İzleyiciler

çocukluk anıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocukluk anıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2012 Perşembe

Vvvv ııııııııı ı ı ı ı ı ı ı ı ı ı ı ı ı nnnnnnnnnnnnnnnnnnn !..

Dünya dönüyor; ben de dönüyorum. Benimle birlikte herşey dönüyor.. Yeryüzündeki varlıklar dönüyor. Kainat dönüyor.. Kainatta bulunan canlı ve cansız herşey bir dönencenin birbiri içinde, kendi yörüngesinde durmadan dönüyor. Makro ve mikro planda bütün varlıklar birbirinin hakkını gözeterek hareket halinde dönüyorlar. Bir zamanlar zerre ve hiç parçalanmaz deyip de parçalanan, atomdaki elektron ve nötronlar dönüyor. Böyle bir sonsuzluk içinde, böyle bir azamet karşısında gerçekten insanın başı dönüyor.

Bebeklikten çocukluğa geçiş dönemlerimi anımsadığımda, oyun oynamanın zevkini de tatmaya başlamıştım. Oyun oynamaktan büyük bir keyif alıyordum. Çocukluğumun verdiği keşif ruhuyle, adeta evin her yerini karıştırıyor, çıkılmayacak ne kadar yerler varsa hep oralara tırmanıyordum. Yapma, etme denilen bir şeyin tam aksini yapmak, büyüklerimizin kızması o zaman çocuk olarak beni katıla katıla güldürebiliyordu.. Gülmenin ve kızmanın ne olduğunu da keşfediyorduk. Duygu, düşünce ve davranışların hangisi iyi, hangisi kötü, hangisi güzel, hangisi çirkin; doğruları ve eğrileri bir çocuk aklı ile belki de karıştırıyordum. Aslında öğrenmenin ve terbiye edilmenin tam vaktiydi o zamanda benim yaştaki çocuklar için... Annemin, babamın, hatta ninemin ve dedemin bana yaptıkları el yapma oyuncakların hepsi birbirinden farklıydı. Biz üç kardeş olarak bir göz odada ailecek yaşıyorduk. İmkanlarımız ancak buydu. Annem bize oynamamız için bezden yapılmış bebekler, babam iplik makaralarından arabalar, dedem rüzgar gülü yaparken, ninemin cebinde mutlaka ceviz türünden yiyecekler bulunur, onlarla önce bizimle ceviz tokuştururdu. Bütün bu oyuncaklar, bu küçücük oda içinde uslu durmamız ve oyalanmamız için birer oyuncaktan ibaretti. Kundaktaki bir bebeğin bile oyuncağı olurdu. Bebeğin eline eline saplı şıngırak tutuşturulurdu. Bebek şıngırdağı salladıkça içindeki hoş bir ses, bebeğin dikkatini çekerdi. Kundaktaki bebek bile bunun farkındaydı. Şıngırdağı salladıkça duruyor, çıkan sesi dinliyor; sonra tekrar çıngırağı sallıyor, bunu bir oyun haline getirebiliyordu.

