İzleyiciler

medreseler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medreseler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2017 Pazartesi

Vakfın Önemi


Vakıflar, ictimai hayatımızın en değerli müesseseleşmelerinden biridir. Çünkü vakıflar özü itibariyle  toplum olarak yaşayan insanların her tür insani ihtiyaçlarını karşılama üzere tesis edilmiş kurumlardır. O kadar çok vakıf var ki; adını bile bilemediğimiz binlerce vakıf kuruluşu var. Hepsi de Allah adına kurulmuş birer müessese olarak topluma hizmet vermektedirler. "İnsanların en hayırlısı; insanlara iyilik edenlerdir" buyruluyor. Madem ki, müminiz ve kardeşiz; İslam'ın ve müslümanlığın gereği olarak her anlamda birbirimize destek veririz.  Hizmetler Osmanlıda, kurumsallaştırılmış olan vakıflar sayesinde en iyi noktaya taşınmıştır. Devlet büyük bir organizasyondur. Halkın ve tebaların sosyal hayat içinde durumlarına göre hayır kampanyaları içinde bulunması, hava, su ve ekmek kadar zaruridir.

İslam’ın  ilk yıllarından beri, hayır müesseseleri olarak kabul edilen vakıfların tesisi; İslam’a mensup olanların yoğun olduğu toplumlarda önemli bir yer tutmuştur. Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde oluşan  vakıf sisteminde, kendilerinden önceki Türk ve İslam vakıf uygulamalarından esinlenmişlerdir. Özellikle fetihlerden  sonra beliren sosyal ihtiyaçların karşılanması için yapılan yapılar, her alanda hayrat işlerinin yerine gelmesi konusunda işlevselliklerini yerine getirmişlerdir. Bir anlamda İslam medeniyeti vakıflarla kurulmuş; kesintisiz olarak yapılan hizmetler Allah için yapılan hizmetlerdir.  Vakıf Allah için kurulur ve onunla  insana hizmet sunulur. Vakfı kuran kişi yada kişiler, vakfı hangi hizmetin yerine getirilmesini istiyorlarsa, vakfiyesinde belirtir ve onun dışında vakfa bağışlanan bağışlar, başka bir hayır işlerinde kullanılamaz. Her sosyal müessesenin yapımı, bakımı ve yaşaması için vakıflar üzerine düşen görevi eksizksiz olarak yerine getirir. 

Osmanlı tarih boyunca, toplumların ve tebaların kaynaşmasını bir anlamda vakıf hizmetleriyle sağlamıştır.   Fethettiği ve gittiği yerlere çil çil kubbeler serpiştirmiştir.  Camiler, mescidler, türbeler, medreseler, kemenrler, kuleler, sarnıçlar, hanlar, hamamlar, rasathaneler, kervansaraylar, köprüler, imarathaneler, şifahaneler  birer vakıf eserleridir!.. Osmanlı gittiği her yere sadece adalet götürmekle yetinmemiş, aynı zamanda sevgisini, şefkatini ve merhametini göstermiştir. 

Fatih Sultan Mehmed Han’ın Ayasofya için vakfiyesini  bir hatırlayalım; «İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya'yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse, onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi'nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar. Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allah'ın, Peygamber'in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allah'ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir.» Buradan da anlıyoruz ki; vakıf amacı dışında kullanılıyorsa vebali büyüktür. Bu vebalden kurtulmanın yolu da şuur sahibi olabilmektir.

