İzleyiciler

19 Eylül 2010 Pazar

Hayırlı bir evlat olur inşallah



Mehmet Akif hayata gözlerini açtı. Kulağına ezan okundu. Allah'tan hayırlı bir evlat olması için dua edildi. Bu Bize verilen Allah'ın lütfuyla ilk kez dede olduk. Dede olmak çok özel bir duygu yaşatıyor insana. Dede dendiği zaman ilk akla gelen bastonlu ve sakallı bir insan olmasıdır. Oysa şimdiki dedelerin ne sakalı var, ne de bastonu...


8 Eylül 2010 Çarşamba

Devekuşu başını kuma gömermiş

Yurtdışında yaklaşık 120 noktaya uçan Türk Hava Yolları (THY), yolcularına ücretsiz olarak dağıttığı Skylife dergisindeki Garanti Bankası'nın 'şampanya'lı kredi kartı reklamını yayımlamadı.
Yurtdışında yaklaşık 120 noktaya uçan Türk Hava Yolları (THY), yolcularına ücretsiz olarak dağıttığı Skylife dergisindeki Garanti Bankası'nın 'şampanya'lı kredi kartı reklamını yayımlamadı. Şampanya görüntüsünden rahatsız olan Skylife dergisi yönetimi, reklam ajansına "ilanı bu şekilde yayımlayamayacaklarını" bildirdi.

Semercioğlu'nun Hürriyet'in Kelebek ekindeki yazısında olayı şöyle anlattı:

"Geçtiğimiz günlerde Garanti Bankası, Türk Hava Yolları'nın dergisi Skylife'a eylül sayısında yayınlanmak üzere bir ilan gönderdi. Garanti, pek çok diğer banka gibi Skylife'ın neredeyse her sayısına ilan veren bir şirket. Bankanın kartı American Ekspres'in bayrama özel kampanyasının anlatıldığı bu ilanda, bir restoranda yemek yiyen kadınla erkek yer alıyor. Çiftin hemen arkasında, biraz daha flu olarak bir garson bulunuyor.

Kovada bulunan şampanya şişesini açıp, şampanya kadehine koymaya hazırlanırken görünen bir garson. Skylife yönetimi, ilanı hazırlayan ajansa nazik bir şekilde bu ilanı kullanamayacaklarını, değiştirmeleri gerektiğini söylüyor. Gerekçe; "Bu fotoğrafta şampanya görseli bulunuyor"... THY son yıllarda yaptığı müthiş atılımlarla hepimizin takdirini kazanan bir şirket. Peki Türkiye'nin sınırlarını aşmış, Avrupa'nın en önemli havayollarından biri olmuş bir şirketin dergisinde şampanyalı ilan kullanmamasında nasıl bir mantık olabilir? THY'de sadece Türkler uçmuyor. Avrupa'dan ve 40 milletten, farklı dinlerden insanların kullandığı bir dünya şirketi bu... THY yönetimi de her adımı bu bilinçle atıyor. Ama birileri çıkıp böyle bir çuval inciri berbat ediyor işte. Eminim bu kadar başarılı işe imza atmış THY yönetiminin bu işten haberi bile yoktur."

Diye bir haber haber yapılmış. Biz de bu haberin başlığını değiştirerek "Devekuşu başını kuma gömermiş" başlığını koyarak aşağıdaki notu eklemek istedik. "Reklam ancak insani bireysel ve toplumsl şuuru en üst kademeye taşıyabilecek konsepti oluşturabiliyorsa izleyiciler için etkin ve hayranlık uyandıracak sanat ve estetik değerleri içeriyor demektir. sanat ve estetik ancak Varoluşunu etik değerlere borçludur. Yoksa müslümanları yada başka inanç değerlerini taşıyan insanları da düşünmeden yapılan reklamlar ve hatta sanat icraları marjinallik taşımaktan öteye geçemez. Günümüzde herşeyin tersyüz edildiği bir dünyada doğru yaptığınız bir işe karşılık "Ev sahibini hırsız bastırırmış" cümlesini hatırlatmamız gerekir. Beyler devekuşu gibi başımızı kumlara gömemeyiz. Temelinde toplumu ifsad eden şeylerden kesinlikle kaçınmalıyız. Kısaca hatırlatmak gerekirse daha bugün televizyon anahaberlerinde bir otomobil göle uçtuğunu veriyordu. Ne yazık ki gölden ceset ve otomobildeki bira şişeleriyle birlikte çıkartıldı.