Böyle bir evde, bizler bu şekilde büyüdükçe oyun şekillerimiz de değişiyordu. Babam tarla işlerinin yanında, aynı zamanda köyümüzde sıhhiyelik de yapıyordu. Bundan dolayı evimizde bolca ilaç şişeleri vardı. Şişeler boşaldıkça bizim de oyun malzemelerimiz bir taraftan çoğalıyordu. Küçük şişelere, pirinç, bulgur, cinsinden bakliyatlarla doldurup, sonra da kendimizce ya bir mutfak, ya da bir bakkal açıp, o çocuk aklımızla aşçılık ve esnaflık da yapabiliyorduk. Böyle bir küçük alanda, yapmadığımız hiç birşey yok gibiydi. Bazen birbirimizle güreş tutar, bazen boğuşur, bazen de yere göğe sımayan hareketler içinde bulunurduk. Bu oyunlardan biri de, küçücük olan bu odanın içinde kollarımızı açar, durmadan bir fırıldak gibi dönme oyunu oynardık. Döne döne, dakikalarca dönmek isterdik. Sanki döndükçe de bütün eşyalar etrafımızda fırıl fırıl dönüyordu. Çünkü başımız dönmeye başlıyor, ayakta kalabilecek mecalimiz kalmayınca, yere düşmemek ve odanın taş duvarlarına çarpıp da bir tarafımızı acıtmamak için hemen bulunduğumuz yere, zar zor oturmaya çalışıyorduk. Yere oturunca da sanki güneş sistemi gibi kendimizi merkeze almış, odada bulunan bütün eşya da bizim etrafımızda uydumuz olarak dönüyordu. Bu dönüyş bir müddet sürdükten sonra, ancak kendimize gelebiliyorduk. Anne ve babamız böyle bir oyuna kızsa da, bu oyundan çok haz alıp, hoşlanıyorduk. Sonuçta bu da bizim için bir oyundu.

Köylük yerinde benim gibi, oyuncaklarını kendileri yapıyorlardı. Tüfekler, fışkırıklar, düdükler, değirmenler, rüzgar gülleri, uçurtmalar, arabalar, fırdöndüler, kırbaçla döndürülen delenseler. Biraz daha büyüyüp, akıllı uslu bir çocuk olduğumda, şehirdeki kurulan pazar yerinden, halamın bana alıp hediye ettiği nihayet bir topacım oldu. Bu öyle bir topaç ki, el yapımı olmayıp, atölyede yapılmış, tornadan çıkma bir üretim idi. Bu topaç, etrafı kırmızı ve mavi boyalı, dairelerle boyanmış bir topaçtı. Uçunda eskiden ayakkabıların altına ayakkabının ökçesi ve tabanı eskimesin, aynı zamanda, yürüdükçe tok bir ses çıkartsın diye ayakkabıların atlarına çakılan metal kabralara benzeyen bir de çivisi vardı. Bu çivi üzerinde koskoca bir gövde dönerek dengede kalıyordu.

Bu metal çividen başlayarak, topacın etrafına dolandığımız ipi, bir hamlede çekerek topacın düz bir alanda hızla dönmesi sağlanıyordu. Topaç öyle bir dönüyordu ki; hiç dönüşü bitmeyecekmiş gibi dönüyor, ayrıca bu dönüşten dolayı da, topaç bir inilti çıkarıyordu. Hem dönüşü, hem de çıkardığı iniltili ses, biz çocukları büyülüyordu sanki. Dönen topacı, dönerken parmaklarımızın arasından avucumuza almayı da öğrendikten sonra, mutlaka avucumuzun içine alıp, orada da dönmesini keyifle izliyorduk. Sonra da dönen bu topaç, bütün çocukların elinde döne döne dolaştırılıyor, akabinde tekrar dönen topaç yere kendi haline bırakılıyordu. Bu öyle bir oyun ki, bizde bıraktığı tad; biraz duygu, biraz da düşünce derinliği idi. Topaç yoruluncaya kadar döndükten sonra, bizim çocukluğumuzdaki durum gibi bir yerde yığılır kalıyor, bu sefer kendi etrafında dönen bütün varlıkları, seyre dalan bir ruh haliyle önümüzde hareketsiz duruyordu.
Bizim oyuncaklarımızın içinde, aslında en büyük zevk aldığımız oyuncak topaç, oynadığımız oyunların içinde en çok hoşlandığımız oyun da topaç çevirmek olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü çocuklarla hep birlikte çömelip, dakikalarca dönen ve inilti çıkartan topaca bakmaktan kendimizden geçip, garip bir duygu içinde kaybolabiliyorduk. Belki de kendi kimliğimiz ve kişiliğimizle buluşabiliyorduk. Çünkü bu dönüşle birlikte ve bu dönen küçük oyuncakta koskoca kainatın döndüğünü ve azametini görebiliyorduk. Belki o yaşta böyle bir düşünce aklımıza gelmese bile, sanki bu duygu Kudret-i İlahi'den bize işleniyordu. Belki de bu sihirli topaç, o yaşlarda bize, kainat ve ötesi hakkında düşünce ve duygu derinliği kazandırıyordu.

