İzleyiciler

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Zamanımın yarısını paylaştığım çalışma masam


İşte çalışma masamdan bir bölüm. Ömrümün yarısının nasıl geçtiğine dair şahit olan masa objelerim. İnsan hayatının bir parçası da, iş hayatı olarak adlandırılabilir. Genelde masa başı çalışanlarımız, çalışma masasıyla öyle eşleşmiştir ki, çalışma masası sanki ayağına vurulan pranga gibidir. Mektup, telgraf, telefon ve fakstan sonra internet, hayatımıza girer girmez iletişim anlayışı günümüzde tamamen değişti diyebiliriz. İnternet bilgiye ulaşmamızda dipsiz bir kuyu ve derinliği olduğu kadar sayısız basamağı olan, gökyüzüne uzanan bir merdiven gibidir.  İnternetle bir ufuktan bir ufuğa gezinti yaparız. Ancak internet bir o kadar da bilgi kirliliğini, içinde barındırdığını söylemeden geçemeyiz. İçinde sayamayacağımız kadar insanımızı ifsad eden, insanımızı bozan sapkın dökümanlar bulunmaktadır.   Bizler doğruyu, iyiyi, güzeli öğreten bilgiye ulaşmalıyız. Olgun ve yetişmiş insan olma yolunda interneti bir araç ve gereç olarak kullanmalıyız. Bu yüzden editörlüğe önem veriyoruz. Editörlük kısa bir tabirle doğru, iyi ve güzel fikirleri iletişim sanatlarıyla işleyerek insanlığa kurtuluş reçetesi sunabilmektir. Marifet sayısız yanlış, kötü ve çirkinin içinden doğru, iyiyi ve güzeli insanlara verebilmektir. İşte bu yüzden okumayı seviyoruz. Bu yüzden yazmayı seviyoruz. Bu yüzden her tür iletişim aracıyla dökümanlarımızı paylaşmayı seviyoruz.

Artık herkesin çalışsa da çalışmasa da bilgisayarın bulunduğu bir masası, onunla vaktini geçiren masasındaki objelerin bir değeri ve bir hayati anlamı vardır. Benim masam da mütevazı bir çalışma masasıdır. Evimin küçük odası benim "Home ofis"imdir. Burada yazar, burada çizer, burada misafirimi kabul ederim.  Resimde gördüğünüz gibi bilgisayarım bir "Mini Mac" bilgisayardır. İşletim sistemi PC'lerden farklıdır. Leopar bir işletim sistemiyle çalışır. Asla virüs almaz. Bu yönden şanslı sayılırım. Ekranımın sol tarafındaki beyaz kutu gibi görünen obje benim Mini Mac’imdir. Ekranımı açar açmaz önce internette sayfam olan "Mefkure_miz" e bakarım. Yazılarıma gelen yorumları dikkatle okurum. Onlara cevaplar yazarım. Ekranımdaki iki nottan birisi üzerinde "su iç"  ibaresi bulunan bir nottur. Çünkü su hayattır.. Diğeri ise internet hizmet numarasıdır. Klavyem ve mausum da kibardır. Asla bana zorluk çıkartmazlar. Yine resmin sol tarafına bakarsak bir masa lambası ve üstünde duran bir rulo kâğıt bulundururum.  Bazen spot lambayla çalışmak daha dinlendirici olabilir. Kâğıt rulo ise gerektiğinde klavyenin tozlarını alır, gerektiğinde terimi silerim. Yine sol tarafta, şimdi yenisi bulunan ve bana can simidi gibi Ankara’dan yetiştiren "Asahhara"  nın modeminden önceki emekliye ayırdığımız modemimiz bulunmaktaydı. Tam yedi yıl bize hizmet vererek bize veda etmek zorunda kaldı. Modemin önünde tok karınla alınan bir diyabetik hap, bir bardakaltlığı, bir cep telefonu ve bir de flaş diskim bulunmaktadır.

Sağ tarafa gelince duvarda bir renk skalası vardır. Bu mesleğim için çok önemlidir. Renklerin baskı değerlerini onda kontrol ederim.  Aşağıda bulunan iki ağaç vazoya insülin iğnelerimi koyarım. Günde dört kez insülin yapma seansım vardır. Yanındaki küçük vazoya genelde küçük makasımı koyarım.  Diğer vazoda kalemlerim ve kretuvarlarım bulunur.  En küçük metal kutuda ataşlarım, yandaki teneke kutuda, kartvizit ve önemli notlarım bulunur. Yandaki açılır kapanır deri notluk içi ise, anahtarlarım, tırnak makasım gibi küçük objelerle doludur. Küçük bir kitap okuma lambası da aksesuar olarak bulunur. Notluğun üzeride oranj bir postit, üstünde de bir çiğnenmiş bir ciklet yer alır. Notluğun önünde de yatırılması için bekleyen bir elektrik faturası yer almaktadır.

