşıdan seyretmek istedi. Bebek odasının kapısına geldiğinde, beşikte kedicik yerinde yeller esiyordu. Nasıl oldu da kedicik kayıplara karışmıştı. Pencerenin olduğu tarafa baktığında tül perdeler hafiften sallanıyordu. Demek ki kedicik, bebeğin gitmesiyle o da beşiği terk etmişti. Anne pencereye koştu, perdeyi araladı ve pencerenin akşamdan aralık kaldığını da görmüş oldu.

Kafasını camdan dışarı çıkartarak bahçeye göz attı. İleriden, köşeden bir kedi miyavlaması geliyordu. Ne gariptir ki yanında rüyasında gördüğü eski evlerinin balkonunda yavrularına bakan ve kaybolan yavrusunu arayan anne kedinin yavrusunu yalarken gördü. Anne kedi ve yavru kedicik birbirine kavuşmuşlardı. Bu ilginç yaşanmışlık, rüya ve gerçekleriyle birlikte Mehmet Akif bebeğin dedesine malum oldu. Oturdu ve torunu için hissettiklerini öyküleştirdi. Mehmet Akif bebek, annesinin biricik bebeği, babasının biricik oğlu, dedesinin de biricik torunuydu. 

3 Aralık 2010 Cuma Saat 11: 35

Profösör

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...