Yazı ve Çizgi: Profösör

23 Eylül 2011 Cuma

Bir çocukluk hatırası.. Bir paylaşım.. Biraz da tebessüm…

Yıl bindokuzyüzaltmış.. Bir anımı paylaşmak için tam da yarım asır olmuş.. Elli sene öncesinin bir çocukluk anımı hatırlıyorum. Ne günlerden ne günlere geldiğimizi sanki bir siyah beyaz türk filmi kadar içten, yapmacıksız geçen ömrümün siyah beyaz karelerinden bazılarını zaman zaman öne çıkartıp, o günleri tekrar yaşıyorum.  Çocukluk anılarımı paylaşırken çocukluğumda yaşadığım her türlü duygu ve düşüncelerimi her fırsatta çocuklarımla dile getiriyorum.. Çocukluk demek yokluk demek gibidir benim için. Köyün fakiri olmamız nedeniyle bu iki kavramı bir arada yaşadığımı söyleyebilirim.  Buna mukabil, çocukluğum, belki de herkesten çok sevgi, şefkat ve merhamet içinde geçtiğini bu duyguları iliklerime kadar hissettiğimi söyleyebilirim.

Durup dururken bu çocukluk anımın nereden aklıma geldiğini de söylemek isterim. Tabiki bu; çocukluğumda dondurmayla tanışma hikâyemden kaynaklanıyordu. Şimdi de yaz akşamları yemekten sonra dondurma yemek bir âdet haline geldi. Şehirde yaşamaya başladığımızdan beri dondurma yiyebilmek için, bir pastahaneye gidilir, orada hem dondurma, hem soğuk bir meşrubatla tatlılar yenirdi.  Günümüzde dondurmacılık bir sanayi haline geldiği için bir sürü şirketin çeşit çeşit, janjanlı, albenili ambalajlar içinde korunan ve alıcısının iştahına sunulan dondurmalar bulup, almak artık kolaylaştı. Her marketin ve her bakkalın önünde bir dondurma dolabının varlığını görebiliyoruz. Sade dondurmadan, meyveli dondurmaya, karamellisinden çikolatalısına, çubuklusundan kornetine kadar her türlüsü var artık. Yeter ki sizin içiniz yansın, yeterki paranız olsun.. Bu durumu, parası olanın düdüğü çalması, parası olmayanın sümüğünü yalaması gibi düşünerek mizahi bir edayla biraz da tebessüm edebiliriz.

Yine bir gün yemekten sonra bilgisayar başında çalışırken, akşam yemekleri yenmiş, sıra dondurma yemeğe gelmişti. Ben hariç bu dondurma yemek işini çocuklar adeta abartıyorlardı. Her akşam marketten alınan kiloluk dondurma kutusu açılır, herkese birer kap içinde bu kutudan pay edilirdi. Bana gelince, benim payım diyabetik yasalarına göre yapılmalıydı. Evimizde sütlaçlar, muhallebiler, pudingler, baklavalar, revaniler yapılsa da, ancak ben onlardan bir tadımlık tadarak nefsimi köreltebiliyordum. Oysa dondurma öyle değildi. İnsan dondurmayı yaladıkça yalayası geliyordu. Aynen çocukluğumuzdaki gibi bir duyguyu bize yaşatabiliyordu. Dondurma yalama bir nevi çocuk oyunu haline gelebiliyordu. Çocuklarım "Baba sana da biraz koyalım göz olacak" deseler de "Ben istemem" deyip kestirip atıyordum. Arkasından "Düdüğüm yok ki çalayım.. Dondurmam yok ki yalayayım" deyip bir anlamda da kendimi acındırıyordum. Onlar da dayanamayıp, birer birer dondurmalarından bana yalatıyordu. Böylesi bana daha tatlı ve daha anlamlı geliyordu.

