İzleyiciler

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Komşusu aç iken tok yatan, bizden değildir


İslam dininin temel prensiplerinden birisi de Peygamberimizin "Komşusu aç iken tok yatan" bizden değildir uyarısıdır. Ramazan ayı dolayısıyla bu prensibin ne anlama geldiğini yüreğimizde hissetmeliyiz. İslam’ın her prensibi bizim kurtuluşumuz ve saadetimiz içindir.  İslam'ın bir emrini bile yerine getirmemenin karşılığı ancak hüsrandır. Bu nedenle insanlık musibet olarak birçok felaketleri zincirleme etkisiyle yaşayacaktır. Her birimiz bunun bilincinde olmalıyız. Ramazan ayı; oruç ayı, yardımlaşma ve kaynaşma ayıdır.. Ramazan ayı bolluk ve bereketin en çok olduğu kutsal aydır..  Bu bilinçle bütün müslüman kardeşlerimizin Ramazanını kutlamakla birlikte, insanlık âlemine de hayırlar ve hidayetler getirmesini Rabbimizden niyaz etmeliyiz.

İslam dışı hayat, her tür din, ideoloji ve anlayışlar; insanlığı aşırılıklara, anarşiye, teröre, buhrana sürüklediği, istenmeyen bir gerçektir. Böyle bir dünyada hep birlikte yaşıyor, böyle bir dünyada hayatımızı sürdürürken, her türlü felaketlerin üst üste yaşandığı  acı tecrübelere de sahip oluyoruz.. Bir yerde deprem olmuşsa, arkasından Tusunami gelecek demektir. Bunun arkasından nükleer felaketlerin de hazırda beklediğini ve insanlığı tehdit altına alacağını söyleyebiliriz. Bir yerde açlık ve kıtlık varsa, bunun da bütün insanlığı tehdit edeceğini biliriz. Kolera, aids, veba, sıtma gibi ne kadar bulaşıcı ve ölümcül hastalıklar varsa, ayrıca bilmediğimiz bir o kadar çağdaş bulaşıcı hastalıklar bütün insanlığın başına bela olarak gelebilecektir. Böyle felaketlerin insanlığın başına gelmeyeceğini iddia etmek devekuşu gibi başımızı kuma sokmak gibidir.

Kâbe-i  Muazzama'yı ve Harem-i Şerif'e kibirlenerek tepeden bakan haddini bilmez, hilkat garibesi Zemzem Tavırsların varlığı bile İslam'ın sanat ve estetik anlayışına ne kadar ters ve çelişkiler içinde olduklarına üzülerek şahid oluyoruz. Bu lüks, batı tarzı süit dairelerde kalan ve bu daireler için büyük paralar döken para babalarını da biliyoruz. Böylelerinin Umre için gitmekle birlikte, yılın altı ayını orada ibadet etmek adına istirahatta olduklarını da biliyoruz. Herkes dini vazifesini istediği gibi yapabilir.  Ömrünü yaptığı ibadetin ruhuna uygun bir şekilde şekillendirmelidir. Bu konularda kimseye maksadını aşan bir şey dediğimiz de yoktur. Şu anda ölüm üçgeni dediğimiz Afrika'daki açlık kamplarında, özellikle Somali'de yaşayan insanların durumunu bütün müslümanlar, hatta bütün insanlık görüyor ve uzaktan da seyrediyor.. Kızgın çöllerde ve kızgın güneşin altında, çoluk, çocuk, kadın, ihtiyar ve hasta demeden açlığa ve kıtlığa direniyorlar. Kaldıkları yerlere, baraka bile diyemeyeceğimiz çalıdan çırpıdan ve kartondan yapılmış iğreti barınakların altında, gece ve gündüz açlık içinde Ramazanı ihya ediyorlar. Lüks içinde yaşayan zenginler, varlıklılar, para babaları vicdanen rahat olabilecekler mi? Bu kardeşlerimizin açlığı, sefilliği, yoksulluğu, kimsesizliği ve insanlık onuru için hayati haklarını koruyabilmeleri için neler yapmalıdır? Bu konuda düşünüyorlar mı? Bu imtiyazlı sınıf kendi kendilerine bir vicdan muhasebesi yapıyorlar mıdır acaba? 