Bu masanın sağ tarafında benzeri bir masa bulunmaktadır. Bana bir çalışma masası yetmediğinden bir banko görevi yapsın diye eşini de yanına koyarak alanı genişletmiş bulundum. Orada da günlük dosyalarım, zaman zaman kafama geçirdiğim takkem, renkli, yapışkanlı işaret kâğıtlarım, içinde bozuk para bulundurduğum kuyumcuların içine altın bilezik koyduğu kutu böylece işime yarıyor.  En son da televizyonum ve kumandası..

Bu objelerin hepsinin birer hayat hikâyesi vardır aslında. Her biri işlevsellikleriyle bir ömür tüketirler. Onları bir bir yazmış olsam her biri bir roman, her biri bir film olarak karşımıza çıkabilir. Elbette sizin de ömrünüzü bütünleştirdiğiniz çalışma ve bilgisayar masanız vardır. Siz de duygu ve düşüncelerinizi sayfanızda paylaşabilirsiniz.

Profösör

12 Ağustos 2011 Cuma

Dua Hayattır

Beni bir ben bilirim, bir de Rabbim bilir. Kimselere ne kendimi anlatabilirim, ne de derdim şu diyebilirim.. Anlatıp anlaşılamamaktır bizi gam ve kedere götüren. Hayatın bize sunduğu tüm düzen içerisinde neler yaşamadık ki.. Küçücüktük, büyüyüp hayata hazırlanmak için yol aldık. Çocuk olduk, anlaşılamadık.. Bazen ne istediğimiz oyuncağa kavuşabildik, ne de istediğimiz yere götürüldük. Genç olduk, kendi içimizdeki fırtınaları dile getirip, bir Allah’ın kulu bizi de anlasın desek de anlaşılamamanın ve geri itilmenin sıkıntısını yaşadık. Kendi yaşıtlarımıza imrendik, hep bir arzu ve isteğin içinde bulduk kendimizi.. Hep istedik, tekrar tekrar istedik.. Gençlik bitip yuva kurmanın heyecanı içinde, gözümüz daha da iyiyi ve güzeli arzuladı. Bir yuva kurup, hayatımızın devamında bize eşlik edecek kişinin bizim gibi düşünüp, bizim gibi yaşamasını istedik.. Bir evlat sahibi olmayı, bir ev sahibi olmayı, güzel bir hayatın içinde rahat bir şekilde yaşamayı arzu ettik.. Yaşlılık gelip bizi bulduğunda bile, sanki hayatın en başındaymışız gibi beklentilerimiz ve isteklerimizin ardı arkası hiç kesilmedi.. Biz her ne istesek de hayatımız mukadderatla ilintiliydi. Anladık ki biz ne istiyorsak hakkımızda en hayırlısını veren yine O yüce Rabbimiz idi. Bize düşen görev, Rabbimizin emirlerine uyup, hulusi bir kalp ile ellerimizi açıp, dua edip, O'na yakarıştan ibaret olmasıydı.

İnsanoğlu hep bir İstemenin ve kendinde olmayan durumun peşindedir. Hayatının tamamında, tek bir günü bile, bir şey istemeden geçirmemiştir. Yaratılışta olan bu kavram kâinattaki tüm canlılar içerisinde, insana verilmiş en güzel mucizevî bir özelliktir. Dua Rabbi ile kendi arasındaki en önemli iletişim kaynağıdır. Her sıkıntısını, her arzusunu, her yakarışını sadece ve sadece ellerini semaya açıp Rabbin’den ister. Allah’ın Resülün’dan bizlere ulaşan bir hadiste "Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin" Bir iğneden bir ipliğe, bir evden bir evlada, güzel bir huydan güzel bir harekete kadar tek istenilecek yer Rabbimin huzurudur. Tevhidin öz konusu ve açılımı da budur. Dua bir ibadet şeklidir. Biz O'nun kulları olarak ancak O'na kulluk eder ve ancak O'ndan yardım isteriz.