Profösör

16 Mayıs 2010 Pazar

‘Audiobook' Sesli kitaplar hızla yayılabilir.

Batı ülkelerinde ‘audiobook’ olarak bilinen ve oldukça rağbet gören sesli kitaplar şimdi de Türk okuyucusun hizmetinde. 
Yolculukta, ev işi yaparken ya da yürürken sevdiğiniz bir hikayeyi, şiiri, sesli kitaplar sayesinde dinleyebilirsiniz. Yurt dışında uzun yıllardır uygulanan bu yöntemi, Epsilon Yayınevi kapsamlı bir çalışmayla Türk kitapseverlerle buluşturuyor.

Yurt dışındaki sesli kitap örneklerinde her yazarın kendi kitabını seslendirdiğini ama Epsilon Yayınevi’nin, sesli kitap hazırlarken seslendirme sanatçılarıyla çalıştığını vurgulandı. Yazarın kendi kitabını seslendirmesi yerine neden seslendirme sanatçılarını tercih ettiklerini şöyle anlatıldı:
“CD’lerde yalnızca ses kullanılacağı için işin uzmanlarıyla çalışmayı seçtik. İşin içinde görsel bir öğe bulunmadığından, kullanılan ses etkili ve insanların ilgisini çekebilecek türden olmalıydı. Yurt dışı örneklerinde yazar kendi kitabını kendi seslendiriyor ama biz bunu tercih etmedik. Sonuçta yazarın sesi tek düze olabilir. 
Yalnızca Metin Uca kendi kitabını seslendirdi. Dinleyicilerin de ilgisini çekeceğini düşünüyoruz.” denildi.
Sesli kitaplar en çok görme engellilerin ilgisini çekiyor. Yeni çıkan kitapların kabartmalı yazılmış hâlini bulmakta zorlanan görme engellilere, sesli kitaplar büyük kolaylık sağlıyor. 

Sesli kitaplardan faydalanacak olanlar yalnızca görme engelliler değil. Yolculuk yapanların, ev işi yapan hanımların ya da teknolojiyle arası iyi olup kitap okumayanların, sesli kitaplardan faydalanabileceği söylendi. Bunun yanında “Sesli kitaplar görme engellilere yönelik bir çalışmaymış gibi algılandı ama öyle değil. Kitap okumaya vakti olmayan tüm kitap severler, sesli kitaplar sayesinde beğendikleri yazarları takip edebilecekler. Çocuğunun kitap okumadığından yakınanlar bile sesli kitaplar sayesinde çocuklarına kitap okuma alışkanlığı kazandırabilirler.” denildi.

Sesli kitaplar serisinin editörüne, ‘sesli kitaplar, kitapların yerini tutacak mı?’ diye sorulduğunda: “Bir kitapsever için, sesli kitaplar asla kitapların yerini tutmaz. Okuma alışkanlığı olanlar kitabın kokusunu duymak, ellerinde somut bir şey tutmak isterler. Bu çalışma kitap okuma alışkanlığı olmayanlar ya da kitap okumaya vakti olmayanlar içindir." denildi.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

İnfazdan dönen bir düşünürün kitabından notlar


Roger Garaudy Çağrı isimli eserinde özetle şu fikirler vardı: "Bugün bizler öyle bir mecraya girdik ki, sistemimlzin bütün gidişatı intihara doğru.., "Faustçu" olarak adlandırabileceğimiz bir kültür modeline bağlı olarak büyüyor, gelişiyoruz. Faustçu kültür ise, ferdiyetçiliği ve kuru bir akıl anlayışını insanlar ve tabiat üzerine hakim kılmak esasına dayanıyor, işte bu perspektif içinde her geçen gün felakete doğru ilerliyoruz. Çünkü bu büyüme modeli insan île tabiat arasındaki ilişkileri asıl mecrasından uzaklaştırmaktadır. Cemiyetlerimiz, orman insanı ferdiyetçiliği ile totalitarizm arasında gidip gelmektedir. Fakat asla bir cemaat düşüncesine sahip olamadık. İnsandaki ulvî duygu varlığını.İlahî yönü hep ihmal ettik, bu hislerin gücüne inanmadık."