Profösör

11 Eylül 2011 Pazar

Mefkuremizin Alamet-i Farikası


Hayatımda hiç deniz görmemiş olarak ilk kez büyük bir yolculuğa çıkıyordum. Yeni bir umutla hayallerimin süslediği yeni bir hayat beni bekliyordu. Çocukluğum köy hayatının sınırladığı bir kültür içinde geçtiğini düşündüm. Gece gündüz tarlada çalışan, nafakasını toprakla boğuşarak geçiren, rençberlik yapan köylü bir ailenin çocuğu idim. Rahmetli dedem bir göçmen olarak gelip köyümüzde yaşamaya karar verdikten sonra, bütün ailesi, görgüsüyle, kültürüyle, ilim ve irfanıyla köylülerin gönüllerinde taht kurmuştu. Onlar birer gönül erleri gibi sosyal hayatı da yaşar oldular. Dedemin sandığı okuduğu kitaplarıyla doluydu. İçlerinden birini çıkartıp,  bana zaman zaman öyküler okurdu. Ben de onun okuduklarını can kulağıyla dinler idim. Bir kitabın cami ve medrese resimlerini içeren bölümünden camileri bana bütün detaylarına kadar anlatırdı. O zaman henüz ilkokula bile gitmez iken, bu öyküler sayesinde resimler hafızamda beni heyecanlandıracak birer imge haline geliyordu. Bir insanın mefkûresi  "İlayı kelimetullah" olmalıydı. Bunun ne anlama geldiğini o küçücük yaşta anlamasam bile, sık sık dedem tarafından söylendiği için, bir sır gibi muhafaza ediyordum.

Dedem camilerin minarelerini ve kubbelerini süsleyen "alemi" göstererek, beni büyümüş bir insan yerine koyuyor  "işte bu mefkuremizin alameti farikasıdır" diyordu. Öyle sanıyorum ki dedemin vefatıyla hepten bir yoksulluk içinde kaldığımızdan ancak günlük nafakamızı düşünür oluyorduk.  Bendeki okuma sevdası, adam olma fikri, ilkokulu bitir bitirmez içimi kavurur bir duruma düşürüyordu. Kendi içimde bir okuma seferberliği yapar gibi ordular besliyordum. Vakti saati gelince de cehaletle savaşarak, ilim, irfan yolunda hayatımı şekillendirmem gerektiğini düşünüyordum

Köyün sadece sabahları şehre kalkan otobüsü "Haydi.. Savsaklanmayın.. Kalkıyoruz" uyarısı anlamına gelen kornası sık sık çalmaya başladığında benim için yolculuk başlamıştı. Ailemden ayrı kalacağıma ve gurbette hasretlik çekeceğime dair hiçbir burukluk yaşamadan, anne ve babama sarıldıktan sonra, kardeşlerimin yanaklarından öperken "Önden ben gidiyorum, arkamdan siz geleceksiniz" diyen gözlerle onlara son kez bakarken hüzünlenmiştim. Sonra da hemen annemin ve babamın elini öperek tahsil hayatım için onlarla vedalaşmıştım. Yolculuk boyunca okumak, iyi bir insan olmak, ilmimle amil olmak, bunun yanında yüce bir mefkûremin olması beni şimdiden gururlandırıyordu. Nihayet İstanbul'a geldiğimizde otobüsümüzün bir arabalı vapura girdiğini gördüm. Herşey bambaşkaydı. Vapur düdükleri, martıların uçuşları, sabahın serinliğinde karşımızda bir İstanbul panoraması duruyordu.  Camiler, minareler, kubbeler, kuleler, medreseler, saraylar iç içe girmiş tarihi ve dini sembollerle İstanbul adeta büyüleniyor, buna karşılık da İstanbul beni, ben yapıyordu sanki.

Çocukluğumuzda masum ve temiz dimağlarda muhafaza edilen sözler, imgeler, duygular düşünceler bir film şeridi gibi gözler önündeydi. Vapur iskeleye yanaştığında, altın yaldızlarıyla pırıldayan bir kubbelerin üstündeki âlemler sanki, çocukluğumda dedemin kitabında gördüğüm âlemlerin aynısıydı. O andaki heyecanımdan kalbim küt küt atıyordu. Bu durumumu bugün bile tarif edebilmem mümkün değildir. Demek ki bu, bir mefkûrenin alâmetifarikasıydı. "İlayı kelimetullah"  bu âlemlerle anlam kazanıyor. Gök kubbeyi aşan, oradan da arşı alaya kadar yükselen bu âlemler, ihtişamlı görünümleriyle yüreğimde paha biçilmeyen birer değer olarak kalıyor.

Yazan: Profösör
Fotoğraf: Hurşit Akyıl
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...