Kim bilebilir ki kişinin içinde yaşadığı çıkmazlarını, acizliklerini hayal kırıklıklarını ve hayattan tüm beklediklerini… En yakınına, hatta annesine bile tüm hissettiklerini anlatamayan bir insanın tek dostu, tek sırdaşı ve tek sığındığı Rabbi’dir. Sadece O'na kendisini anlatır. Sadece O'na tüm zayıflıklarını, karmaşalarını, kırgınlıklarını, beklentilerini anlatabilir ve isteyebilir. Sadece O'nun karşısında rahatça ağlayabilir. İnsanın her şeyini, herkesten sakladıklarını, günahlarını ve sevaplarını sadece O bilir. Sadece O'na söyler ve sadece O’ndan medet umar. Kendi iç sesini, kendi aklından geçen türlü düşünceyi, hayallerini bilen sadece Rabbi’dir. Kişi kendisini sadece ve sadece Rabbi’ne teslim eder ve sadece onun huzurunda kendisi olabilir. Yalansız, riyasız, anlaşılamama derdi olmadan, tek kendini ifade ettiği yer, Rabbine duasıdır. Çünkü dua, kişinin kendisi ile Rabbi arasındaki en büyük iletişim ve yakınlaşmasıdır.

Dua etmek sadece Rabbimizden bir şeyler istemek anlamına gelmemelidir. Dua bir katrenin bir ummanla buluşma vaktidir. Dua kulun Rabbiyle bütünleşme halidir. Mikro bir değirin, makro bir değer içinde yerini bulmasıdır. Dua yaşamdır.. Dua İslam'ı özümsemektir. Dua sözde inananlardan sıyrılmaktır. Dua teslimiyettir. Dua her türlü hal ve hareketimizle Rabbim’e teslim olduğumuzu tüm cihana göstermektir. Dua tevhidin anlamını bilmek ve yaşamımıza uygulamaktır. Dua kişinin hiç beklentisi olmadan, sevdiklerine ve tüm İslam âlemine, güzellikleri ve iki dünya saadetini istemektir. Günahsız bir dil ile başkasının iyi bir hayatı olması adına Rabbimize el açmasıdır. Dua sevinçtir.. Dua gözyaşıdır.. Dua hüzündür.. Dua boyun büküştür.. Dua cezbedir, coşkudur. Dua kulluk bilincidir.


9 Ağustos 2011 Salı

Çaresizlere uzatılan elleri, Allah kesinlikle boş çevirmez..


Bir hayat kurtarmak demek; bütün insanlık değerlerini kurtarmak demektir. Aslına bakarsak zaten her canlı, hatta her varlık da birbirinin varlık sebebi değil midir?. Her şey birbiri için yaratılmıştır. Sonra da bütün bu varlıklar insanoğlunun emrine verilmiştir. Her varlığın da mutlaka dünyaya geliş ve varoluş hikmeti vardır.

Bir su kanalına düşen köpek yavrusunun çaresizlik içinde çırpınışına kim kayıtsız kalabilir !.. Hiç kimse kayıtsız kalmamalıdır. Yukarıdaki resimde iki çocuğun birbirine destek vererek ve güç birliği yaparak, kanalda boğulmakta olan köpek yavrusunu kurtarma ameliyesini görmekteyiz. Bu kurtarma işleminde, bir çanta askısının bile ne tür bir işlev gördüğünü özellikle düşünmeliyiz. Her değer zincirleme birbirinin varlık sebebidir. Sonuçta bir köpek yavrusu deyip geçemeyiz. Bir hayatın kurtulması demek, bin hayatın kurtulması demektir. Depremdeki eğitimli köpekler gibi zamanı gelecek bu hayvancık da bir canın kurtulmasında öncü olacaktır.

Bu vesileyle kutsal Ramazan ayında çaresizlere el uzatalım. Çaresizlere uzatılan el, Allah'a uzatılan el gibidir. Çaresizlere uzatılan elleri Allah kesinlikle boş çevirmez..

6 Ağustos 2011 Cumartesi

İki seneden beri gidilmeyerek geciktirilmiş bir memleket seyahati

Bizim geleneklerimizde önemli günlerin yeri çok değerledir. Özellikle dini bayramlarımızda küçükler büyükleri ziyaret edip gönüllerini alırken, bunun tam tersi büyükler de zaman zaman çocuklarının yaşadıkları yerleri ve durumlarını öğrenmek ve onlara maddi ve manevi desteklerini esirgememek için çocuklarına ziyarete gelirler. Bu anlayış hala devam etmektedirler. Bir dönem dini bayramlar yaz aylarına tekabül ettiği için, yaz tatillerinde bayram ziyaretleri ne yazık ki ihmal edilmektedir. Biz de gidemediğimiz ziyaretlerin telafisi için, memleketimize gitmeye karar verdik.. Zaten havalar ısınmaya başlar başlamaz annemde de bir köye gitme isteği depreşir. Orası, burası ağrır.. Ihıldar, sızıldar.. "Haydin artık beni köye kim götürüp bırakacaksa bıraksın.. Sıkıldım artık buradan" demek istediğini anlarız.  Bu yaşa kadar araba kullanma merakım olmadığından en küçük kardeşimin kaptanlığında  hep birlikte akşamın sekizinde İzmir'e hareket ettik.

