İzleyiciler

çizim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çizim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2017 Pazartesi

Yeni Sıla


Bir dergi kapak tasarımı. Deneme. Yeni çıkartılacak bir edebiyat dergisi için logo ve tipografik arayışları şimdiden başladı. Edebiyat dergisi demek, şuurun mayası demek. Böyle bir dergi için azami gayret göstermeli ve emek verilmeli.

Profösör

4 Ekim 2012 Perşembe

Vvvv ııııııııı ı ı ı ı ı ı ı ı ı ı ı ı ı nnnnnnnnnnnnnnnnnnn !..

Dünya dönüyor; ben de dönüyorum. Benimle birlikte herşey dönüyor.. Yeryüzündeki varlıklar dönüyor. Kainat dönüyor.. Kainatta bulunan canlı ve cansız herşey bir dönencenin birbiri içinde, kendi yörüngesinde durmadan dönüyor. Makro ve mikro planda bütün varlıklar birbirinin hakkını gözeterek hareket halinde dönüyorlar. Bir zamanlar zerre ve hiç parçalanmaz deyip de parçalanan, atomdaki elektron ve nötronlar dönüyor. Böyle bir sonsuzluk içinde, böyle bir azamet karşısında gerçekten insanın başı dönüyor.

Bebeklikten çocukluğa geçiş dönemlerimi anımsadığımda, oyun oynamanın zevkini de tatmaya başlamıştım. Oyun oynamaktan büyük bir keyif alıyordum. Çocukluğumun verdiği keşif ruhuyle, adeta evin her yerini karıştırıyor, çıkılmayacak ne kadar yerler varsa hep oralara tırmanıyordum. Yapma, etme denilen bir şeyin tam aksini yapmak, büyüklerimizin kızması o zaman çocuk olarak beni katıla katıla güldürebiliyordu.. Gülmenin ve kızmanın ne olduğunu da keşfediyorduk. Duygu, düşünce ve davranışların hangisi iyi, hangisi kötü, hangisi güzel, hangisi çirkin; doğruları ve eğrileri bir çocuk aklı ile belki de karıştırıyordum. Aslında öğrenmenin ve terbiye edilmenin tam vaktiydi o zamanda benim yaştaki çocuklar için... Annemin, babamın, hatta ninemin ve dedemin bana yaptıkları el yapma oyuncakların hepsi birbirinden farklıydı. Biz üç kardeş olarak bir göz odada ailecek yaşıyorduk. İmkanlarımız ancak buydu. Annem bize oynamamız için bezden yapılmış bebekler, babam iplik makaralarından arabalar, dedem rüzgar gülü yaparken, ninemin cebinde mutlaka ceviz türünden yiyecekler bulunur, onlarla önce bizimle ceviz tokuştururdu. Bütün bu oyuncaklar, bu küçücük oda içinde uslu durmamız ve oyalanmamız için birer oyuncaktan ibaretti. Kundaktaki bir bebeğin bile oyuncağı olurdu. Bebeğin eline eline saplı şıngırak tutuşturulurdu. Bebek şıngırdağı salladıkça içindeki hoş bir ses, bebeğin dikkatini çekerdi. Kundaktaki bebek bile bunun farkındaydı. Şıngırdağı salladıkça duruyor, çıkan sesi dinliyor; sonra tekrar çıngırağı sallıyor, bunu bir oyun haline getirebiliyordu.

Böyle bir evde, bizler bu şekilde büyüdükçe oyun şekillerimiz de değişiyordu. Babam tarla işlerinin yanında, aynı zamanda köyümüzde sıhhiyelik de yapıyordu. Bundan dolayı evimizde bolca ilaç şişeleri vardı. Şişeler boşaldıkça bizim de oyun malzemelerimiz bir taraftan çoğalıyordu. Küçük şişelere, pirinç, bulgur, cinsinden bakliyatlarla doldurup, sonra da kendimizce ya bir mutfak, ya da bir bakkal açıp, o çocuk aklımızla aşçılık ve esnaflık da yapabiliyorduk. Böyle bir küçük alanda, yapmadığımız hiç birşey yok gibiydi. Bazen birbirimizle güreş tutar, bazen boğuşur, bazen de yere göğe sımayan hareketler içinde bulunurduk. Bu oyunlardan biri de, küçücük olan bu odanın içinde kollarımızı açar, durmadan bir fırıldak gibi dönme oyunu oynardık. Döne döne, dakikalarca dönmek isterdik. Sanki döndükçe de bütün eşyalar etrafımızda fırıl fırıl dönüyordu. Çünkü başımız dönmeye başlıyor, ayakta kalabilecek mecalimiz kalmayınca, yere düşmemek ve odanın taş duvarlarına çarpıp da bir tarafımızı acıtmamak için hemen bulunduğumuz yere, zar zor oturmaya çalışıyorduk. Yere oturunca da sanki güneş sistemi gibi kendimizi merkeze almış, odada bulunan bütün eşya da bizim etrafımızda uydumuz olarak dönüyordu. Bu dönüyş bir müddet sürdükten sonra, ancak kendimize gelebiliyorduk. Anne ve babamız böyle bir oyuna kızsa da, bu oyundan çok haz alıp, hoşlanıyorduk. Sonuçta bu da bizim için bir oyundu.