Hilali bekliyoruz.. "Rü'yetülhilal"  ile bütün müminler ramazan sevincini içinde yaşıyorlar. Gözleri nurlanıyor.. Gönülleri nurlanıyor. Gökyüzünde ışıldayan ay aynı hilal; Ramazanda Kâbe’ye de doğuyor, Afrika’daki açlık kampına da. Hilali klimalı, her türlü konforun ve israfın olduğu Zemzem Tavırslardan da görebilirsiniz. Aynı hilali kızgın çöllerde, aç ve sefil olarak, derme çatma bir iğreti çatı altından da görebilirsiniz. Mademki ay aynı hilal, mademki Ramazan aynı Ramazan, bunun anlamı adalet ve hakkaniyet demektir. Bütün insanlık ve özellikle müslümanım diyen bizler, hepimiz, aklımızı başımıza devşirmeliyiz. Zengin ve fakir demeden her tür israfın önüne geçmeliyiz.. İsraf konusunda bir seferberlik yapar gibi çalışmalıyız. Bizim yaptığımız israflar, Afrika'daki açlık kampında bir ateş üzerinde kaynatılan tencereye malzeme olarak, ancak çakıl taşları olabilir. Hepimiz bu tür felaketlerden sorumluyuz. Başta her tür israfı hep birlikte bırakmalıyız. Zira Allah israf edenleri sevmez. Allah'ın sevmediği müsrifleri biz de sevmeyiz.

Her insan, her toplum birbiriyle her yönden doğrudan ve dolaylı olarak ilişkilidir. İkamet ettiğimiz her daire birbirinin komşusudur. Biz buna daire komşumuz diyoruz. Her apartman diğer apartmanla komşudur. Biz buna da apartman komşumuz diyoruz.  Her şehir de diğer şehirlerle komşudur. Böyle düşünürsek her ülke de diğer ülkelerle komşudur.  Din, dil, ırk ve bir takım özellikleri bir tarafa koyarsak, zaten insanlık ailesinin birer üyesiyiz. Komşuda yangın olsa alevi ve harareti bizi de etkiler. "Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir" diyen Peygamber Efendimizin hatırına "Asr-ı  saadet"deki gibi, Ensar ve Muhacirin arasında tesis edilen kardeşliği esas almalıyız. Bunun yanında camilerimizi yardımlaşma ve kaynaşmayı esas alan birer mabetler haline getirmeliyiz. Camilerimizi sadece toplanma yeri gibi düşünmemeliyiz.  Cemaatle namaz kılmanın feyzi ve bereketi yardımlaşma ve kaynaşmadır. Peygamber Efendimizin hayatını iyi öğrenelim ve iyi özümseyelim. O nasıl bir hayat sürdürdü ise, Nebevi bir hayat sürmeliyiz. Dünya ve ahiret saadeti için İman'ın ve İslam'ın sırrına vakıf olmayız.

Malın da, mülkün de, gerçek sahibi Allah'tır. Biz de bu dünyanın misafirleriyiz. Bu dünyada bize verilen nimetlere şükretmeliyiz.  Bize lütfedilen zenginliklerimizi de Allah’ın rızasını kazanmak için, zor durumda olan kardeşlerimizle paylaşmasını bilmeliyiz. "Bir lokma bir hırka" sözü bizim fakirliğimizi anlatmaz. Tam aksine  "Bir lokma bir hırka"  sözü bizim gönül zenginliğimizi ortaya koyar. Allah'ın sevgili kulu ve Resülü peygamberimizin varlıkları bilinmektedir. Soylu ve onurlu bir hayat sürmüş olduğunu bütün insanlık da hayranlıkla şahit olmaktadır. Efendimiz milyarlarca müslümanın gönlünde taht kurmuştur.  Bir taraftan da İslam dışı toplumların da övgülerine mahzar olmuştur.

Müslümanlar zengin olmalı, maddi ve manevi her zenginliğe kavuşmalıdır. Fakat zenginliğini de zühd ve takva içinde yaşamalıdır. Ancak zenginlik israfı önlemekle gerçekleşir. Bir taraftan komşusu açlıktan kıvranıyor ve ölüyorsa, bir taraftan da israfın haram olduğunu bildiği halde, lüks ve konfor içinde yaşayan insan inandığı değerler acısından izah edilir bir durumu bulunmamaktadır. Aşırılıklardan uzak mütevazı bir hayat nebevi bir hayattır. "Bir lokma bir hırka" sözünün işaret ettiği değer ise zühd ve takvayla kazanılan gönül zenginliğidir.