Sabah namaz vaktinde köyümüzdeki evimizin kapısına dayandık. İçimi garip bir duygu kapladı. Evimiz bir dere kenarıydı, ama derede bir gram su yoktu. Yaz geldi mi bizim oturduğumuz küçük bahçedeki evimizde, sıcaktan durulmuyordu. Hele akmayan "Manda" deresindeki taşlıkların harareti evimize vuruyordu. Fakat sabahın serinliğini hissedilince, bir anda içimi sükûnet ve huzur kaplamıştı. Kapıyı açtık, içeriye girer girmez pencereleri açarak iki oda bir ara holden oluşan evimizi havalandırdık. Hepimiz bir yol yorgunluğu uykusundan sonra kardeşim ve annemle ilk resmimizi fotoğraf makinemize kaydetmiş olduk.

Evimiz köyümüzün en sonunda bulunmaktadır. Geceleyin Aydın dağlarından gelen esinti, evimizin bulunduğu doğal koridorda, serinletici bir klima etkisi yapmaktadır.  Geceleri sabaha kadar oturarak keyif çatabilirsiniz. Köyümüzün karanlığı bile aydınlığı kadar güzeldir. Yeter ki gökyüzünde bir mehtap bir de yıldızları olsun.

Bir taraftan köyümüzdeki yakınlarımızla görüşürken, bir taraftan da köyümüzün dışındaki yakın yerlere de ziyaretler ediyorduk. Bunlardan biri de Birgi kasabasıydı. Burası Ödemiş'e bağlı bir kasaba..  Meşhur âlim İmam Birgivi hazretlerinin ismiyle ün kazanmış bir kasaba. .Burayı ziyaret ettiğimden dolayı da çok mutlu oldum. Cami avlusu bahçesinden bir manzaraya dahil olarak, burada da bir hatıramız olsun istedim.

Bu arada Birgi kasabasında bulunan evlerin hepsi tarihi eser olduğu için UNESCO’ nun fonlarından yararlanılarak bir bir restorasyon görmüş. Bütün kasaba büyüleyici bir manzara içinde bize misafirperverlik gösterdi. Birgi'nin biraz yüksek yerde olması, havasıyla, suyuyla ve otantik yapısıyla bizi de etki alanına almaya yetmişti. Bu kasabaya sadece İzmir ve civarından değil, Türkiye'nin her yerinden, hatta dünya ülkelerinden ziyaretçileri eksik olmuyordu.

En sonunda bu kasabadan ayrılmadan büyük âlim İmam Birgivi hazretlerinin kabrini ziyaret ederek, bu yüce zatın insanlığa, ilim ve irfana yaptığı hizmetlerinden dolayı teşekkür ettik. Kabri başında bu vesileyle bu büyük zatın hürmetine bütün dostlarım için dualarda bulundum. Tek tek adlarını zikrettiğim dostlarımın bu ziyaretten de nasibdar olmalarını canı gönülden istedim. Bu resmim ise, belki bir hüzün yansıtsa da yüz ifadem, belki de bir mahcubiyetin ifadesidir. "Bana bir harf öğretenin kölesi olurum"  sözünün bir yansıması olarak bu büyük âlimden ders gören, ilim irfan gören bütün öğrencilerine de şükranda bulundum. Ben de bir fakir öğrenci olarak, bu büyük hoca ve alimin ancak türabı olabilirdim.. Hatta türbedarı olurum. Bu duygularla, Birgivi hazretlerine huzurunda selam vererek veda ettik.

Dünyaca ünlü Tire pazarını dolaştıktan sonra, Tire'nin yamaçlarında bulunan "Dere kahve" mevkiine uğradık. Burası nefis bir dinlenme yeriydi. Derenin iki tarafı, butik çay ocakları, kıraathaneler ve oturma yerleriyle misafirlerini ağırlıyordu. Otantik bir yer sayılan bu tarihi mekân, Tire'nin bundan önceki belediye başkanlığını yapan kardeşimiz "Sıtkı İçelli" nin unutulmayacak çalışmalarıyla kazandırıldığını hatırlatmak isterim. O'na gönülden teşekkür ediyoruz

Susayınca su içilir ya; ben de eski bir yapının taş duvarından gelen ve suyunu küçük bir yalağa akıtan musluktan su içmenin zevkini tattım. Bir taraftan su içerken bir taraftan da aklıma gelen şu cümleler dudaklarımdan dökülüverdi. "Bak bu çeşmenin su içecek tası yok.. Kalpleri kırmayalım yapacak ustası yok" ..  Sonra da kitabesi bile bulunmayan bu adsız çeşmenin banisine  bu hayratı için  dualar edip, teşekkürde bulundum..