Köylük yerinde benim gibi, oyuncaklarını kendileri yapıyorlardı. Tüfekler, fışkırıklar, düdükler, değirmenler, rüzgar gülleri, uçurtmalar, arabalar, fırdöndüler, kırbaçla döndürülen delenseler. Biraz daha büyüyüp, akıllı uslu bir çocuk olduğumda, şehirdeki kurulan pazar yerinden, halamın bana alıp hediye ettiği nihayet bir topacım oldu. Bu öyle bir topaç ki, el yapımı olmayıp, atölyede yapılmış, tornadan çıkma bir üretim idi. Bu topaç, etrafı kırmızı ve mavi boyalı, dairelerle boyanmış bir topaçtı. Uçunda eskiden ayakkabıların altına ayakkabının ökçesi ve tabanı eskimesin, aynı zamanda, yürüdükçe tok bir ses çıkartsın diye ayakkabıların atlarına çakılan metal kabralara benzeyen bir de çivisi vardı. Bu çivi üzerinde koskoca bir gövde dönerek dengede kalıyordu.

Bu metal çividen başlayarak, topacın etrafına dolandığımız ipi, bir hamlede çekerek topacın düz bir alanda hızla dönmesi sağlanıyordu. Topaç öyle bir dönüyordu ki; hiç dönüşü bitmeyecekmiş gibi dönüyor, ayrıca bu dönüşten dolayı da, topaç bir inilti çıkarıyordu. Hem dönüşü, hem de çıkardığı iniltili ses, biz çocukları büyülüyordu sanki. Dönen topacı, dönerken parmaklarımızın arasından avucumuza almayı da öğrendikten sonra, mutlaka avucumuzun içine alıp, orada da dönmesini keyifle izliyorduk. Sonra da dönen bu topaç, bütün çocukların elinde döne döne dolaştırılıyor, akabinde tekrar dönen topaç yere kendi haline bırakılıyordu. Bu öyle bir oyun ki, bizde bıraktığı tad; biraz duygu, biraz da düşünce derinliği idi. Topaç yoruluncaya kadar döndükten sonra, bizim çocukluğumuzdaki durum gibi bir yerde yığılır kalıyor, bu sefer kendi etrafında dönen bütün varlıkları, seyre dalan bir ruh haliyle önümüzde hareketsiz duruyordu.
Bizim oyuncaklarımızın içinde, aslında en büyük zevk aldığımız oyuncak topaç, oynadığımız oyunların içinde en çok hoşlandığımız oyun da topaç çevirmek olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü çocuklarla hep birlikte çömelip, dakikalarca dönen ve inilti çıkartan topaca bakmaktan kendimizden geçip, garip bir duygu içinde kaybolabiliyorduk. Belki de kendi kimliğimiz ve kişiliğimizle buluşabiliyorduk. Çünkü bu dönüşle birlikte ve bu dönen küçük oyuncakta koskoca kainatın döndüğünü ve azametini görebiliyorduk. Belki o yaşta böyle bir düşünce aklımıza gelmese bile, sanki bu duygu Kudret-i İlahi'den bize işleniyordu. Belki de bu sihirli topaç, o yaşlarda bize, kainat ve ötesi hakkında düşünce ve duygu derinliği kazandırıyordu.

Yazı ve Çizgi: Profösör

9 Nisan 2012 Pazartesi

Resim Çizerken Yüreğimizde Hissedelim



Bir çiçeğin varlığından haberdar olmak için en başta kokusunu hissetmemiz gerekir. Çiçeği görmemiz gerekmez. Onun kokusunu, içimizde, ruhumuzda, özümüzde bütün hücrelerimizle hissetmeniz ve benliğimizde yaşamamız ve yaşatmamız gerekir. Bir çiçeği tarif ederken önce kokusuyla ilgili bir tarif yapmalıyız. Bir çiçeğin mutlaka şekli, şemali ve renginin de kendine has değeri olacaktır. Bunu tarif etmek için kendisini oluşturan yapraklarının şekli ve renklerini kolaylıkla belirleyebiliriz. Çiçeklerin görsel güzellikleri gözlerimizle algılayabiliriz. Oysa koklama algısı insanın kimyasını değiştirebilecek kadar da etkilidir. Çiçekler koklamak içindir. O halde çiçeklerin kokusunu anlatmak için en başta başvurduğumuz argüman, koku skalasıdır. Öyle bir skala ki; bazen bir çiçeğin kokusunu tarif ederken, "Biraz kavun kokusu, biraz fesleğen kokusu, biraz da zambak kokusu karışımından oluşan nevi şahsına ait bir koku olarak tarif ederiz.