Yıllar önce bir yaz günüydü.. Kara kışın çetin geçmesine karşın yaz mevsiminin büyülü tarafı vardı.  Cıvıl cıvıl bir cuma günüydü. Cuma günleri köy meydanı hep kalabalık olurdu. Satıcılar cuma günleri gelir ürünlerini teşhir ederlerdi. Bu suretle alış verişler yapılırdı. Köy meydanını çınar ağaçları süslüyor ve meydanın ortasında akan antik çağdan kalan bir su kanalı vardı. Akan bu suda ördekler yüzer, hayvanlar sulanırdı. Çocuklar da çınar ağaçlarındaki kuş yuvalarındaki kuş yavrularının cıvıltısı altında hep birlikte oyun oynuyorlardı. Çocukların sabırsızlıkla beklediği tek bir satıcı vardı o da dondurmacıydı. Dondurmacı şehirden gelirdi. Tam öğlen vakti gelirdi dondurmacı amca.. Tam güneşin zeval vakti dediğimiz, güneş tam tepede iken, paraları hazırlayın der gibi,  beklenen düdük sesi peş peşe geliyordu. Bu düdük sesi büyülü bir ses olup, herkesi adeta büyülüyordu. Hele çocukları, fareli köyün kavalcısı gibi peşinden sürükleyebiliyordu. "Düüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüttt.. Düüüüüüüüüüüü... Düüüttt..." Sanki İsrafil Aleyhisselam'ın Sur'u üfleniyordu.. Bu düdüğün arkasından "Donduuurmam gaaaymaaaakkk.. Sahibi oynaaakk" gibi bir de çocuklar tarafından anlam verilmeyen dondurmacının kendisine has bir satıcı sedası duyulurdu. Köyün büyükleri dondurmacının bu tavrına bıyık altından tebessüm ederlerken,  bu arada bütün çocuklar kıpraşıp, sağa sola koşuşturmaya başlıyorlardı. Parası olan çocuklar dondurmacının başına üşüşüyor, cebinde harçlığı olmayan ya babasına sarılıyor, ya dedesine koşuyor, o da olmazsa evlerinin avlusundaki tavukların yumurtladığı follukta buluyordu kendisini. Orada umduğunu bulamazsa, yada tavuklar folluğa yumurta bırakmamışsa çare yine de tükenmemiştir onlar için. Bu sefer annelerinin, ninelerinin karşısına çıkarlar, eteklerinden çekerek, ağlayıp, zırlayarak, ya da yerlere yatıp, toprakta debelenerek nihayetinde bir dondurma parası kopartırlardı. Bu harçlıkla çocuklar sevinerek soluğu dondurmacının yanında alırlardı. Benim bu anlamda böyle bir şansım hiç  yoktu.. Bu yüzden dondurma nedir, ne değildir henüz müşerref olamamıştım.