Böyle büyüleyici ve otantik mekânın da gizemli sahipleri olduğunu da söyleyebilirim. Adsız bir çeşme olabileceği  gibi. Bu ortamda kimsenin adını ve sadını bilemediği adsız bir zatı muhteremle tanışma şerefine nail oldum. Bu bilinmeyen adsız adam bir meczubdu. Nasıl ve nerede cezbeye kapıldı bilinmez ama ben bu zatın cezbesine kapıldım diyebilirim. Cebimden bir kâğıt para çıkarıp vermek istedim. O kâğıt parayı almayıp, bana kendi cebinden çıkardığı küçük bir madeni para gösterdi. Bu paranın değeri on kuruştan ibaretti. Cebimde on kuruşum bulunmadığından kendisine bir lira uzatarak ve bu bir lirayı almasını razı ettikten sonra bu otantik yer olan "Dere kahve" mevkiinden ayrılmış olduk.

Zaman su gibi akıp geçti.  Bir hafta ne çabuk geçti anlayamadık ama, dolu dolu bir seyahat yaptığımız için hepimiz mutlu olduk.  Bu arada Tire pazarı ve diğer yerlerden teknik sorunlardan dolayı fotoğraf alamasak da, bu paylaşımlarımızı paylaşmak istedik. Dönüş yolculuğumuz da  Tire'nin Salı pazarından aldığımız organik doğal ürünleri aracımıza yükledikten sonra başlamış oldu.. İstanbul’a dönüş yolculuğunda bir ara ana yoldan saparak, bir göl kenarında mola verme şansını yakaladık. Böylece dönüş yolculuğumuz huzur ve mutlulukla tamamlanmış oldu.

"Profösör"

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Komşusu aç iken tok yatan, bizden değildir


İslam dininin temel prensiplerinden birisi de Peygamberimizin "Komşusu aç iken tok yatan" bizden değildir uyarısıdır. Ramazan ayı dolayısıyla bu prensibin ne anlama geldiğini yüreğimizde hissetmeliyiz. İslam’ın her prensibi bizim kurtuluşumuz ve saadetimiz içindir.  İslam'ın bir emrini bile yerine getirmemenin karşılığı ancak hüsrandır. Bu nedenle insanlık musibet olarak birçok felaketleri zincirleme etkisiyle yaşayacaktır. Her birimiz bunun bilincinde olmalıyız. Ramazan ayı; oruç ayı, yardımlaşma ve kaynaşma ayıdır.. Ramazan ayı bolluk ve bereketin en çok olduğu kutsal aydır..  Bu bilinçle bütün müslüman kardeşlerimizin Ramazanını kutlamakla birlikte, insanlık âlemine de hayırlar ve hidayetler getirmesini Rabbimizden niyaz etmeliyiz.

İslam dışı hayat, her tür din, ideoloji ve anlayışlar; insanlığı aşırılıklara, anarşiye, teröre, buhrana sürüklediği, istenmeyen bir gerçektir. Böyle bir dünyada hep birlikte yaşıyor, böyle bir dünyada hayatımızı sürdürürken, her türlü felaketlerin üst üste yaşandığı  acı tecrübelere de sahip oluyoruz.. Bir yerde deprem olmuşsa, arkasından Tusunami gelecek demektir. Bunun arkasından nükleer felaketlerin de hazırda beklediğini ve insanlığı tehdit altına alacağını söyleyebiliriz. Bir yerde açlık ve kıtlık varsa, bunun da bütün insanlığı tehdit edeceğini biliriz. Kolera, aids, veba, sıtma gibi ne kadar bulaşıcı ve ölümcül hastalıklar varsa, ayrıca bilmediğimiz bir o kadar çağdaş bulaşıcı hastalıklar bütün insanlığın başına bela olarak gelebilecektir. Böyle felaketlerin insanlığın başına gelmeyeceğini iddia etmek devekuşu gibi başımızı kuma sokmak gibidir.