"...Büyüme sadece iktisadî ve siyasî bir fenomen değil, her şeyden önce bir iman fenomenidir. Günümüzde insan, yalnızca üretmek ve yalnızca tüketmek için vardır... Bilimsel sosyalizm dedikleri de bu bozuk iktisat anlayışının bir uzantısıdır."

"Yıl 1940... Cezayir'de bir Fransız komutanın yönettiği kampta, genç bir Fransız aydını. birkaç arkadaşı ile birlikte kurşuna dizilmeye hazırlanıyor. Komutanın 'Ateş!' emri ve bu emre uymayan Güney Cezayirli Müslüman askerler... Komutan askerlerin üzerine hırsla yürüyüp. elindeki kırbaçla alabildiğine vuruyor, ama faydasız... Ve az sonra, o genç Fransız aydını île Fransızca bilen Cezayirli bir teğmen arasında şu konuşma geçiyor:

"Niçin ateş etmeyi reddetiler? Bizi sevmeleri için hiçbir sebepleri yok ki!

"Evet sizi sevmeleri için hiçbir sebeplerinin olmadığı doğru... Ama bir Müslüman savaşçısı için, silahsız bir insana ateş etmek, askerlik şerefiyle bağdaşmaz."

îşte, Müslüman oluşu dünyada yankılar yapan, çağımızın en ünlü düşünürlerinden Roger Garaudy'nin îslam ile ilk tanışması bu olayla başladı.
 

11 Mayıs 2010 Salı

Savaş üzenine düşündüklerimiz


Dünyayı yöneten güçler birkaç aileden ibaret olduğu yazılıp çizilmektedir. Sömürgecilik bütün dünya tarihi boyunca kaba güçle ifade ettiğimiz topla tüfekle olmuştur. ilk çağlarda, orta çağda inscn gücünün ilkel savaş aletleriyle muharebe ederlerdui. ne zaman ki tüfek bulundu miertlik bozuldu. Ateşli silahlarla karşı düşmanın güçünü kırmaya yeterdi. Sonunda göğüs göğüse bire bir markajla ölüm kalım savaşı yapılırdı. Ölüm kalım savaşında cartık süngüler konuşurdu. Sonra, atom bombası ve gelişen silah teknolojileriyle bilimsel biyolojik silahlardan psikolojik takdik savaşları başlamıştır. 

Siyaset üzerine kurulan stratejik savaşlar, gelecek yüzyılların insan toplumlarını birer köleler topluluğu haline getirmek için bilimadamları emperyalist güçlerin hizmetine kul köle edilirler. Psikolojik savaş kültürel savaşla birleşerek kansız bir nitelik kazanmıştır. Artık gelecek yüzyıl savaşları beyin yıkama ve şuursuzlaştırma üzerine kurulu olacaktır. Bir efendiye bin kul emre amade öz vatanında parya konumunda olacaktır. 

Bütün mühendislik sömürgecilik üzerine kuruludur. Eğer bu savaş iyilerle kötülerin arasında yapılacaksa, Hakkın hakimiyeti galebe gelecektir. Yeter ki inancımızı yituirmeden önce nefis mücadelesini kendimizde başlatabilelim.

En güçlü olduğunuzu bildiğiniz anda duvarlar üstünüze gelebilir; yıkılabilir ve bitebilirsiniz.