Bütün çocuklar dondurmalarını almış, okul bahçesinde bulunan iki büyük çam ağacının gölgesi altında oturarak dondurmalarını yalıyorlardı. Ne yazık ki aralarında sevdikleri bir arkadaşı yoktu.  İçlerinden birisi bağırarak "İğneci Cafer'in oğlu yok.. Nerede bu arkadaşımız" deyince çocuklar birbirine bakıştılar. Bir yandan dondurmaları sıcaktan eriyor ve akıyordu.. Bir de baktılar ki arkadaşları okul merdiveninde tek başına ve kendi halinde oturuyor, utangaç ve üzgün tavrıyla elindeki çubukla oynuyordu. Çocuklardan birisi elindeki dondurmayla yanına yaklaştı "Amma da baktı.. Sümüğü de aktı.." diyerek bir nevi şaklabanlık yapıp onu  güldürmek istiyordu. Dondurma yemenin keyfi belki de çocuk aklıyla böyle çıkıyordu. Merdivende oturan bu üzüntülü çocuğun yüzünde bir gülümseme belirir gibi oldu. Belki de içinden içinden yutkunuyordu dondurmanın karşısında. Arkasından dondurmalı çocuk "Şundan sen de yalamalısın. Sümüğünü içine çek, yoksa onu yalarsın" dedi. Oturan çocuğun gülümseme çizgileri şimdi daha belirgin halini almıştı. Çocuk dondurmasından kendisine yalatıp tattırmış olacaktı. Bütün çocuklar hep bir ağızdan "Herkes dondurmasını yalasın.. Akıp da yabana gitmesin" komutuyla birer kez daha dondurmalarını yaladılar. Sonra hemen gelip,  merdivende oturan dondurmasız üzüntülü arkadaşına dondurmalarını yalattılar. Çocuk herkesin dondurmasından tadınca çok mutlu oldu. Bu bir paylaşımdı. Arkadaşları onu o vaziyette bırakmadılar.  Hatta çocuk kendisini daha ayrıcalıklı ve daha özel hissetti. Üzüntü ve utangaçlığının yerine paylaşmanın verdiği bir yüz ifadesiyle hep birlikte, mutluluk içinde oyunlarına devam ettiler.

Bu anımı yarım asır sonra olsa bile sanki çocukluğumu yaşıyor gibi, şimdi de dondurma yalayarak paylaşıyorum. Çocuklar gibi mutluyum. Bu anımı bütün dondurmalı anı ve öykülerin içinde kendisini bulanlara ithaf ediyorum.

Yazan - Çizen : Profösör

25 Aralık 2010 Cumartesi

Çocukluk Anılarımdan Bir kesit

Asahhara'nın "Anılarımız ve anılarımızın eşyalarımıza yüklediği anlamlar" Başlığıyla ilgili yazısını dikkatle okudum. Hem hüzünlendim hem de sevindim doğrusu.  Bu arada beni bu konuda "mim" lediği için de ayrıca kendisine teşekkür ediyorum. Çocukluğumu tekrar yaşadığım için  ayrıca keyiflendim.
1953 yılında tek odalı köy evinde doğmuşum.  O yılları düşünebilir misiniz? İmkânsızlıkları. Dedemler Yugoslavya'dan Türkiye'ye göç ettiklerinde babam  iki yaşında imiş. İzmir'in Tire İlçesi'nin bir köyüne göçmen olarak yerleşmişler.  Göçmen kültürü geldiğimiz köyde de varlıklığını ailecek sürdürmüştür. Daha küçük yaşlarda (bebekliğimde diyebilirim) türk kahvesi bağımlısı olmuşum. Hatta bir kahve fincanı tıkırtısı duyduğumda o küçük halimle çığlık çığlık bağırırmışım. Onun için annem misafirlikte utanırmış benim bu davranışımdan. Ninem alıştırmış beni kahve içmeye. İyi hatırlıyorum köyün en fakir ailesi oluşumuzdan kıt kanaat geçinirdik. Ama imkan geçtiğinde elimizde ne varsa  dağıtmayı da bilmişiz. Evde yapılan tepsi tepsi kol börekleri bütün mahalleliyle yenir içilirdi. Fakiriz ama fakirliği de bir mertebe sayıp dağıtmayı da, paylaşmayı da şükretmeyi de bilirdik. Fakirdik ama nedense kendimizi onurlu ve soylu bir ailenin çocuğu sayardım kendimi. Başkalarının varlığına özenmezdim hiç. Kendi içimde apayrı bir dünyam vardı benim. Annem bana yüklü iken ninem bir hocaya gider durumu hocaya anlatır. O da "bebeğiniz doğduğunda adını Mehmet" koyun der. Sonra ben doğunca dedem de kendi ismini vermek ister bana. Ninemle kavgaya girişirler. Hatta ninem dedemden baston da yer bu arada. Dedeme "Sen Muhammed Aleyhisselam'dan büyük müsün ki" deyince benim adım bundan böyle Mehmet olmuştur artık. Köy şartlarında yetişmemize rağmen bize hayranlıkla bakıldığını hissederdim hep. Bize güzel anlamlar yükleniyordu ailecek. Evimizin avlusunda hanımeli çiçeği vardı. Bütün avlu duvarlarını sarmıştı. Rüzgârın hanımeli çiçeğini yalamasıyla sanki bütün köy hanımeli kokuyordu.