11 Temmuz 2011 Pazartesi

Ben bir anneyim.. İnsanlık âleminin ilk kadını, insanlık âleminin ilk annesi, Habil ile Kabil'in annesi gibi bir anneyim. Hem bulunduğum konumla sevinir, hem evlat acısıyla üzülürüm.. Ben bir Havva, ben Cennet’ten mahrum edilmiş bir mahzüneyim.



Ben bir anneyim.. Babasız bir çocuğun annesi gibi bir anneyim. Bin bir iftiraya, bin bir eziyete,  bin bir cefaya boyun eğmeyen, her türlü kötülüğe karşı dimdik ayakta duran, iffet timsali bir Meryem, bir o kadar masumane kadın gibi bir anneyim ben.



Ben bir anneyim.. Bütün ümmetin annesi, ilk Mümine ve ilk Müslime olan Hatice gibiyim ben. Cehalet devrinden kurtulup, saadet devriyle müşerref olan soylu bir kadın gibiyim ben. Cennetle ilk müjdelenen ilk Müslüman kadar sahabeden, O inancın en yüce duygularını taşıyan, o devrin aşkını, coşkusunu ve heyecanını yaşayan bir kadın gibi duygulu bir anneyim ben.

Ben bir anneyim.. İki kuzusunu kaybetmiş gibi, bir matemimle, yedi kat semavatın ağlaştığı Fatıma gibi yüreği yanan bir anne gibiyim ben. Gözyaşı pınarım kurusa da ben bir anneyim.. Yüreğinin sızısını asırlar boyunca, kıyamete sürecek kadar derinden hisseden, bütün insanlığın matemine sebep olacak kadar da, evlat acısının ne demek olduğunu bilen, bilenen ve bilinçlenecek kadar duygu ve düşünce değerleri olan bir anneyim ben.

Ben bir anneyim.. Dumlupınar’da mermi taşıyan Anadolu kadını bir Zeynep, Çanakkale'de yara saran hemşire bir Ayşe gibiyim. Eşkıyaya ve vatan hainlerine karşı evladını şehit veren, şehit anası gibi bir anneyim ben. Tarlada çalışan bir amele, fabrikada çalışan bir overlokçu kadın gibi umutla nefes alan, umutla nefes veren bir anne gibiyim.

Ben bir anneyim.. Bosna'dan Çeçenistan’a, Afganistan'dan Filipin’lere, Irak’tan Filistin’e, Libya'dan benzeri tüm İslam coğrafyasında din, iman, ar, namus, vatan ve bağımsızlık için savaşan yiğitlerin annesi kadar hüzünlü ve metanetli bir anneyim ben.

Ben bir anneyim.. Vietnam’da, atom bombaları arasında, ölü bebeğine göğsüne yaslayarak dirilmesi için emzirmeye çalışan, çaresiz bir annenin duygularını taşıyacak kadar duyarlı bir anneyim ben. Onun için bir bebeğinin ölümü demek, bin insanlığın ölümüne eş değer. Bir kinin ve nefretin taşıdığı yüreği taşıyan bir anne kadar, öfke ve hiddet duyan bir anneyim ben.. İnsanlık ayıbının hesaba çekileceği günü bekleyen, gözyaşlarını bir bomba gibi içinde sakladığı, bir ibretlik vesikası gibi  insanlık karşısında  bütün gücüyle ayakta durabilen bir anne gibi anneyim ben..

Ben bir anneyim.. Yakıcı çöllerde çocuklarının karnını doyuramayan, çocuklarını oyalamak için de ateş yakarak ocakta çakıl taşları kaynatan bir anneyim ben. Somali'de, açlık kamplarında bebeğini şefkatiyle doyuran anneler gibi bir anneyim ben.