Kâbe-i  Muazzama'yı ve Harem-i Şerif'e kibirlenerek tepeden bakan haddini bilmez, hilkat garibesi Zemzem Tavırsların varlığı bile İslam'ın sanat ve estetik anlayışına ne kadar ters ve çelişkiler içinde olduklarına üzülerek şahid oluyoruz. Bu lüks, batı tarzı süit dairelerde kalan ve bu daireler için büyük paralar döken para babalarını da biliyoruz. Böylelerinin Umre için gitmekle birlikte, yılın altı ayını orada ibadet etmek adına istirahatta olduklarını da biliyoruz. Herkes dini vazifesini istediği gibi yapabilir.  Ömrünü yaptığı ibadetin ruhuna uygun bir şekilde şekillendirmelidir. Bu konularda kimseye maksadını aşan bir şey dediğimiz de yoktur. Şu anda ölüm üçgeni dediğimiz Afrika'daki açlık kamplarında, özellikle Somali'de yaşayan insanların durumunu bütün müslümanlar, hatta bütün insanlık görüyor ve uzaktan da seyrediyor.. Kızgın çöllerde ve kızgın güneşin altında, çoluk, çocuk, kadın, ihtiyar ve hasta demeden açlığa ve kıtlığa direniyorlar. Kaldıkları yerlere, baraka bile diyemeyeceğimiz çalıdan çırpıdan ve kartondan yapılmış iğreti barınakların altında, gece ve gündüz açlık içinde Ramazanı ihya ediyorlar. Lüks içinde yaşayan zenginler, varlıklılar, para babaları vicdanen rahat olabilecekler mi? Bu kardeşlerimizin açlığı, sefilliği, yoksulluğu, kimsesizliği ve insanlık onuru için hayati haklarını koruyabilmeleri için neler yapmalıdır? Bu konuda düşünüyorlar mı? Bu imtiyazlı sınıf kendi kendilerine bir vicdan muhasebesi yapıyorlar mıdır acaba? 

Hilali bekliyoruz.. "Rü'yetülhilal"  ile bütün müminler ramazan sevincini içinde yaşıyorlar. Gözleri nurlanıyor.. Gönülleri nurlanıyor. Gökyüzünde ışıldayan ay aynı hilal; Ramazanda Kâbe’ye de doğuyor, Afrika’daki açlık kampına da. Hilali klimalı, her türlü konforun ve israfın olduğu Zemzem Tavırslardan da görebilirsiniz. Aynı hilali kızgın çöllerde, aç ve sefil olarak, derme çatma bir iğreti çatı altından da görebilirsiniz. Mademki ay aynı hilal, mademki Ramazan aynı Ramazan, bunun anlamı adalet ve hakkaniyet demektir. Bütün insanlık ve özellikle müslümanım diyen bizler, hepimiz, aklımızı başımıza devşirmeliyiz. Zengin ve fakir demeden her tür israfın önüne geçmeliyiz.. İsraf konusunda bir seferberlik yapar gibi çalışmalıyız. Bizim yaptığımız israflar, Afrika'daki açlık kampında bir ateş üzerinde kaynatılan tencereye malzeme olarak, ancak çakıl taşları olabilir. Hepimiz bu tür felaketlerden sorumluyuz. Başta her tür israfı hep birlikte bırakmalıyız. Zira Allah israf edenleri sevmez. Allah'ın sevmediği müsrifleri biz de sevmeyiz.

Her insan, her toplum birbiriyle her yönden doğrudan ve dolaylı olarak ilişkilidir. İkamet ettiğimiz her daire birbirinin komşusudur. Biz buna daire komşumuz diyoruz. Her apartman diğer apartmanla komşudur. Biz buna da apartman komşumuz diyoruz.  Her şehir de diğer şehirlerle komşudur. Böyle düşünürsek her ülke de diğer ülkelerle komşudur.  Din, dil, ırk ve bir takım özellikleri bir tarafa koyarsak, zaten insanlık ailesinin birer üyesiyiz. Komşuda yangın olsa alevi ve harareti bizi de etkiler. "Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir" diyen Peygamber Efendimizin hatırına "Asr-ı  saadet"deki gibi, Ensar ve Muhacirin arasında tesis edilen kardeşliği esas almalıyız. Bunun yanında camilerimizi yardımlaşma ve kaynaşmayı esas alan birer mabetler haline getirmeliyiz. Camilerimizi sadece toplanma yeri gibi düşünmemeliyiz.  Cemaatle namaz kılmanın feyzi ve bereketi yardımlaşma ve kaynaşmadır. Peygamber Efendimizin hayatını iyi öğrenelim ve iyi özümseyelim. O nasıl bir hayat sürdürdü ise, Nebevi bir hayat sürmeliyiz. Dünya ve ahiret saadeti için İman'ın ve İslam'ın sırrına vakıf olmayız.

Malın da, mülkün de, gerçek sahibi Allah'tır. Biz de bu dünyanın misafirleriyiz. Bu dünyada bize verilen nimetlere şükretmeliyiz.  Bize lütfedilen zenginliklerimizi de Allah’ın rızasını kazanmak için, zor durumda olan kardeşlerimizle paylaşmasını bilmeliyiz. "Bir lokma bir hırka" sözü bizim fakirliğimizi anlatmaz. Tam aksine  "Bir lokma bir hırka"  sözü bizim gönül zenginliğimizi ortaya koyar. Allah'ın sevgili kulu ve Resülü peygamberimizin varlıkları bilinmektedir. Soylu ve onurlu bir hayat sürmüş olduğunu bütün insanlık da hayranlıkla şahit olmaktadır. Efendimiz milyarlarca müslümanın gönlünde taht kurmuştur.  Bir taraftan da İslam dışı toplumların da övgülerine mahzar olmuştur.