Bilinçli toplum bilinçli çevre bir ideal ütopyadan öteye gidemiyor ne yazıkki. Öyle olaylar olur ki bunlardan insan olarak nedense ibret alamayız. İbret almak istersen ölüm yeterdir diye öğrenmiştik öğrençiliğimizde. Bence insan için ölümden de beter diyebileceğimiz aşşağılık durumlar vardır. Şeref ve haysiyettir. İnsan yüzüne bakamama hali bir nevi yüz kızartıcı suç işlemedir. 

Canilik, ahlaksızlık, vicdansızlıktır. İşte bu durum ölümden de bin kere kötüdür. Oysa ölüm bir vuslattır Mevlana Celaleddin Rumi'ye göre. "ölmek değildir ömrümüzün en feci işi, müşkil budur ki ölmeden önce ölür kişi." Yokluk, sefalet, zulüm altında işkence gören insanlar, vatan ve namusu için canını ve kanını vermekten asla teraddüt etmezler. 

En büyük değer ve en büyük güç; adaletten ve ahlaktan geçen bir hayatın özlemidir.

20 Nisan 2010 Salı

Bir resim, bir metin;


Bir kırevi, bir tarafı sarı papatyalarla bezenmiş boydan boya bir kır, ön tarafı hafif engebeli bir boşluğu simgeleştiren gölgelik, daha ilerisi çarşaf gibi uçsuz bir denizin kumsallığından başlayarak masmavi uçsuz bucaksız bir gökyüzüyle buluşması ve kaynaşmasını sembolleştiren doğal bir özgürlüğün yaşanılası yerde ben ve O'nun grafize edilmiş bir manzaranın objesi olmaktan haz almak, huzur duymak ve büyük bir mutluluk hissiyle hayallere dalmak veya rüyalarda olmak isterdim.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Karagöz'le Hacivat Trafikte
