Ben bir anneyim.. Metropollerde küçücük, yalınayaklı ve annesinin eteğinden tutunarak yürüyen sümüklü çocuğuyla, çöp toplayan bir kadın kadar kaderini kederiyle karıştıran, bir anne gibi anneyim ben. Bacağı kopmuş bir plastik bebek, giyilmiş ve bırakılmış bir çocuk gömleği, ısırılmış yarım bırakılmış bir çikolatayı sümüklü çocuğuna gülümseyerek uzatan, kendisi için de sırları dökülmüş kırık, sedef bir güzellik aynasını eline alan, yüzüne tutan, gülümseyerek ve hüzünle hayallere dalan bir anne kadar yürekli bir anneyim ben.

Ben bir anneyim.. Bilinen ve bilinmeyen bütün anneler gibi duygulu ve duyarlı bir anneyim. Anneliğin kutsiyetini üzerinde taşıyan, bu lütuf için Allah'a şükreden, zikreden ve dua eden bir anneyim. 

Ben bir anneyim.. Biricik kızım Zülâl’imin biricik annesiyim. Onu seven, onu şefkate boğan, onu koruyan bir anneyim. Onu okutan, onun iyi bir insan, hayırlı bir insan olarak yetişerek insanlara hayrı dokunan bir evlat olmasını şiddetle isteyen bir anneyim. Onun ve bütün çocukların annesi olacak kadar büyük bir yürek taşıyan, gönül zengini, gönüldaş bir anneyim ben.. Ben bir anneyim.. Biricik kızım Zülâl’in biricik annesiyim...


6 Temmuz 2011 Çarşamba

İnsanlık onuru için "tatil" anlayışından, "seyahat" kültürüne bir yaklaşım!..


Herkes tatil için hazırlanıyor. Birçok kişi tatilini yaptı bile. Kimisi yurt içi, kimisi yurtdışı seyahatlerle de deniz, kum ve güneşin ötesinde kültür seyahatini yeğliyor. Bir arkadaşım bana soruyor, Roma'ya mı gideyim yoksa Paris'e mi? Fransız kültürünü daha iyi bilirim. Sanat ve estetik anlayışının batıdaki temsilinin bir lokomotifi durumundadır. Yazarlar, çizerler, modacılar, şarkıcılar, diğer Avrupa ülkelerinden daha farklı bir yanı olduğunu söyleyebiliriz. Bence önce bir Paris görülmeli dedim arkadaşıma... Kimisi arkadaşım gibi bir seyahat düşünüp de nereye gideceğini karar veremiyor.  Biz ise hesap kitap işiyle ilgileniyoruz. Paramız yeteri kadar olsa da annemiz, babamız bize ne der düşüncesiyle yazlarımızı onların yanında ve köylerde geçiriyoruz. Bu seyahat kültürü olmayıp sadece sılayı rahimden ibaret kalabiliyor. Oysa seyahat başka yerler görüp, başka yerlerin yaşam kültürlerini tanımak için yapılan gezilerden ibarettir.

Bizim ülkede her şey aşırı olduğundan, hakkaniyet de çiğnenebiliyor. Hiç hafta izni olmadan bile çalışanlarımız var. Bu ne insanlığa, ne de insanlık onuruna hiç yakışmıyor. İfrat ve tefrit insanımızı bedenen ve ruhen çökertiyor. Osmanlıda bile merkeplerin haftalık iki gün izninin olduğunu, kanunlarından öğreniyoruz. Sevgi, şefkat ve merhametin olmadığı bir dünyada, çalışma düzeni de insan sağlığını tehdit ediyor. Koskoca yılın getirdiği yılgınlık ve yorgunluk için tatil kültürünün yaşanması kaçınılmaz oluyor. Oysa mesai saatleri ve izin günlerinin hakkaniyetle uygulanmasında insanın yorulması mümkün olmaz. Zaten gün içinde çalışmak ve dinlenmek birbirini tatmin edecek bir durumdur. . Aksi takdirde insan seyahat yapmayı maddeten ve manen bile düşünemez oluyor. Seyahat bir yorgunluk giderme operasyonu değildir. O her şeydir. Bilgi, görgü, sanat, estetik ve dünyayı yeniden keşfetme ve kendini yeniden güncelleme ameliyesidir.

Çalışma hayatımız insanlık onuruna yakışır biçimde olmalı.. Tatil yerine seyahat kültürü gibi kapsamı geniş bir değerle, insanı gerçek mutluluğu tattıracak bir anlayışa sahip olabilmeliyiz. Batı düşüncesinde seyahat;  "tour"  kelimesiyle ifade edilmesinin bir gerekçesi de budur. Yoksa seyahat, bir nevi   "deniz, kum, güneş" ten ibaret değildir.