Müslümanlar zengin olmalı, maddi ve manevi her zenginliğe kavuşmalıdır. Fakat zenginliğini de zühd ve takva içinde yaşamalıdır. Ancak zenginlik israfı önlemekle gerçekleşir. Bir taraftan komşusu açlıktan kıvranıyor ve ölüyorsa, bir taraftan da israfın haram olduğunu bildiği halde, lüks ve konfor içinde yaşayan insan inandığı değerler acısından izah edilir bir durumu bulunmamaktadır. Aşırılıklardan uzak mütevazı bir hayat nebevi bir hayattır. "Bir lokma bir hırka" sözünün işaret ettiği değer ise zühd ve takvayla kazanılan gönül zenginliğidir.



11 Temmuz 2011 Pazartesi

Ben bir anneyim.. İnsanlık âleminin ilk kadını, insanlık âleminin ilk annesi, Habil ile Kabil'in annesi gibi bir anneyim. Hem bulunduğum konumla sevinir, hem evlat acısıyla üzülürüm.. Ben bir Havva, ben Cennet’ten mahrum edilmiş bir mahzüneyim.



Ben bir anneyim.. Babasız bir çocuğun annesi gibi bir anneyim. Bin bir iftiraya, bin bir eziyete,  bin bir cefaya boyun eğmeyen, her türlü kötülüğe karşı dimdik ayakta duran, iffet timsali bir Meryem, bir o kadar masumane kadın gibi bir anneyim ben.



Ben bir anneyim.. Bütün ümmetin annesi, ilk Mümine ve ilk Müslime olan Hatice gibiyim ben. Cehalet devrinden kurtulup, saadet devriyle müşerref olan soylu bir kadın gibiyim ben. Cennetle ilk müjdelenen ilk Müslüman kadar sahabeden, O inancın en yüce duygularını taşıyan, o devrin aşkını, coşkusunu ve heyecanını yaşayan bir kadın gibi duygulu bir anneyim ben.

Ben bir anneyim.. İki kuzusunu kaybetmiş gibi, bir matemimle, yedi kat semavatın ağlaştığı Fatıma gibi yüreği yanan bir anne gibiyim ben. Gözyaşı pınarım kurusa da ben bir anneyim.. Yüreğinin sızısını asırlar boyunca, kıyamete sürecek kadar derinden hisseden, bütün insanlığın matemine sebep olacak kadar da, evlat acısının ne demek olduğunu bilen, bilenen ve bilinçlenecek kadar duygu ve düşünce değerleri olan bir anneyim ben.

Ben bir anneyim.. Dumlupınar’da mermi taşıyan Anadolu kadını bir Zeynep, Çanakkale'de yara saran hemşire bir Ayşe gibiyim. Eşkıyaya ve vatan hainlerine karşı evladını şehit veren, şehit anası gibi bir anneyim ben. Tarlada çalışan bir amele, fabrikada çalışan bir overlokçu kadın gibi umutla nefes alan, umutla nefes veren bir anne gibiyim.

Ben bir anneyim.. Bosna'dan Çeçenistan’a, Afganistan'dan Filipin’lere, Irak’tan Filistin’e, Libya'dan benzeri tüm İslam coğrafyasında din, iman, ar, namus, vatan ve bağımsızlık için savaşan yiğitlerin annesi kadar hüzünlü ve metanetli bir anneyim ben.

Ben bir anneyim.. Vietnam’da, atom bombaları arasında, ölü bebeğine göğsüne yaslayarak dirilmesi için emzirmeye çalışan, çaresiz bir annenin duygularını taşıyacak kadar duyarlı bir anneyim ben. Onun için bir bebeğinin ölümü demek, bin insanlığın ölümüne eş değer. Bir kinin ve nefretin taşıdığı yüreği taşıyan bir anne kadar, öfke ve hiddet duyan bir anneyim ben.. İnsanlık ayıbının hesaba çekileceği günü bekleyen, gözyaşlarını bir bomba gibi içinde sakladığı, bir ibretlik vesikası gibi  insanlık karşısında  bütün gücüyle ayakta durabilen bir anne gibi anneyim ben..

Ben bir anneyim.. Yakıcı çöllerde çocuklarının karnını doyuramayan, çocuklarını oyalamak için de ateş yakarak ocakta çakıl taşları kaynatan bir anneyim ben. Somali'de, açlık kamplarında bebeğini şefkatiyle doyuran anneler gibi bir anneyim ben.