Karagöz:
—Vıyvıy vıyyyyy!.. vıyvıy da vıyvıyyy!
Hacivat:
—Ne var yine Karagöz’üm?
Karagöz:
—Vıyvıyyyyyyy! vıyyyyy!.. Vıy Ki vıyyy!
Hacivat:
—Ne oldu Karagöz’üm niye “vıy vıy” deyüp duruyorsun?
Karagöz:
—Vıy vıy vıy!
Hacivat:
—Tamam anladık ne oldu söyle de öğrenelim iki gözüm.
Karagöz:
—Sual sorma bana çok üzgünüm Hacivat’ım. Çok üzgünüm çok.
Hacivat:
—Niye üzgünsün, söyle bana Karagöz’üm. Ne demiş atalarımız: “Kederler paylaşıldıkça azalır, mutluluklar paylaşıldıkça çoğalır.” Derdini söylemeyen derman bulamaz.
Karagöz:
—Tamam söyleyeceğim hacivat;hani şu bizim kahvecinin yaramaz oğlu var ya..
Hacivat:
—Karagöz’üm hangi kahveciden bahsediyorsun? Asmalı kahvenin kahvecisinden mi? Yoksa Kuyulu kahvehanenin kahvecisinden mi?
—Karagöz:
—Hayır hacivat’ım kahvecilerden bahsetmiyorum. Kahvecinin oğlundan bahsediyorum. Bilmiyor musun birinin oğlu var, diğerinin yok. Anlamak istemiyor musun yoksa beni.
Hacivat:
—Hehhh! Şimdi anladım. Anladım anlamasına da kahvecinin oğlu neden yaramaz mış onu anlayamadım. Artık işe yaramıyor muymuş kahvecinin oğlu?
Karagöz:
—La havle..!Ne diyeyim sana yahuu? Yaramaz demek; yaramazlık yapıyor demektir hacivat’ım hala anlamadın mı?
Hacivat:
—Karagöz’üm öyle desene.. Artık vıyvıyını kes!
Karagöz:
—Dinle beni Hacivat’ım bir dinle!..
Hacivat:
—E eee!.. Dinliyorum seni ne olacak’
Karagöz:
—Bu Asmalı kahveyi işleten kahveci Hasan var ya! O’nun oğlu Hüseyin..İşte O!..
Hacivat:
—Ne olmuş Hüseyin’e?
Karagöz:
—Ne olacak Hüseyin’e.. Okul çıkışında araba çarpmış Hüseyin’i vıyy..vıyy..vıyyyyyyy!
Hacivat:
Karagöz’üm, canım cigerim artık vıyvıylanma, anlat hadi durma, ne olmuş ne olmuş? Bir şey olmuş mu?
Karagöz:
—Ahhh Karagözüm ahhh! Şimdi hastahaneden geliyorum iki gözüm.
Hacivat:
—Hastaneye mi kaldırmışlar?
Karagöz:
—Evet yaa, imdadiye gelmiş, ambulans gelmiş. Hüseyin’i hastaneye götürmüşler.
Hacivat:
—Anlatsana Karagöz’üm, şimdi de ben vıyvıylanmaya başladım; merak ediyorum bak şimdi!
Karagöz:
—Bisikletle yolda akrobasi yaparken minibüse çarpmış, başı ve sağ kolu sargılıydı. Sanırım yaralanmış. Bir müddet yatacakmış hastahanede.
Hacivat:
—Deme yaa Karagözüm. Allah beterinden saklasın ama..
Karagöz:
—Ne aması..
Hacivat:
—Bebe maması..
Karagöz:
—Ne deve maması .. Ne köpek maması.. Aması daması yok. Taze çocuk şimdi hastahanede yatıyor.
Hacivat:
—Vay..vay.. vay.. vayyy!..
Karagöz:
—Sen de bilirsin bisiklet icad olduğunda babalarımız şeytan arabası derlerdi ona. Sohra velesbit dediler. Şimdi de bisiklet deniyor. İki tekerlek üstünde durmak da mağrifet hani!
Hacivat:
Baksana bu çocuk hiç akıllanmayacak. Velesbit üzerinde akrobasi mi olur. Patinaj mı yaptırılır. İşte zamane çocukları1
Hacivat:
—Evet evet bilirim ben Hüseyin’i.. Eli dursa, ayağı durmaz. Çay terazisiyle akrobasi yapar dı da tepsiden dolu çay bardakları düşüp kırılmaz, ya da içindeki çaylar bir katre bile dökülmezdi.
Karagöz:
—Ama bisikletle trafikte oyun oynanır mı hiç? Allah korusun canıyla öder insan!
Hacivat:
—Demek kafasına kask giymemiş tıfıl!
Karagöz:
—Ahh hacivat’m ahh! Kaç gere söyledim. Hem kask giymemiş, hemde yolda akrobasi yaparmış. Bisikletin canım lastiklerini patinaj yaptırarak trafikte oyun oynar dururmuş.
Hacivat:
—Eeee desene.. Olacağı buydu! Hem kask giyme, hem akrobasi yap! Hem patinaj yaptırt, hem de taşıtların geliş gidişlerini engelle, trafik kurallarını çiğne. Olacak iş değil Karagöz’üm.
Karagöz:
—Bu insanlar hiç akıllanmayacak mı. Hergün gazetelerde kaza haberleri okuyoruz. Bilmem kaç kişi hayatını kaybetmiş, bir o kadar insan yaralanmış hastahanelere kaldırılmış. Üçüncü cihan harbi çıktı da biz harbe katılmadık!
Hacivat:
—Çocuklarımıza trafik kurallarını öğretmemiz gerek. Gül gibi Hüseyin’e yazık olmuş. Zavallının annesi de babası da çok üzülmüşlerdir. Ya Hüseyin’in kardeşleri ne kadar da etkilenmiştir bu trafik kazasından!
Karagöz:
—Halası da üzülmüştür. Dayısı da üzülmüştür. Ya teyzesi, amcası.. Hele okuldaki arkadaşları bu olayı duyunca şoka girecekler, üzülecekler, çok üzülecekler.
Hacivat:
—Ya konum komşu, çocukları olanlar endişelenecekler. Yürekleri ağızlarına gelecekler.
Karagöz:
—Vıy da vıyy.. Vah da vahh!
Hacivat:
—Karagöz’üm vıylanıp vahlanma da sağına dikkat et, bir araba geliyor.
Karagöz:
—Uy uyy uyyy!
Hacivat:
—Ne var iki gözüm, Karagöz’üm.. Yine ne oldu?
Karagöz:
—Baksana! Başka yaramaz çocuklar trafik canavarı olmuşlar.
Hacivat:
—Ne canavarı dedin Karagöz’üm? Van canavarı mı?
Karagöz:
—Ne Van’ı ne Muş’u.. Bunlar hem kurabiye canavarı, hem de trafik canavarı. İki çocuk bisiklete binmişler geçen minuibüsün kuyruğuna yapışmışlar Hacivat’ım1
Hacivat:
—Vay vay vay vayyyyy! Vah vah vah vahhhh!
Karagöz:
—Şimdi vıllanmayı, vaylanmayı, vahlanmayı bırakalı da okul öğretmenine gidelim anlatalım bu durumları.Gidim ailelere haber verelim hemaaan! Trafik polisine gidelim. Belediyenin trafik görevlilerine gidelim. Zabıtaya gidelim. Zaptiyeler gelsin! Bir şeyler yapalım insanlık adına Hacivat’ım.
(Hacivat da bu konuşmadan sonra şak diye Kragöz’e bir tokat atar.)
Hacivat:
—Bana niye vuruyorsun Karagöz’üm? Benim bundaki kabahatim ne?
Karagöz:
—Bunu şimdiye kadar niye akletmedin Hacivat’ım?
Karagöz ve Hacivat birlikte:
—Yıktık perdeyi eyledik viran, trafik kazası ile oldu her yer kan revaaaan! Şimdi gidelim trafik polisine haber verelim hemaaaaan!.
—Sürçü lisan ettik ise affola. Gönlünüz sevgi, umut ve neşeyle dola.. Hic kimse trafik canavarı olmaya!