Bir meyveyi tarif ederken de şekil şemali, rengi ve kokusunun yanında özellikle tadı anlatılmalıdır. Çünkü meyve bir yiyecektir. Meyve yenir. Elbette meyveler görselliğiyle, kokusuyla insanı celbeder ama, tadı da bizim kimyamızı değiştirebilecek kadar güçlüdür. İlk kez ülkemize gelen ve sonradan ülkemizde de, yetiştirilmeye başlanan kivinin tadı, birkaç meyvenin tadının bileşimi olarak karşımıza çıkmıştı. Böylece ilk olarak tanıştığımız çiçekler ve meyveleri şekli, renk, koku ve tatlarıyla anlamaya ve anladığımızı da anlatmaya çalışırız. Bütün varlıklar böyle değil midir? İnsan olarak bizlerin de birbirimize benzer taraflarımız vardır. Biz benzer taraflarımızla insanlık olarak birer ortak payda olan insanlığımızda buluşuruz.

Tabiatta bir çiçeğin, bir meyvenin ve bir de insanın anatomisi eğer karakalemle çizimi yapılırsa bu sadece çizimle kalmaz.. Çiçek, meyve, insan şekil, renk, koku, tad ve varlığında bulunan bütün değerleri hissedilerek çizilirse, bu bütün değerler çizilen resme bakıldığında olduğu gibi hissedilir. Limon dediğimizde ağzımız nasıl ekşiyip sulanıyorsa, hanimeli çiçeği, mum çiçeği, gül, fesleğen kokusu da konuşulurken bile kokularını ruhumuzla hissederiz. O halde herkes resim yapmaya bir çiçekten, bir meyveden ve insan anatomisinden başlayabilir. Herkes resim çizmeye karakalemle başlayabilir. Herkes bir objeyi hayal ettiği gibi tasarlayabilir. Resim çizerken yeterki yüreğimizde çizdiklerimizi hissedelim. Herkes ressam olabilir.

Profösör

13 Haziran 2011 Pazartesi

Herkes çizgi çizebilir.. Herkes resim yapabilir.. Herkes mutlu olabilir...




"Aѕαннαяα " ile tam bir aydır çizgi üzerine çalışıyoruz. Benim yeteneğim yok dedikçe, ben de benim öğretmeme yeteneğim yoktur diye ona karşılık veriyordum. Nihayet çizgi çizmek için birkaç metodun olduğunu bizim de bunlardan birinin kişinin  yapısına uygun olanı seçmemiz gerektiğini anlattım. İlk aşamada öykülerde kullanabileceğimiz desen türü çizgiyle başlamamız uygundu. Hem çizeceğiz, hem de çizdiklerimizi bloğumuzda  bir öykü içinde değerlendireceğiz. Böylelikle birkaç çalışma yaptık. Ben nasıl yaptığımızı aşama aşama anlattım. O da sağ olsun beni kırmadı.

Önce bir resim üzerinde ben çalıştım. Sonra aynı resim üzerinde "Asahhara"çalıştı. İki resim arasındaki farkları ve sapmaları birlikte kritik yaptık. Bu sefer eleştiriden sonra  "Asahhara"nın çizimi daha güzelleşti. Kademe kademe geliştiğini görünce anladık ki sabır ve sabat etmenin karşılığını alabiliyorduk. Bir taraftan da sabrın meyvesinin sonradan olgunlaştığını  öğrenmiş oluyoruz.

"Asahhara"nın orjinal resmindeki başörtüsü puantiyeli bir ipek eşarp baş örtüsüdür. Karizmatik bir poz. Bu arada üzerindeki mont bir blujean. Rengi koyu olmasına karşın ben onu beyazda bıraktım. Bir de blujeain dikişlerini de belirleyince çizim kendini bir başka boyutta gösteriverdi. Önemli olan çizmek. Çizmeye ve zamanla çizginin gelişeceğine inanmaktır. Biz de çizgi ve resim yeteneğim yok diyen arkadaşlara bir teşvik olsun diye de, çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Zaman zaman sadece kendimize ait çizgi, resim ve fotoğraflarımızı bloğumuzda paylaşmış olacağız. Teşvik bizden, tevfik Allah'tandır.   

Profösör
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...