Profösör

30 Haziran 2011 Perşembe

Yaşamak için umut etmek gerek..


Umut etmek mutluluğun ilk adımı olarak düşünülmelidir.  Umut etmek inancımızın temel ilkelerinden olup, aynı zamanda yaşama inancımızı her tür olumsuzluklara karşı koruyan ve güçlendiren bir panzehirdir. Umut etmek; doğruluk, iyilik ve güzellik değerlerinin bir bütün olarak yürekten istenmesidir. Kim ki hayatı boyunca yanlışlardan doğruluklara,  çirkinliklerden güzelliklere,  kötülüklerden iyiliklere koşarsa, umut ettiklerinin karşılığını bulma hakkına da sahip olabilecektir. Umut etmekle inandığını yaşamak, inandığını yaşamakla umut etmek arasında birbirine girmiş değerler bağlantısı vardır.

Bir insanın umut ederek yürekten inanması,  inandığı değerler üzerinde ömrünü geçirmesi, ömrünün en zor anlarında ve olumsuzluklarında bile, olan biteni hayra yorması demek, kendisini yüce Allah'a teslim etmesi ve vekil tayin etmesi demektir. Ancak o zaman kişi bütün benliğinde kendini var eden değerlerle güçlenerek muradına erecektir. Umut ederken kişinin sabırlı olması, hakkı ve hakikati bilmesi, yaşaması ve savunması, bunun yanında sıkıntılara karşı sabretmesi ve sabrı tavsiye etmesi esastır.  Bununla birlikte umut etmek kişinin inancından yaşantısına kadar, her haliyle yüce bir değere kendisini vermesidir.

Umut etmeliyiz. Umut ederken de önce kendimizi gözden geçirmeliyiz. Kendi hatalarımız neyse onları bilip düzeltme yoluna gimeliyiz. Bizim bir nimet ve lütuf olarak kabul ettiğimiz varlıklarımıza da sahip çıkabilmeliyiz. Ahengimizi arttıran değerlerle bir hayatı talep ederken, ahengimizi bozan unsurlar ve olumsuzluklardan kaçınmalıyız. Eğer üzerimizde bulunan olumsuzluklar varsa, biran önce ondan kurtulma çareleri aramalıyız. Aynı zamanda destek almayı ihmal etmemeliyiz. Aksi takdirde umut etmenin karşılığı eli kolu bağlı olarak çaresiz kalmaktır. Böylece yalnızlığın kısır döngüsü içinde boğulmamız kaçınılmaz dolacaktır. Umut etmek için inancımızın gereğini olan nebevi bir hayatı sürecek olursak, hem mutlu oluruz hem de mutlu yaşarız. Ya gerçekten ruhumuz dipdiri olarak huzur bulacak, ya da kendi kendimizin sanki düşmanıymışız gibi ruhumuzu yaralayacağız. Sözün kısacası; eğer gerçekten yaşamak istiyorsak umut etmeliyiz., Umudumuzu Allah'tan kesmemeliyiz. Umudumuz varsa bizim için yaşam hakkı demektir.

Profösör 

28 Haziran 2011 Salı

Miracı gönlümüze nakşedelim..


Ne büyük saadettir ki bizler Rabbimizin "Habibim!.." dediği son peygamber Hz. Muhammed Aleyhisselamın ümmetiyiz. Bu ne büyük saadettir bize ki, yaşamış tüm insanların geçmişini bilerek ve yaşananlardan ders alarak, Hak din İslamiyet'in nuru altında son nefesimizi vereceğiz. Resüllah Aleyhisselam bu kutlu gecede Cenab-ı Hak’kın daveti üzerine semaya ve ilahi huzura yükseldi. Beş vakit namaz bu gecede bizlere farz kılındı. Rabbimizin bizlere müjdesi geldi.. Allah'a şirk koşmayan herkes cennete girebilecekti. Bundan büyük bir müjde olamazdı. Hepimiz böyle kutlu bir gecenin feyzini hissederek ve yaşayarak geçirelim. Yaşanılanlar ne olursa olsun tövbe ve istiğfar ederek Rabbimizin rahmetine sığınalım. Bundan sonraki yaşantımıza da dikkat edelim. Son nefesimizde Rabbimiz rızasını kazanmış bir kul olarak bu dünyadan göç edelim. Peygamber Efendimizin halkasında hepimiz yerimizi alalım. Tüm insanlık için dua etmeyi unutmayalım. Kandiliniz mübarek olsun.


