İzleyiciler

alem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2012 Çarşamba

Dijital Bir Alem Tasarımı ve Dijital Tezhip

Alem; İlim kökünden türeyen alem sözlükte; “belli eden, bildiren, iz, alâmet, işaret ve nişan” anlamlarına gelir. Çoğulu, a’lâmdır. Arap dilinde özel isme alem dendiği gibi bayrak, sancak ve sınır taşına da alem denir. Ülkemizde câmi kubbelerinin tepelerinde ve daha çok minarelerin en ucuna takılan ve hilal şeklindeki işaretlere alem denilmektedir.

Özellikle camilerin tepesinde, minarelerin ucunda, Osmanlıda medrese ve sosyal tesislerin kubbelerinde kullanılan alemler benim ilgimi çekmiştir. Alemin inancın bir alameti farikası olduğunu da söyleyebiliriz. Alemler insanın en yüce duygularını da arşı alaya taşıyan bir semboldür.
İki, üç yıldır üzerinde çalıştığım mozaik türü, hat ve tezhipte bir tarz oluşturmaya çalıştım. Bu çalışmalar yapı sektöründe kullanılabileceği gibi, dijital ortamlarda da kurumsallığa destek verebilecek nitelikte çağdaş yorumlar olarak da kabul edebiliriz. Bir alem tasarımından üçyüzaltmış derecelik bir güneş ve çiçek yorumunu kanaviçede de işlenebilir hale getirebiliriz. Tekstilde de kullanabileceğimiz otantik çalışmaları tasarlayabiliriz.

Grafik-Tasarım: Profösör

11 Eylül 2011 Pazar

Mefkuremizin Alamet-i Farikası


Hayatımda hiç deniz görmemiş olarak ilk kez büyük bir yolculuğa çıkıyordum. Yeni bir umutla hayallerimin süslediği yeni bir hayat beni bekliyordu. Çocukluğum köy hayatının sınırladığı bir kültür içinde geçtiğini düşündüm. Gece gündüz tarlada çalışan, nafakasını toprakla boğuşarak geçiren, rençberlik yapan köylü bir ailenin çocuğu idim. Rahmetli dedem bir göçmen olarak gelip köyümüzde yaşamaya karar verdikten sonra, bütün ailesi, görgüsüyle, kültürüyle, ilim ve irfanıyla köylülerin gönüllerinde taht kurmuştu. Onlar birer gönül erleri gibi sosyal hayatı da yaşar oldular. Dedemin sandığı okuduğu kitaplarıyla doluydu. İçlerinden birini çıkartıp,  bana zaman zaman öyküler okurdu. Ben de onun okuduklarını can kulağıyla dinler idim. Bir kitabın cami ve medrese resimlerini içeren bölümünden camileri bana bütün detaylarına kadar anlatırdı. O zaman henüz ilkokula bile gitmez iken, bu öyküler sayesinde resimler hafızamda beni heyecanlandıracak birer imge haline geliyordu. Bir insanın mefkûresi  "İlayı kelimetullah" olmalıydı. Bunun ne anlama geldiğini o küçücük yaşta anlamasam bile, sık sık dedem tarafından söylendiği için, bir sır gibi muhafaza ediyordum.

Dedem camilerin minarelerini ve kubbelerini süsleyen "alemi" göstererek, beni büyümüş bir insan yerine koyuyor  "işte bu mefkuremizin alameti farikasıdır" diyordu. Öyle sanıyorum ki dedemin vefatıyla hepten bir yoksulluk içinde kaldığımızdan ancak günlük nafakamızı düşünür oluyorduk.  Bendeki okuma sevdası, adam olma fikri, ilkokulu bitir bitirmez içimi kavurur bir duruma düşürüyordu. Kendi içimde bir okuma seferberliği yapar gibi ordular besliyordum. Vakti saati gelince de cehaletle savaşarak, ilim, irfan yolunda hayatımı şekillendirmem gerektiğini düşünüyordum

Köyün sadece sabahları şehre kalkan otobüsü "Haydi.. Savsaklanmayın.. Kalkıyoruz" uyarısı anlamına gelen kornası sık sık çalmaya başladığında benim için yolculuk başlamıştı. Ailemden ayrı kalacağıma ve gurbette hasretlik çekeceğime dair hiçbir burukluk yaşamadan, anne ve babama sarıldıktan sonra, kardeşlerimin yanaklarından öperken "Önden ben gidiyorum, arkamdan siz geleceksiniz" diyen gözlerle onlara son kez bakarken hüzünlenmiştim. Sonra da hemen annemin ve babamın elini öperek tahsil hayatım için onlarla vedalaşmıştım. Yolculuk boyunca okumak, iyi bir insan olmak, ilmimle amil olmak, bunun yanında yüce bir mefkûremin olması beni şimdiden gururlandırıyordu. Nihayet İstanbul'a geldiğimizde otobüsümüzün bir arabalı vapura girdiğini gördüm. Herşey bambaşkaydı. Vapur düdükleri, martıların uçuşları, sabahın serinliğinde karşımızda bir İstanbul panoraması duruyordu.  Camiler, minareler, kubbeler, kuleler, medreseler, saraylar iç içe girmiş tarihi ve dini sembollerle İstanbul adeta büyüleniyor, buna karşılık da İstanbul beni, ben yapıyordu sanki.

Çocukluğumuzda masum ve temiz dimağlarda muhafaza edilen sözler, imgeler, duygular düşünceler bir film şeridi gibi gözler önündeydi. Vapur iskeleye yanaştığında, altın yaldızlarıyla pırıldayan bir kubbelerin üstündeki âlemler sanki, çocukluğumda dedemin kitabında gördüğüm âlemlerin aynısıydı. O andaki heyecanımdan kalbim küt küt atıyordu. Bu durumumu bugün bile tarif edebilmem mümkün değildir. Demek ki bu, bir mefkûrenin alâmetifarikasıydı. "İlayı kelimetullah"  bu âlemlerle anlam kazanıyor. Gök kubbeyi aşan, oradan da arşı alaya kadar yükselen bu âlemler, ihtişamlı görünümleriyle yüreğimde paha biçilmeyen birer değer olarak kalıyor.

Yazan: Profösör
Fotoğraf: Hurşit Akyıl
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...