27 Mart 2010 Cumartesi

Blog Dostluğu

İnsan kendi itibarını düşünüyorsa ağzından çıkan cümlelere dikkat etmek zorundadır. Günlük yazmak gibi blogda da özel sayılabilecek duygu ve düşüncelerinizi yazmak konumunda kalabiliyoruz. Günlük yazmak daha somut oluyor. İsmin cismin ortaya dökülebiliyor. Fakat blog yazmak sanal bir eylemdir. Çünkü rumuzlarla kimlik kullanabiliyoruz. Belki de özel durumların irdelenmesi, farklı kimlik ve kişiliklerden yorum alınmsı, özgürce değerlerin tartışılması ve tartılmsına şahit olabiliyoruz. Adını ve sadını bilmediğimiz, ama yazılarından bir değer olduğu anlaşılan kimliklerin, kişilikleri de aynı zamanda ortaya dökülebiliyor. Bize düşen, iyiniyetli ve gerçekten kulağımıza altın bir küpe olarak takabileceğimiz öğütleri de alabilmiş olmamızdır.

Profösör rumuzuyla burda yazan blogdaş da bir nevi sanal dosttur. Fakat sanal da iyi bir dost olması, reelde kötü bir insan olduğu anlamına gelemez. Zaten buraya yazan blogdaşlar kendinden önce karşısındakini düşünebiliyorsa, karşı taraf bu samimiyeti hissedecektir. Belki de reeldeki arkadaşlardan görmediği iyi niyeti, samimiyeti, yardımlaşmayı, dayanışmayı ve paylşmayı blogdaşlarından görebilecektir. Blog yazarlığı ve blog dostluğu çok önemlidir. Blog yazarlığı ve paylaşımı da önemlidir. Bu bir lütuftur aslında.

Bazen kendini çıkmaz bir sokakta hissedebilirsin, bazen öyle sıkıntılar yaşarsın ki bütün duvarlar üzerine yıkılır. Blog dostluğu seviyeli olduğunda, kendine güven ve huzur gelir. Aşamayacağın ve çözemeyeceğin sorun yoktur aslında. Bütün tılsım buradadır.

17 Mart 2010 Çarşamba

Çanakkale Şehitlerine




































Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...