Babam köyün iğnecisiydi. Hastalara gider şırınga yapar, pansuman ederdi. Bir nevi sıhhiye gibiydi. Ondan dolayı benim  ilaç şişelerinden, oyuncaklarım olurdu. İplik makaralarından, su kovası çemberinden, gazoz kapaklarından, oyuncaklarım olurdu. Kamıştan düdükler, tüfekler, değirmenler yapardım. Büyüdükçe de oyuncaklarım değişti.  Evde akşamları gaz lambası yakardık. Üç erkek kardeş gölgelerimizin lambadan yansıyan ışığıyla duvarda büyülü bir animasyon içinde bulurduk kendimizi. Bu şartlarda gerçekten sevgi ve şefkat içinde bulurduk kendimizi.  Kışın evde mangal yakılırdı. Yazın tütün tarlasında çardaklar kurulur, tütün işlenirdi. Sazdan kamıştan yapılan çardaklar içinde bütün yaz yaşardık. Bütün Tire ovası tütünle doluydu. Geceleri her taraf lüks lambalarıyla ışıl ışıl oluyordu. Uzaktan eğer bir gazel sesi geliyorsa, mutlaka o ses benim sesimdir. 

Çocukluk bu ya, köy hayatında her şey bizim için oyundu zaten. Karıncalarla yakından ilgilenirdim. Karınca yuvalarını ziyaret edip, onların çalışmalarını hayranlıkla izlerdim. Onlara karşı ayrıca bir sempati duyardım.  Bir gün bir karınca yuvasına rastladım. Bu yuvada hiçbir karınca yoktu. Bütün karınca yuvaları işlerken ve karıncalar çalışırken, bu yuvadaki karıncalar yan gelip yatıyorlar mı diye düşündüm. Biraz da hayal kırıklığı yaşadım tabi. Karıncaların bendeki imajı sarsılmamalıydı. Daha ilkokula gitmiyorum yani. Sanırım  beş ila altı yaşlarında olacağım. Aklıma şeytanca bir fikir geldi. Çocuk aklı bu ya eğer bu karıncalar tembellik yapıp yuvalarında yan gelip  yatıyorlarsa bunları birinin  uyarması gerektiğini düşündüm. Bir tas suyla  karınca yuvasını suladım. (Bu cümlenin yerini başka bir cümle olduğunu itiraf etmeliyim ki değiştirdim. Bir nevi sansür diyebiliriz. Anlayan anlamıştır.) Bir de ne göreyim!.. Sanki karınca deliğinden binlerce karınca fırlayarak, sel ve deprem afetinden kaçan mağdurlar gibi sağa sola son hızlarıyla kaçışıyorlardı. Karıncalar suyla ıslandığından yuvalarından çıkarken ıslak ıslak ışıldıyorlar, parlak parlak  parlıyorlardı. Karıncalar bu halde iken bir ordunun  içtima yerin koşturması gibi bir durum yaşanmaktaydı. Karınca yuvasında sanki bir alarm durumu yaşanıyordu.

Yukarıdaki ilk paragraftaki anlatılan çocukla, bu karınca hikayesi ne kadar birbirine zıd bir durum olduğunu şimdi tebessüm ederek çocukluğumdaki mizah gücünü  hatırlıyorum. 

Her zaman gülmek ve güldürmenin yeri başkadır. Bu çocukluk anım kısa olsa da, burada paylaştığım bütün  blogdaşlarım içindir.  Hoşgörünüze sığınarak bu anım hepinize bir "mim" teşkil etsin istedim. Yüzünüz hep gülmesi dileğiyle..

Profösör

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...