Ben bir anneyim.. Metropollerde küçücük, yalınayaklı ve annesinin eteğinden tutunarak yürüyen sümüklü çocuğuyla, çöp toplayan bir kadın kadar kaderini kederiyle karıştıran, bir anne gibi anneyim ben. Bacağı kopmuş bir plastik bebek, giyilmiş ve bırakılmış bir çocuk gömleği, ısırılmış yarım bırakılmış bir çikolatayı sümüklü çocuğuna gülümseyerek uzatan, kendisi için de sırları dökülmüş kırık, sedef bir güzellik aynasını eline alan, yüzüne tutan, gülümseyerek ve hüzünle hayallere dalan bir anne kadar yürekli bir anneyim ben.

Ben bir anneyim.. Bilinen ve bilinmeyen bütün anneler gibi duygulu ve duyarlı bir anneyim. Anneliğin kutsiyetini üzerinde taşıyan, bu lütuf için Allah'a şükreden, zikreden ve dua eden bir anneyim. 

Ben bir anneyim.. Biricik kızım Zülâl’imin biricik annesiyim. Onu seven, onu şefkate boğan, onu koruyan bir anneyim. Onu okutan, onun iyi bir insan, hayırlı bir insan olarak yetişerek insanlara hayrı dokunan bir evlat olmasını şiddetle isteyen bir anneyim. Onun ve bütün çocukların annesi olacak kadar büyük bir yürek taşıyan, gönül zengini, gönüldaş bir anneyim ben.. Ben bir anneyim.. Biricik kızım Zülâl’in biricik annesiyim...


6 Temmuz 2011 Çarşamba

İnsanlık onuru için "tatil" anlayışından, "seyahat" kültürüne bir yaklaşım!..


Herkes tatil için hazırlanıyor. Birçok kişi tatilini yaptı bile. Kimisi yurt içi, kimisi yurtdışı seyahatlerle de deniz, kum ve güneşin ötesinde kültür seyahatini yeğliyor. Bir arkadaşım bana soruyor, Roma'ya mı gideyim yoksa Paris'e mi? Fransız kültürünü daha iyi bilirim. Sanat ve estetik anlayışının batıdaki temsilinin bir lokomotifi durumundadır. Yazarlar, çizerler, modacılar, şarkıcılar, diğer Avrupa ülkelerinden daha farklı bir yanı olduğunu söyleyebiliriz. Bence önce bir Paris görülmeli dedim arkadaşıma... Kimisi arkadaşım gibi bir seyahat düşünüp de nereye gideceğini karar veremiyor.  Biz ise hesap kitap işiyle ilgileniyoruz. Paramız yeteri kadar olsa da annemiz, babamız bize ne der düşüncesiyle yazlarımızı onların yanında ve köylerde geçiriyoruz. Bu seyahat kültürü olmayıp sadece sılayı rahimden ibaret kalabiliyor. Oysa seyahat başka yerler görüp, başka yerlerin yaşam kültürlerini tanımak için yapılan gezilerden ibarettir.

Bizim ülkede her şey aşırı olduğundan, hakkaniyet de çiğnenebiliyor. Hiç hafta izni olmadan bile çalışanlarımız var. Bu ne insanlığa, ne de insanlık onuruna hiç yakışmıyor. İfrat ve tefrit insanımızı bedenen ve ruhen çökertiyor. Osmanlıda bile merkeplerin haftalık iki gün izninin olduğunu, kanunlarından öğreniyoruz. Sevgi, şefkat ve merhametin olmadığı bir dünyada, çalışma düzeni de insan sağlığını tehdit ediyor. Koskoca yılın getirdiği yılgınlık ve yorgunluk için tatil kültürünün yaşanması kaçınılmaz oluyor. Oysa mesai saatleri ve izin günlerinin hakkaniyetle uygulanmasında insanın yorulması mümkün olmaz. Zaten gün içinde çalışmak ve dinlenmek birbirini tatmin edecek bir durumdur. . Aksi takdirde insan seyahat yapmayı maddeten ve manen bile düşünemez oluyor. Seyahat bir yorgunluk giderme operasyonu değildir. O her şeydir. Bilgi, görgü, sanat, estetik ve dünyayı yeniden keşfetme ve kendini yeniden güncelleme ameliyesidir.

Çalışma hayatımız insanlık onuruna yakışır biçimde olmalı.. Tatil yerine seyahat kültürü gibi kapsamı geniş bir değerle, insanı gerçek mutluluğu tattıracak bir anlayışa sahip olabilmeliyiz. Batı düşüncesinde seyahat;  "tour"  kelimesiyle ifade edilmesinin bir gerekçesi de budur. Yoksa seyahat, bir nevi   "deniz, kum, güneş" ten ibaret değildir.

Profösör
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...