Yazan : Aѕαннαяα  / Çizen : Profösör




Ülkemizde ve yurtdışında İslam Tasavvufu konusunda, takdire şayan çalışmalarından dolayı kendisiyle gurur duyduğumuz, değerli Cemalnur Sargut hanımefendinin öğrencileri tarafından hazırlanan, İslam tasavvufu alanında "e-dergi" olarak yayın yapan "Her Nefes" dergisi, bu ayki sayısında Mirac kandilini işlemiştir. Bu haberi bütün blogger dostlarımızın bilgilerine sunuyoruz.

23 Haziran 2011 Perşembe

Öğretmenlerimiz anne ve babalarımızdan bile önemlidir


Okullar kapandı. Öğrenciler tatili hak ettiler. Bir öğrencinin karne alırken öğretmenine yazdığı kısa bir notu sayfamızda paylaşmak istedim. Bütün öğretmenlerimizin önünde saygıyla eğiliyorum. Onlar bizim hayatımızla ilgili doğrulukları, iyilikleri ve güzellikleri kurguluyorlar. Beşinci sınıfa giden Burak, iki öğretmenin arasındaki farkı, iki sınıfın temizlik değerleriyle ölçebiliyor. Temiz ve kirli sınıfta temizlik değerleri, doğruluk değerleriyle çelişmez mi? İyilik ve güzellik değerleri ancak temiz sınıfta ders gören öğretmen ve öğrencileriyle anlaşılır.

Sevgili öğretmenim.. Ne yazacağımı bilmiyorum. Sizin bize verdiğiniz emekler o kadar çok ki, hangisinden başlayıp teşekkür etsem acaba diyorum. Öğretmenim!.. Ben hayatımda sizin kadar iyi bir öğretmen görmedim. Başka sınıflara bakıyorum da öğretmeninin nasıl birisi olduğunu sınıfın kirliliğinden anlayabilirsiniz. Bir de bizim sınıfa bakıyorum; tertemiz olduğundan öğretmenimizin nasıl biri olduğunu anlayabiliyoruz. Öğretmenim sizi seviyoruz. Hayatımız sizin sayenizde iyi kurgulanıyor. Teşekkür ederiz. (İlköğretim okulu 5. sınıf öğrencisi Burak)

Profösör

17 Haziran 2011 Cuma

Mehmet Akif bebek şarkı söylüyor


Mehmet Akif şu an itibariyle tam sekiz buçuk aylık emekleyen, zaman zaman yastıklara ve duvara tutunarak ayağa  kalkmaya çalışan sevimli bir bebek.. Etrafında her ne varsa ilgisini çeken, onlara ulaşmaya çalışan, zaman zaman hırslanan bir bebek.. Eline bir şey geçirdiğinde ilgisini çekiyor, onu inceliyor, eviriyor, çeviriyor. Sonra da elindeki oyuncağı ağzına sokmaya çalışıyor ve onu  ısırıyor.. Saatlerce sessiz kalarak, aynı zamanda bir atom alimi sessizliğiyle bütün oyuncaklarını kendince dizayn edebiliyor.

Mehmet Akif Bebeğin karnı doyduğunda ve keyfi yerinde olduğu zamanlarda ise arabasında keyif çatmayı da pek seviyor. Arabaya binmek demek, dışarıya gezinti yapmaya gitmek demek olduğundan, başlıyor mırıldanmaya. Kendince bir bir notasyon yaparak şarkı söylemeye.. Mehmet Akif şarkılarını İtalyanca, Fransızca, İspanyolca, Arapça, Farsça, Türkçe, İngilizce, Rusça, Japonca, Sırpça, Yunanca söyleyebiliyor. Mehmet Akif kuş gibi.. Kuş dilinde bile şarkı söyleyebilir. Mehmet Akif keyfine göre kendince şarkı söylüyor. Biz onun ne dediğini anlıyoruz. O da bizi anlıyor. O addaya gitmek için sabırsızlanıyor. Bize bebekçe serenat yapıyor..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...